‘Sinir uçlarımız açıkta’

İstanbul Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Ece Dizdar çocuk yaşlardan itibaren kameralar önünde ve üç cephede oyunculuk kariyerini sürdürüyor. Ödülü “Aşk, Büyü vs.” adlı filmdeki partneri Selen Uçer ile paylaşan Ece Dizdar ile sinemadan, ödülü alırken yaptığı konuşmasında da değindiği LGBTQİA+ haklarından, kadına şiddete ve hayatındaki kişisel trajedilere de uzanan bir söyleşi yaptık.

10 Ağustos 2020 Pazartesi, 10:15
‘Sinir uçlarımız açıkta’
Abone Ol google-news

Ece Dizdar ile ilk bir Adana Film Festivali’nde tanıştığımızı anımsıyorum, yıllar önce. Sonrasında uzun bir süre hiç karşılaşmamış ve “Aşk, Büyü, Vs”nin provaları sırasında yeniden bir araya gelmiştik. O, tanıdıkça gözünüzün önünde yeni katmanlarıyla dönüşen, size iç zenginliğini açmakta hiç de cimri davranmayan ve hayatı geldiği gibi yaşamayı sindirmiş biri. Ve donanımlı da bir oyuncu aynı zamanda. Tiyatro ve sinema çalışmalarını birlikte yürüttüğü gibi aklına yatan, kariyerini ilerleteceğine inandığı roller karşısına çıkınca TV projelerine de sıcak bakıyor. Sohbetimize 39. İstanbul Film Festivali’nde Ümit Ünal’ın yönettiği “Aşk, Büyü vs.” adlı filmdeki performansıyla kazandığı ve jürinin, filmdeki partneri Selen Uçer ile paylaştırmayı gerek gördüğü En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle başladık ve oradan daha derin mevzulara daldık...

- Ödül için tebrikler her şeyden önce. Neler hissediyorsun, ve tören öncesinde nasıl bir his vardı içinde? Jüriler sonuçta öngörülemez yapılar, bir beklentin var mıydı?

Gösterimden sonra hem çevrimiçi izleyenlerden hem gösterimde izleyen izleyiciden gelen tepkiler çok olumluydu o sebeple aşırı şaşırmadım diyebilirim. Fakat dediğin gibi her jürinin kurduğu mekanizma birbirinden farklı işliyor, kendimi beklentisiz tutmaya çalıştım. Başka değerli kadın oyuncu performansları da vardı, bazen alırsın bazen alamazsın sonuçta, önemli olan bu çarkın içinde olmak, üretmeye devam edebilmek. Daha çok En İyi Film ödülünü almış olmamıza şaşırdım ve çok ama çok sevindim. Bu kadar ekip ruhuyla yapılmış naif küçük hikayemizi beğenmeleri, göz önüne çıkarmaları, tescillemeleri çok sevindirdi beni. Hem şu şartlar altında festivali düzenleyen İstanbul Film Festivali’ne hem de bu oyuncu ödülü için jüriye tekrar teşekkür ederim…

FOTOĞRAFLAR: Kaan Sağanak

- Ödül konuşmanda LGBTQİA+ bireylere vurgu yaptın. Buna neden gerek duydun?

Filmde eşcinsel bir karakteri oynuyorum. Son zamanlarda yaşanan eşcinsel karakter temelli sansür bilgisinden sonra ödül alırken bu vurguyu yapmadan geçmek olmazdı. Her bireyin Televizyonda, sahnede ve beyazperdede temsil hakkını, ve yaşamın içinde kendi olarak özgürce var olma hakkını savunuyorum. Hiç kimsenin hiçbir tercihi kimseye vazife olamaz. Hayatın içinde biri diğerinden daha doğru yaşıyor algısını kırmak zorundayız. Bunu kendi olma hakkı bir yere kadar ya da tamamen kısıtlanmış her kitle ve her azınlık için de aynı şekilde savunurum. Ödülümü de buna adadım.

- Ümit Ünal filmle ilgili bir söyleşisinde “Ben kimselere yaranmak için film çekmiyorum” dedi. Onun da ötesinde gerçekten de bu film çekildiği sırada Ümit’in eşcinselliğe özellikle bir vurgu yapma niyeti olmadığını biliyoruz. Ama aradan geçen 1-1,5 senede Türkiye o denli savruldu ki, tüm cinsel yönelim ve tercihler muhafazakarlığın tehdidi altında. Yeni bir anlamı olduğunu düşünüyor musun artık “Aşk, Büyü vs.”nin?

Kesinlikle düşünüyorum. Böyle bir zamanlamaya denk gelmesine de ayrıca seviniyorum. Biz savunduğumuz şeyi bildiğimiz en iyi ve tek yolla anlatan insanlarız. Politik bayraklar asmak için yapmadık ama ‘özel olan politiktir’ böyle bir şey. Biz aşkı anlatıyoruz fakat bu son derece politik bir yere dokunuyor elbette. 

Sadece eşcinsellik konusu değil. Kadına yönelik erkek şiddeti, hayvan hakları, doğa katliamı , her konuda son bir yılda farkındalık çok arttı, sinir uçlarımız açıkta. Hem nefret arttı, hem duyarlılık. Bir noktada doyum noktasına ulaşacak ve bir çözülme olacak diye umuyorum. Birbirimizin hayatına saygı göstermeyi öğreneceğiz. Yıllar, yüzyıllar da sürse geleceğimiz nokta en nihayetinde budur.

- Selen ile nasıl bir ikili oldunuz? Bu tip rollerde partnerlik kurabilmek çok önemli değil mi?

Çok çok önemli elbette. Varolan tek dayanağın oluyor o an beraber oynadığın oyuncu. Ödül konuşmamda da söyledim, oyuncu oyuncunun kirpiğine ucuna muhtaç, özellikle böyle duo performanslarda. Birbirimizi çok tanımıyorduk Selen’le başta. Fakat çalışma biçimlerimiz benziyor, benzer ekollerden geliyoruz. Süreçte tanıştık filmin çekildiği Büyükada’ya provalara gide gele. Bir noktada bir partnerlik çalışması yaptık ve birbirimize güvenme kararını aktif şekilde aldık sete girmeden önce, o yüzden sette her şey su gibi aktı. Kısacık bir set sürecine çok sahne sığdı, yoğun günlerdi duygusal anlamda da, korkulu ve heyecanlı aynı anda. Biz tam olarak anlayacak tek kişi bir diğerimiz olunca, setten sonra otel odalarımıza dinlenmeye geçtiğimizde de mesajlaşırken buluyorduk kendimizi ve buna çok gülüyorduk.

- Filmde Reyhan karakterini oynamak istedin mi hiç? Bir tercih yapmış mıydın senaryoyu okurken içinden?

Yok hiç. Çok yanlış kast olurdu. Ne ben isterdim ne de Ümit verirdi. Senaryo bana geldiğinde henüz yarısı yazılmıştı, Ümit beni düşünerek yazıyormuş Eren’i ve gönderirken de Eren’i değerlendirmemi söyleyerek gönderdi. Sağ olsun bana güvenmesi şahane bir şeydi. Çok severek oynadım ve filme de aşığım. Filmin bir büyüsü var buna gerçekten inanıyorum.

- Ümit’le çalışmak peki? Bu kadar hızlı bir set seni zorladı mı bazı yönlerden?

Ümit çok deneyimli ve ne istediğini bilen bir yönetmen. Yeşilçam’dan beri çok önemli işlerin senaristliğini yapmış, Halit Refiğ,  Atıf Yılmaz gibi büyük sinemacılarımızla yetişmiş, sonra kendi tarzını bulmuş, kıymetli ve biricik bir isim. Daha önce izlemediğim çektiği bir görüntüyü görsem, bunu Ümit çekmiş diyebilirim. O ne istediğini çok iyi biliyordu. Onun inancı bizi aldı götürdü. Arkadaş olduk ve ekip olduk. Para ekip vs gibi teknik sıkıntıları atlattıktan sonra set sürecinde bir sorun yaşamadık. Filmin çekildiği Büyükada’ya saklandık, filmi çektik ve Selen’le adadan vapurda ağlayarak ayrıldık.

- Filmde iki kadının yakınlaştığı sahneler izleyenleri ikiye böldü. Herkes sahnelerin güzelliği konusunda hem fikir ama kimileri daha net bir şeyler görmek istedi sanki. Senin düşüncen ne oldu?

20 yıldan sonra kavuşan bu iki aşığın birleşmesini seyirci istiyor izlerken ancak bu kadar naif örülmüş bir aşk hikayesinin içinde bundan daha fazlasını görmek fazla olurdu bana göre. 

- Son zamanlarda kadına yönelik şiddet inanılmaz boyutlara vardı. Bunun tabii çok tartışılan bir yanı TV dizilerinde kadının nasıl yansıtıldığı.. Kadına karşı şiddetin bu dizilerde normalleştirildiği fikrine katılır mısın bir oyuncu olarak?

Ekranda neyi temsil ederseniz o normalleşir, çocuklar gençlerin zihinlerine bunun normal sayılabileceği yazılır. İnsanların birbirini sevmesinden çok dövmesini göstermekten yana olamayız artık. Sektörde de bu konuda bir aydınlanma olacak diye umut ediyorum. Yapımcı kanal senarist oyuncu yönetmen hep birlikte bir duruş sergilememiz gerek. Kanal talep etmesin birileri yazmasın yönetmesin çekmesin oynamasın dilerim. Safları sıklaştıralım, iyileşme yaşayana dek.

- Şu sıralar bir de yeni oyun provaları var, ondan da bahsedelim mi? 

Versus tiyatroyla ortak Bergman’ın “Bir Evlilikten Manzaralar” filmini oyuna uyarladık. Kayhan Berkin Yönetecek ve Öner Erkan’la birlikte Marianne ve Johan oynayacağız. Oyunda bize aynı zamanda birer sahneyle Pınar Göktaş ve yönetmenimiz de olan Kayhan Berkin de eşlik edecek. Biz tedbirli bir şekilde provalarımızı yapacağız, şartlar düzeldiğinde sahneye koyacağız. Bunun için bir tarih söylemek çok zor. Ama kafaya koyduğumuz işi ertelemek yerine üretmeye devam etme kararı aldık Kayhan’la.

- Tiyatro, yani sahne üzeri senin kariyerinde hiç vaz geçmeyeceğin bir şey gibi duruyor, yanılıyor muyum?

Yo doğru. 12 yaşından beri sahneye çıkıyorum. Bazen televizyona, sinemaya seslendirmeye bölünsem de her zaman bir oyunum vardır. Sahneye çıkmayan oyuncu köreliyor. Bunu net bir şekilde görüyorum. Bir oyunum olduğunda kendimi daha kondisyonlu hissediyorum mesleki açıdan.

- Pandemi yüzünden bu yıl her şey bir tuhaflaştı gerçi. Tiyatro planlarınızı nasıl şekillendiriyorsunuz? Bir de bu süreçte sanki en çok tiyatrolar zarar gördü, özel tiyatrolar hele.

Maalesef. Tiyatroyu bir eğlence aracı olarak görme eğilimimiz var oradan ne kadar çok insanın ekmek yediğini unutuyorlar. Tiyatronun emekçisi için durum parlak değil ve devlet desteği konusu halen sessiz. Tiyatro kooperatifi konunun üzerine aktif bir şekilde çalışıp çözüm üretmeye çabalıyor.

- Hani hep derler ya, Avrupai bir tipin var, diye.. Tabii senin kökenlerin de aslında biraz Avrupa’dan, çok şaşırtıcı değil Avrupai oluşun.. Ama görünüşündeki bu özellik ayağına takılıyor mu hiç?

Boşnak kökenliyim evet. İngiltere’de okurken de yabancıydım sanki burda da yabancıyım gibi oluyor bazen? 

Bazı zamanlar avantaj, çünkü gerçekten böyle biri arandığında alternatifin çok olmuyor ama totale hitap eden işlerde sarışın oyuncu olmak dezavantaj olabiliyor. Her hikayenin içinde inandırıcı durmayabiliyorsun. Bizden biri, evden biri gibi durmayabiliyorsun. Dört yapraklı yoncaya bakın orada bile oran dörtte bir…

Fakat tiyatroda da televizyonda da sinemada da kafi derece var olabildim çok şükür ki yıllar içinde. Şikayet edersem ayıp olur.

- Emin Alper’in çektiği “Alef”te oynadın. Hatta orada İngilizce oynadın.. Emin Alper de şu sıralar adından çok söz ettiren bir sinemacı. Nasıl geçti Alef’teki çalışmanız?

Tam da demin dediğim şey işte bu! “Alef”te aksansız İngilizce konuşacak bir sarışın oyuncu lazımdı, ben babamın işinden ötürü uzun yıllar yurtdışında yaşadım ve Harika Uygur o kastı yerine yerleştirdi! 

Emin’le çalışmak şahane, çok sakin çok zeki çok iyi bir yönetmen Emin. Ve çok iyi bir insan. Ümit de aynı şekilde. Bu iyi kalpli ve iyi yönetmenlerle yolum kesiştiği için çok şanslıyım.

- Oyunculuğun getirilerinden biri de şöhret.. Ama şöhret öyle tuhaf bir şey ki bazen getiri değil götürü de olabiliyor, çok şey alıp götürüyor hayatından zira. Bu anlamda şöhret olgusuna nasıl bakıyorsun, baş etmenin yolu ne senin için?

Şöhretle alakalı sağlıklı ve yerli yerinde bir dengesi var kariyerimin… Yaklaşık 20 yıldır bu mesleğin içindeyim kimi oyunlarımdan kimi filmlerinden kimi televizyondan kimisi de nereden olduğunu tam bilemediği bir yerden tanıdık buluyor selam veriyor. Sevgi ve ilgi görüyorum ama kimsenin üzerime atlayıp beni boğacağı şekilde ünlü değilim. O sıralar tutmuş bir dizi varsa yolda fotoğraflarım çekiliyor, ama çoğu zaman yolda özgürce yürüyor hayatıma bakıyorum… Daha azını ya da daha fazlasını istemezdim.

- Ağustos ne anlama geliyor senin için? Daha doğrusu neler yaşıyorsun Ağustos aylarında.. Belki herkes bilmez ama 99 Marmara depremi senin hayatında çok büyük bir yarılma aslında, büyük bir trajedi yaşadın depremde aileni kaybederek. Çok da küçüktün o sırada.. Şimdi de yine Ağustos'tayız ve 21. yılı yaklaşıyor o meşum günün. Bunu konuşmak ister misin?

Tabii, artık bununla ilgili rahatça konuşabildiğim bir yerdeyim. 17 Ağustos 99 depremi sırasında ben 17 yaşımdayken kaybettim anne ve babamı, gölcük deniz üs komutanlığında komodor olarak görevliydi denizaltı subayı olan babam. Orduevinde göçük altında kaldı annem ve babam. Annem 45, babam 47 yaşındaydı henüz. 

Emrah’cığım artık onlarla olduğumdan daha uzun bir süredir onlarsız yaşadım bu dünya üzerinde ve anılar azalıyor ister istemez. Bu olay hayatımın tamamını baştan şekillendirdi. Olmasaydı ne olurdum bilmiyorum ama kesinlikle bugünkü ben olmazdım. Bu Ağustos 21 yıl olacak, insan inanamıyor. Herkesin bir hikayesi var, bu da benimkinin odak noktalarından birinde yer alıyor. Ben dışarıdan oldukça tuzu kuru ve güçlü görünürüm, ama  içimde yakınlarımın gördüğü onarılamayan bir hüzün ve melankoli her zaman mevcuttur. Yaşamı sevmek, her geçen gün daha çok ben olmayı öğrenmek beni hayata bağlıyor.