Sansürcü kafanın kısırlığı

Joe kadın değil de erkek olsaydı, film yasaklanır mıydı, yoksa “bir çapkının hikâyesi” diye mi algılanırdı? Sansürcü kafanın kısırlığı, kontrol manyaklığı, ödlek yaklaşımları, dahası beynini belden aşağısının elinden bir türlü kurtaramaması daha çok işler açacak sanatın başına.

05 Mart 2014 Çarşamba, 22:34
Abone Ol google-news

Kendine “nemfomanyak”, yani seks düşkünü teşhisi koymuş 50’lerinde bir kadındır Joe (Charlotte Gainsbourg). Küçücük bir kızcağızken bir adama rica edip kızlığını bozdurmuş, sonra da cinsellik hayatında yapmadığı kalmamıştır.

Günün birinde erkek kurusu, Musevi, orta yaşı çoktan geride bırakmış, oldukça okumuş-yazmış bir adam olan Seligman (Stellan Skarsgard) onu evinin karanlık avlusunda kanlar içinde yatarken bulur. Dairesine götürür, sütlü çay verir, pijamalarını giydirip yatağına yatırır ve hayat hikâyesini dinlemeye başlar.

O karanlık avluda başlayan film Joe’nun hayatını 8 bölüm halinde (müthiş bir müzikal yelpazenin eşliğinde) bize anlatır.

Bu filmi yaparak ortalığı bir kez daha karıştıran Lars Von Trier 100 saatlik çekim yapmış. İçinden beş buçuk saatini kullanarak filmi ortaya çıkarmış. Sonra ısrarlar üzerine bunun da 90 dakikasını kırpmış ki “normal” seyircinin önüne çıkabilsin.

Yine de bizimkilere yaranamadı Von Trier. Şıp diye yasaklandı film.

Birinci bölümde Charlotte Gainsbourg namuslu görünür, çünkü yatakta yaptığı en ciddi şey hikâye anlatmaktır. Gençliğini canlandıran Stacey Martin ise “azgın” sahneleri birbiri ardına başarıyla oynar. Trende evli erkekleri oral seksle baştan çıkarmak mı istersiniz, dişçi muayenehanesi gibi randevuyla çalışan evine birbiri ardına adam atmak mı...

Joe, hiçbir sınır tanımayan bu şehvet nehrinde yüzerken, alışılagelmiş anlayışlara karşı durur, “Aşk, içine kıskançlık karışmış şehvetten öte bir şey değildir!” felsefesini savunur.

Onu sükûnetle dinleyen Seligman ise kimi zaman dinsel öğretilere, kimi zaman masum bir hayata gönderme yapan yorumlarıyla filmin bilgesidir adeta.

Bach’tan Mozart’a, Saint-Saens’tan César Franck’a, birçok klasik müzik parçasının yanında Alman metal grubu Rammstein’in “azgın” müziğiyle süslenen Joe’nun anlattıkları (laf arasında bakir olduğunu öğreneceğimiz) adamı hiç sarsmaz. Bu soğukkanlı tavrını ikinci bölümün sonuna kadar korur Seligman.

Bir türlü orgazm olamadığı cinsel yaşamı giderek hareketlenen, sado-mazo ya da eşcinsel maceralardan sübyancıları baştan çıkarmaya kadar her türlü deneyime açılan, bu arada evlenip çocuk da doğuran Joe onu gülümseyerek dinleyen adama her şeyi anlatır, biz de Von Trier’in yapıtını izleriz.

Dayak yemiş Joe’nun avluda kanlar içinde yatışıyla başlayan film başka bir kanlı olayla biter. Son bölümün adı “Silah”. Tahmin edin neler olduğunu ya da internetten araştırın, ben söylemeyeceğim.

Sayısız penis ve vajina görüntüsü dışında filmin insanı cinselliğe özendiren hiçbir tarafı olmasa da nedir bu yaygara? Bırakın cinselliğe özendirmeyi, birçok izleyiciyi bir süre için cinsellikten soğutabilir de. Çeşitli sevişmelerle dolu olsa da hemen yapıştırılan “entel porno” etiketini hiç hak etmiyor film. Düşündürüyor, algılamalarımızı, anlam verdiğimiz birçok şeyi kurcalıyor, Von Trier’in hep yaptığı gibi, kışkırtıyor, en önemlisi özgün bir sinema örneği koyuyor ortaya.

Ve akla şöyle sorular getiriyor, hepsi çeşitli cevaplar doğuran:

Joe kadın değil de erkek olsaydı, film yasaklanır mıydı, yoksa “bir çapkının hikâyesi” diye mi algılanırdı?

Cinsellik Allah vergisiyse, üreme içgüdüsüyle yapılıyorsa üstelik, hakkında film yapılınca neden “ayıp” oluyor?

Kadının yaptıkları fena da sonunda adamın yaptığı fena değil mi?

Sansürcü kafanın kısırlığı, kontrol manyaklığı, ödlek yaklaşımları, dahası beynini belden aşağısının elinden bir türlü kurtaramaması daha çok işler açacak sanatın başına.