‘Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?’ vizyona girdi

“Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü?”, Netflix’te izleyiciyle buluştu. Filmin başrol oyuncuları Ecem Erkek, Engin Alkan ve Devrim Yakut ile söyleştik.

15 Nisan 2021 Perşembe, 14:09
Abone Ol google-news

Yılmaz Erdoğan’ın aynı adlı oyunundan sinemaya uyarlanan “Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü?”, Netflix’te izleyiciyle buluştu. Yönetmenliğini Andaç Haznedaroğlu’nun üstlendiği filmin başrol oyuncuları Ecem Erkek, Engin Alkan ve Devrim Yakut ile söyleştik.

Hatırlayanlarınız, hatta belki defalarca izlemiş olanlarınız vardır... 1999 yılında ilk kez izleyici karşısına çıkan ve yaklaşık 3 yıl boyunca 1 milyondan fazla izleyici tarafından izlenen “Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?”, bir dönemin en popüler tiyatro oyunuydu. Şimdi, neredeyse 20 yıl sonra sinemaya uyarlandı ve Netflix’te izleyiciyle buluştu.

Demet Akbağ’ın unutulmazlar arasına yazdırdığı Gülseren karakterini ise bu kez Ecem Erkek üstlendi. Merak edenlere hemen söyleyeyim; evet, Yılmaz Erdoğan da oynuyor bir rolde. Salonların pandemi belasına kurban gittiği şu günlerde bir sinema keyfi yaşamak isteyenler için iyi bir alternatif olabilir. Filmin üç başrol oyuncusuyla Cumhuriyet Pazar için görüştük.

ECEM ERKEK: 22 YILDIR SÖYLEDİĞİ ŞEY GEÇERLİ

Ecem hanım sizinle başlayalım. Sahnede Demet Akbağ gibi bir usta tarafından oynanan bu rolü üstlenmek sizi heyecanlandırdı mı?

Elbette çok heyecanlandırdı. Öyle bir heyecan ki teklif geldiği günden bugüne kadar hiç etkisi azalmadı.

Role hazırlanırken Demet Akbağ ya da Yılmaz Erdoğan size ne gibi tavsiyelerde bulundu? Siz ne gibi araştırmalar yaptınız?

Çekimler başladığında ne yazık ki pandemi başlamıştı ve devam ediyordu. O sebeple kimseyle bir araya gelme şansımız olmadı. Fakat Yılmaz Erdoğan’la birçok telefon görüşmesi yaptık ve bu telefon görüşmelerinin dışında her fırsatta oyunla ilgili karakterle ilgili sorularımı ilettim kendisine. Karakteri anlamam açısından verimli konuşmalardı bunlar. Anlatılan zaman benden yaşça çok büyüktü 60’lar, 70’ler ve 80’ler hatta 50’ler anlatılıyor. Elbette bu yıllara dair fikirlerim vardı ama metin geldiğinde Türkiye tarihi belgeselleri bana çok yardımcı oldu.

“Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü?” size göre bugünün izleyicisine neler söylüyor?

Metnin en sevdiğim yanı, söylediği şey güncelliğini hiç kaybetmiyor. Tabii aslında 22 yıl önce söylediği şeyin şu an geçerliliğini koruyor olması, bizim toplum olarak asla değişmediğimizi de gösterir, bu açıdan da üzücü bir şey olmalı bir taraftan. Çünkü aramızdaki iletişimsizlik o zamandan bu zamana daha da büyüdü ve daha korkunç bir hal aldı. Çıktığı zaman diyordu ki bu oyun, ateşböceklerini yani Gülseren’leri görün. Onların sorduklarına deli saçması demeden önce ne dediklerine kulak verin. Biraz durun yani. Durun ve görün. Umudunuzu kesmeyin. Kalabalıkların içinde yapayalnız olmak ne can yakıcıdır bir düşünün ve bugünün sevgili seyircisi, o deli dediğin ateşböceğinin üzerinden kameranı ve like’larını çek lütfen. Onları öldürdüğünün farkında değilsin.

NE KOLAY Kİ...

Sizi en çok Güldür Güldür’deki performansınızla tanıdı Türkiye...

Güldür Güldür dışarıdan bakıldığında aslında bazı meslektaşlarımız tarafından yapılması zahmet gerektirmeyen bayağı bir iş olarak görülse de kesinlikle çok zor bir yapı. Öncelikle her hafta başka bir oyun metni sergiliyoruz ve bazı haftalar 3 skeçte birden oynuyorum; her birine ayrı şeyler bulmak büyük çaba gerektiriyor. Birbirine benzememeli, kendimi tekrar etmemeliyim sorumluluğu çok büyük. TV’den önce orada bir tiyatro seyircimiz var. Sahnedeyken bizi çeken yaklaşık 9 kamera var, yani bu bir taraftan da bir TV şovu. Bu da 2 farklı seyirci demek. TV şovu olmasına rağmen sürekli tiyatro sahnesinde olmak da çok keyifli, böylece tiyatrodan da kopmamış oluyorsunuz. Yani müthiş bir şans.

Sizce Türkiye’de muhalif mizah yapmak neden zorlaştı?

Muhalifliğin zorlaştığı bir yerde ne kolay ki mizah da kolay olsun.

ENGİN ALKAN: PARAN VARSA, GÜCÜN DE VARSA SORUN YOK

Oyunu sahnede izlemiş miydiniz bilmiyorum, ama eğer izlediyseniz nasıl bulmuştunuz?

Evet, beğeniyle izleyenlerden biriydim.

Filmde hep yırtmak için uğraşıp didinen ama bir türlü sistemin içinde istediğini bulamayan bir adamı oynuyorsunuz...

Türkiye’nin modernleşme yolculuğunun maalesef kapitalizmin yarattığı değerler sistemiyle organik bir bağı var. Doğduğumuz andan itibaren bizi sarıp sarmalayan bir kurguya göre yaşamımızı biçimlendirmeye zorlanıyoruz. Tüm toplumsal ritüellerimiz ve yasalarımız bir anlamda bireyin toplumda nasıl sorun çıkarmadan var olabileceğine dair üretilen baskın düşüncelerin toplamı. Daha basitçe söylersek paran varsa, gücün de vardır, güçlüysen sorunun kendisi değilsindir. Var oluşun anlamı kazancın dolambaçlarına öyle bir kilitleniyor ki maddi bir değer yaratma adına toplumları bir arada tutan insani kavramlar sadece dilde bir sözcük olarak kalabiliyor. Nazif’in kendisine toplumun reçete ettiği “kudretli bir erkek” olma arzusunu yerine getiremediği bir gerçek ama bu adam belki de sırf bu yüzden toplumun yükselen değerlerinin ıskaladığı anlamlara tutunmaya çalışıyor, sevgi gibi, şefkat gibi, yardımseverlik, anlayış ve hoşgörü gibi...

“Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü?” bugüne ne diyor?

Toplumsal yaşam ve onu yöneten sistemler bireylerin benzerliği hatta aynılığı üzerine bir dayatma içindeler. Farklının ve ötekinin ne olduğunu içine doğduğumuz toplum bir yandan bize empoze ederken diğer yandan bu dünyanın bir parçası kalabilmek için bu kavramların iletkeni haline de geliyoruz. Çemberin dışına taşan yanlarımız popülizmin baskın söylemleriyle önce yadırganıyor, sonra yargılanıyor ve derken çoğunluğun “makul” ortalamalarına göre kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Bu çıplak gerçeklikte bizim Gülserenimiz peşine düştüğü ateşböcekleriyle farklılığın bir zenginlik değil, tam tersi baskılanması ve hatta tecrit edilmesi gerektiğinin kabul gördüğü bir zaman diliminden bugüne fenerini tutuyor, hatta “öteki” olarak adlandırılan tüm paydalara...

Pandemi sonrası Türkiye’de sahneyle geçinen sanatçıların hayatları bir hayli zorlaştı. Bu anlamda neler yapılmalıydı, hatta hâlâ neler yapılabilir?

Dünyadaki çağdaş hukuk devletlerinde ne yapıldı ve yapılıyorsa ülkemizde de onun yapılması gerekiyordu. Çünkü kişilerin çalışma hakkı bizim anayasamızda da devletin güvencesi altında.

Tiyatronun hemen her alanında emek vermiş birisiniz. Oyuncu olarak da izledik sizi, yönetmen olarak da... Hiç keşke dediğiniz şeyler var mı?

İçinde olmadığım beni etkileyen her yapıta bakıp “keşke ben de olsaydım” ya da “ben de yapsaydım” derim galiba. Hayatımı çevreleyen sorunlar, eğlendiklerim, merak ettiklerim, hayalini kurmak istediklerim ve konuşma ihtiyacı duyduğum şeyler değiştikçe arzularım da sürekli değişikliğe uğrar. Hafızamdaysa başarılı olduğum işlerden çok başaramadıklarım yer tutar. Nerede denklemi çözemediğim, nerede yetersiz kaldığım üzerine o kadar çok düşünürüm ki aslında kurtulmak istediğim anılar tüm ayrıntılarıyla hafızama tutunmaya devam eder.

DEVRİM YAKUT: ATEŞBÖCEĞİ SÖYLEMEYE DEVAM EDECEK

“Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü?” yakın geçmişte çok izleyici toplamış, çok sevilmiş bir oyundu. Oyunun filminde rol almak nasıl bir duygu?

Henüz hayatımızda pandemi yokken, bir akşam telefonum çaldı. Yönetmenimiz Andaç Haznedaroğlu aradı. “Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü?”yü çekeceğini söyleyince, çok heyecanlandığımı hatırlıyorum... Telefonu kapatınca da, omuzlarıma bir ağırlık çöktüğünü... Çok sevilmiş, tutulmuş işlerin tekrar yapımı büyük sorumluluk. Özellikle tiyatrodan filme, filmden tiyatroya uyarlamalar hep risk barındırır. Ama tüm ekip, o kadar sevgiyle, o kadar kalpten çalıştık ve öyle güçlü bir öykü ki bu, seyircinin de sevgiyle karşılayacağını düşünüyorum.

Film salonlarda gösterilmiyor. Bu konuda ne hissediyorsunuz?

Gösterilemiyor ne yazık ki... Son bir yıldır, çekilmiş ve gösterime giremeyen onlarca film olduğunu biliyoruz, dijital platformlar, güçlü bir alternatif oldu.

Film, bugünün izleyicisine neler söylüyor?

Zamansız bir öykü ve film bence... Bundan yirmi yıl önce ne söylediyse, bundan elli yıl sonra da aynı şeyi söyleyecek. İnsanoğlunun kendi gibi olmayanı ötekileştirmesi bitecek gibi durmuyor, ne yazık ki.

Bir yandan da öyküler yazıyorsunuz. Hatta yeni öykü kitabınız “Aklımın Aynalı Çarşısı” kısa bir süre önce çıktı. Hangisi daha önce geliyor sizin için, yazmak mı, oyunculuk mu?

Ben yazmak bahsinin çırağıyım henüz. Ve aslına bakarsanız, konu ne olursa olsun, çıraklık meselesini seviyorum ben. Edebiyat, hayatımda hep oldu, olacak. Yazmak ise büyük hayalimdi, gerçekleşmiş olmasından çok mutlu ve heyecanlıyım. Sıralamaya gelince, bu iki disiplin birbirini çok besliyor sanırım. Yazmayı çok sevdim, oynamaya devam...