“Sevdiklerinin uykusunu beklersin her gece”

Hemen Selma Aysever, annem düştü aklıma. Roman, kendimize dair yolculuğa çıkarmıyorsa, eksiktir. Çocukluğumda sığınırdım o güzel çillerine…

29 Mart 2020 Pazar, 14:36
Abone Ol google-news



1. Sabaha karşı yanlışlıkla kapın çalınırsa… belki bir sarhoş tarafından… yataktan elbette irkilerek kalkar, önce çaktırmadan “kim geldi” diye bakarsın; sonra, belki gülerek, kim bilir belki öfkeyle çıkışarak tepki verirsin!

Bugün kapın çalınsa, gözün önce saate gitse de; beklenen biri olmadığı için gelenin polis olduğundan eminsindir. Yazarın evinde deprem çantasından önce, mahpusluk için hazırlanmış olanı vardır. Uykuların bölük pörçük olması doğal, insan korkar, kaygılanır. Bir de, sevdiklerinin uykusuna titrersin ya…

En iyisi gece nöbeti tutmaktır. Sevdiklerinin uykusunu beklemektir yani…

Ne zaman gün ağarır, o vakit göz kapaklarının inmesine izin verilir.

2. Korkuya yenik düşen insana her istenilen yaptırılır. Korkusuz insansa ürkütücüdür. O da tutarsız, tehlikeli tavırlar takınır. Doğrusu korkuyu bilmek, ölçüsünde tutmaktır. Yenilmemektir bu duyguya. Esaret, içinde büyüyen korkunun, yani insanı dengeli tutan ölçünün bozulmasıdır.

John Bury’nin “Düşünce Özgürlüğünün Tarihi”ni okudum. Düşünürlerin, büyük kalabalıkları karşısına almaktan kaçınmadan, sözlerini söylemeleri ellerinde değildir. Başka türlü yapamazlar. Soluk almak gibi, zorunludur. Şakası yapılır: “kendi kendine düşün, söylemediğin müddetçe sorun yok” diye. Doğrusu ifade özgürlüğü elbette! Her fikrin sınırsız, herhangi bir denetime, müdahaleye uğramadan söylenmesi esastır. Melih Cevdet: “Düşünmek, düşündüğünü söylemekle başlar” derken haklıydı.

Fikri olmayan biri için “ifade” isteği yoktur.

İnsanlık bu çatışma üzerine kuruludur.

3. İnsanlık; inanç, iman sahipleriyle “özgür düşünen” kişiler arasındaki çatışmayla bugünlere geldi. Biri aklı esir almak istiyor, buradan iktidar kurarak egemenlik sağlıyordu. Öteki; yaşamını anlamlı kılmak için soru soruyor, haliyle sordukça da, diğerinin yapay, yalandan kurulu iktidarını çökertiyordu. Hiçbir iktidar, halkın uyuşukluğunu, tembelliğini, bencilliğini ardına almadan hüküm süremez. Halk önce alkışlar, sonra tutsak olur, kurtulmak istese de artık güçtür. Kurtulmak ister mi, o da ayrı tartışıma konusu elbette. Tanrı fikri işlevseldir.

Özgür düşünen eski Yunanlılar, insan biçiminde betimlenen tanrı fikrini alaya alırdı. Ksenofanes: “Öküzlerde insan yeteneği ve insanın eli olsaydı, onlar da öküz biçiminde tanrı yaparlardı” sözü bundan kaynaklıdır.

4. Bir şehrin ışığı nasıl söner? Caddelerden el ayak çekilir, yüzleri maskeli insanlar korkulu bakışlarla, ürkek, tedirgin, ritimli adımlarla yürürler; bir süre sonra herkes birbirine benzemeye başlar, sessizlik uğultuya döner. Pencere buğu yapar, önce elinle silmeye kalkar kişi, bir an farkına varır yaptığının, telaşla kolonyayla siler avucunu, az önce aralamaya çalıştığı, dar görüşlü kameradan bakar dışarı; insan neden gizlenmek ister ki, nasıl bir suç işlemiş olabilir?

Doktor Bernard Rieux apartman girişinde cansız yatan fareyi görünce, önce anlam veremez. Sonra her yerde rastlamaya başlar kanlı fare ölülerine. Artık şehir yavaş yavaş teslim olmaktadır ve Camus kahramanının yaşadığı şehri anlatmaya koyulurken şöyle der “Veba” da:

“Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada nasıl birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.”

5. Silsile’yi okudum. Eren Aysan ne güzel bir dosttur. Bizi ilkin acılı coğrafya buluşturdu, sonra babasının güzel şiirleri, derken sevdalar, kavgalar, tiyatro ve romanlar… “Yaşamak için ayrı, okumak için ayrı iki ömre ihtiyacımız var” diyen Goethe değil miydi?

Silsile’de tiyatrocu birikimini, imge dünyasından süzüp getirdiği dizeleri görüyoruz Aysan’ın. Bir yandan oradan oraya savrulan insanların öykülerine tanık olurken, öte taraftan, acılı yakın tarihi yeniden anımsıyoruz. Elbet öğreniyoruz da bir yandan.

Eren’in son verimini karanlık günlerde okumak ne güzel!

Ah bir de mektupları başlasa…

6. Yazar; evde oturan, masa başında ömrünü geçiren, tarifin her biçimine uygun “yalnız” kişidir! Tek başına yapılan iştir yazarlık! Okura ulaştığı zaman yapıtı, çoktan ilgisini yitirmiştir kendi satırlarına yazar. Utanır hatta bundan. Tuhaf mahlûktur işte. Karmaşanın egemen olduğu, sözün işitilmediği, düşüncenin yerini paniğe bıraktığı günlere tanıklık eder, sessizce ayıklama işine girişir hemen. Günce tutmak, mektup yazmak şu günlerde pek de kimsenin ilgisini çekmez. Yazar hep tenhalarda dolaşmaz mı? Kalabalıklar içinde yalnız değil midir?

Öyle günlerdeyiz yine, kimselerin merak etmediği konuları kayıt altına almakla meşgulüm. Kapitalizm çökerken, olan biteni görmek, anlamak, aktarmak lazım… Birileri de bu işle uğraşmalı!

7. Silsile’den: “Annemin bana bıraktığı en kıymetli mirası, çilleriydi. Çillerim güneşten çoğaldıkları zaman bile onun bir parçasını taşıdığım için mutlu oluyordum. Hayatta en çok istediğim, o güzel kadına bir kere daha sarılmak, onu öpüp koklamaktı. İmkânsızlığın içinde savruluyor, buna rağmen düşlerimden sıyrılamıyordum.”

Hemen Selma Aysever, annem düştü aklıma. Roman, kendimize dair yolculuğa çıkarmıyorsa, eksiktir. Çocukluğumda sığınırdım o güzel çillerine…

Ah Eren, Şirazlı Sâdi’den aktarıyor:

“İnsanı iki şey yiyip bitirir. Konuşmak isterken susmak, susmak isterken konuşmak zorunda kalmak”

Penceremde göğün yaşları, elimde hüzünlü kurşunkalem…