Sisi Sendromu

Baştan söylemiş olayım, bir hastalık olarak Sisi Sendromu diye bir şey yok. Ama insanlara acı veren bir yaşantı olarak Sisi Sendromu, ciddi ölçüde çok yaygın gözüken bir tinsel durum.

24 Nisan 2021 Cumartesi, 15:58
Sisi Sendromu
Abone Ol google-news

Kendinden emin, çekici, bakımlı bir dış görünüşü olan, performans odaklı, her şeyi deneyimlemek isteyen, hayat dolu bir duruşa sahip, hiçbir şeyden şikâyet etmeyen, sinirli ya da stresli gözükmeyen, olduğundan daha genç izlenimi bırakan, hareketli bir insan canlandırın gözünüzün önünde. Hiç de zor olmayacaktır bunu yapmak. 

Biraz daha yakından tanısak bu kişiyi ya da gözlemleme şansımız olsa – doğrudan ya da sosyal medya aracılığıyla – düzenli ve yoğun bir şekilde spor yaptığını, sağlığına ciddi özen gösterdiğini, mesleki ve kültürel olarak gayet etkin olduğunu, beslenmesine çok dikkat ettiğini, bedensel şikâyeti olduğunda hemen tıbbi kontrollerini yaptırdığını ve normal ya da normalin üstünde bir zekâya sahip olduğunu da görebiliriz. 

30 – 45 yaşları arasında, işinde gücünde, bol bol seyahat eden, mümkün olduğunca yurtdışına gitmeye çalışan, gündemde olan aktüel etkinliklerden haberdar ve çoğuna istekle katılan benlik bilinci yüksek, takıntılı denebilecek kadar mükemmeliyetçi, kolay beğenmeyen, hayatta ne istediğini bilen kadınlar ve erkekler.

Avusturya-Macaristan Kraliçesi Elisabeth, herkes tarafından anlamlı bir işaret olarak yorumlanan kutsal bir akşamda, 1837 Noel akşamında dünyaya geldi. Süt dişlerinden biri çıkmış olarak doğması da sevinç içindeki ailesi tarafından bu güzel bebeğin şanslı bir hayatı olacağı şeklinde yorumlandı. Münih şehrinde hayata gözlerini açan ve daha sonra yakınları tarafından Sisi olarak adlandırılacak olan Elisabeth’in babası Bavyera Düküydü, annesi de genç yaşta Avusturya İmparatoru olacak olan Franz-Joseph’in teyzesi Ludovika’ydı. 

Sisi çok hareketli, neşeli bir çocuktu. Anne-babası liberal görüşlere sahipti ve sarayın şaşasından, sıkı kurallarından uzak, mütevazı bir hayat yaşamayı seçmişlerdi. Aristokrat bir aileye mensup bir kız çocuğunun alması gereken derslere karşı çok ilgisizdi Sisi ama şiir ve doğa büyük bir tutkuydu onun için. O 15 yaşına geldiğinde, artık imparator olmuş olan ve I. Franz-Joseph olarak adlandırılan kuzeni de 23 yaşına girmişti ve imparatorun annesi Sophia oğlunu bir an önce evlendirmek istiyordu. O zamanın saray geleneklerine uygun olarak da yeğenlerinden birini gözüne kestirmişti. 

Düşes Ludovika ve ablası Sophia’nın aklında büyük kız Helene vardı ama yakışıklı ve çekici İmparator I. Franz-Joseph 15 yaşındaki Sisi’nin güzelliğine tutuldu. Tanıştıktan iki gün sonra nişanlandılar, birkaç ay içinde de evlendiler. Sisi de Franz-Joseph’ten etkilenmişti ama keşke imparator olmasaydı diye düşünmüştü. Daha sonra günlüğüne, “bir terzi olsaydı onu daha çok severdim,” diye yazmıştı. 

İmparator karısına tapıyordu ama mutlulukları çok uzun sürmedi. Aslında Sisi’nin mutsuz olacağının ilk işaretleri Viyana’da düğün sırasında kendini göstermeye başlamıştı; uzayan tebrikler sıkılmasına, kalp çarpıntıları ve ter içinde kalmasına neden olmuştu. 19 yaşına geldiğinde iki kız çocuğu annesiydi. Sarayda kendisini bir kafeste gibi hisseden Sisi kendisine delicesine tutkun imparatoru ikna edip sık sık seyahatlere çıkıyordu. Bu seyahatlerden birinde iki çocuğu da hastalandı ve büyük kızı Sophia birkaç gün içinde öldü. Bu ölüm Sisi’yi derinden etkiledi. Kızının ölümünden kısa bir süre sonra 1958 yılında oğlu Rudolph dünyaya geldi.

Depresif bir ruh hali, ilişkide artan kavgalar, ciddi solunum şikayetleri ve sık sık tekrarlayan sinir krizlerine abartılı açlık kürleri eşlik ediyordu. Sarayın doktorlarının tavsiyesi üzerine hava değişikliğine karar verildi ve imparatoriçe aylarca süren yolculuklara çıkmaya başladı. Viyana’daki saraydan uzak kaldığı zamanlar iyileşiyor, kocasıyla neşe içinde mektuplaşıyor ama Viyana’ya döner dönmez benzer şikayetler yeniden başlıyordu. 

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Seyahatlerinden birinde Korfu adasına gelmiş ve burayı çok sevmişti. Bir dediğini iki etmeyen kocası adada 120 odalı bir saray yaptırdı. Şiire ve özellikle Heinrich Heine’ye o kadar tutkundu ki, şairin bir sürü dizesini ezbere biliyordu. Yunanca öğrenmiş ve Homeros’u Yunanca okumaya başlamıştı. Korfu’daki sarayın bahçesine Heine’nin heykelini yaptırtmış ve Homeros’ta en sevdiği kahraman olan Achilleus’a ithafen sarayın adını Achilleion koymuştu. 

Korfu’dan döndükten sonra o içine kapanık, utangaç ve uslu genç kız gitmiş, yerine kendine güvenen, canlı, ne istediğini bilen bir imparatoriçe gelmişti. Öylesine enerjikti ki saatlerce spor yapıyordu. Ata biniyor, kilometrelerce yürüyor ve eskrim sporuyla uğraşıyordu. Ava merak salmış ve atla çıkılan av merakı nedeniyle sık sık İngiltere’ye gider olmuştu. Zamanının en güzel kadınıydı ve bunun da farkındaydı. Güzelliğini koruyabilmek için beslenmesine çok dikkat ediyor, günlerini neredeyse aç geçiriyordu. 172 cm olan boyuna göre kilosu çok azdı, 50 kg’ı hiç geçmiyordu. Beli çok ince, 46 cm kadardı. Her gün tartılıyordu, yüzü kırışmasın diye o günün koşullarına göre yapılabilecek her şeyi yapıyordu. Dişlerine çok iyi bakıyordu, saçlarının günlük bakımı saatlerce sürüyordu. 

Günü sabah saat 05.00’te başlıyordu. Soğuk duş, masaj, spor ve birkaç yudumdan oluşan bir kahvaltının ardından saatlerce yürüyüş ve sonra eskrim ya da at sporu. Haftalarca teknesiyle Akdeniz’de dolaşıyor, Yunanistan’a, Macaristan’a, İsviçre’ye seyahatlere çıkıyor, Avrupa’nın bütün sağlık merkezlerinde haftalar geçiriyor, yeni insanlarla tanışıyor, onlarla sohbet ediyor, şiir okuyor ve yazıyordu. 

1889 yılında kocasıyla çıktığı bir seyahatte hayatını tamamen değiştiren bir haber aldı. Oğlu Rudolph önce sevgilisini öldürüp sonra silahı kendi şakağına sıkarak intihar etmişti. O andan sonra yasa bürünen Sisi bir daha siyah renkten başka bir şey giymedi. Neredeyse çileci bir hayat benimsedi, kısa sürede gözle görünür bir şekilde yaşlandı, yüzü kırış kırış oldu. 

Bir arkadaşına, “ruhumun kalbimde açılacak küçük bir delikten çıkıp gitmesini o kadar çok istiyorum ki” demişti. 1898 yılında Cenevre’de bir anlamda bu isteği gerçekleşti. İtalyan anarşistlerinden Luigi Luccini Cenevre Gölü kıyısında yürüyen Sisi’ye saldırdı, tam kalbine incecik bir törpüyü saplayıverdi. Ne olduğunu bile anlayamayan imparatoriçe on dakika içinde iç kanamadan öldü. 

Kendinden emin, çekici, bakımlı bir dış görünüşü olan, performans odaklı, her şeyi deneyimlemek isteyen, hayat dolu bir duruşa sahip, hiçbir şeyden şikâyet etmeyen, sinirli ya da stresli gözükmeyen, olduğundan daha genç olduğu izlenimi bırakan, hareketli bir kadındı Sisi. 

İçsel olarak huzursuz olduğunu, yerinde duramamasının nedeninin bu mutsuz huzursuzluğu olduğunu, hiçbir şeyden zevk almadığını, sevinç diye bir duygu tanımadığını, hiçbir şeyin ilgisini çekmediğini, hayatı anlamsız bulduğunu, kendisini değersiz, sevilmeye layık olmayan, kötü bir anne olarak gördüğünü, yaşlanmaktan çok korktuğunu, yalnız kalmaktan ödünün koptuğunu, benlik değerinin tamamen kilosu ve nasıl göründüğüyle ilişkili olduğunu, içindeki kocaman boşluğu doldurabileceği umudunu çoktan yitirdiğini hiç kimse bilmiyordu.

Başımı kaldırıp etrafıma baktığımda ne kadar çok ‘Sisi’ görüyor ve şaşırıyorum. Siz de görüyor musunuz? Özellikle de aynaya baktığınızda…