Sivas Katliamı’nın 27. Yılı Ali Ekber Ataş-4

O yangında yaşananlardan daha vahimi, “iktidar sahiplerinin gaflet, dalalet” içinde ettikleri sözlerdi... Ayrıştırıcı, ötekileştirici, aşağılayıcı bu sözlerden daha da kötüsü, Madımak davasını, “zamanaşımına” uğratıp katliam sanıklarını aklamalarıdır. Zamanaşımı bir tesadüf değil elbet. O gün yıkamadıkları Cumhuriyeti, onu bir yaşama kültürüne dönüştürerek yaşayan ve yaşatanları susturarak önlerindeki ikinci büyük demokrasi güçlerini susturmak. Ya da topluca katlederek, mezhepsel ve etnik ayrımcılığı, ırkçılığı körükleyip halkı birbirine düşürmek. Hedeflerine ulaşmanın bir yolu olarak seçtiler bütün bunları. En uygun yer Sivas’tı.

05 Temmuz 2020 Pazar, 06:00
Sivas Katliamı’nın 27. Yılı Ali Ekber Ataş-4
Abone Ol google-news

Sorumlularının kollanması, adil yargılamanın olmayışı, kırmızı bültenle aranan adamin bir türlü bulunamayışı

Boşuna değildi; katliamdan sorumluların kollanması, adil yargılamanın olmayışı. Örneğin davanın 1 numaralı sanığı Refah Partisi’nin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak’ın hiçbir zaman yakalanmaması.

Boşuna değildi; bu kişi aranırken bile Sivas’ta yaşamaya devam etmesi. 22 Mayıs 1997’de askere gitmesi, 22 Mayıs 1999’da evlenmesi, çocuğunu nüfusa kayıt ettirmesi, 2000 yılında ehliyet alması... Ne hikmetse, devletin kırmızı bültenle aradığı bu adamı bir türlü bulmaması.

Boşuna değildi; sanıkların avukatlarının; Hayati Yazıcı, Kemal Kurt, Mehmet Bulut, Bülent Tüfekçi, Zeyid Aslan, Ali Aşlık, Halil Ürün ve Hüsnü Turan’ın, 2002 yılında iktidara gelen AKP’den milletvekili seçilerek ödüllendirilmeleri.

Boşuna değildi; “Madımak Oteli’nin, katliamdan sonra kebapçı olarak açılması. 14 yıl boyunca 33 insanın yakılarak katledildiği bu mekânda kebap pişirilmesi... Boşuna yapılmadı, Alevilerin “Madımak Oteli’nin Utanç Müzesi” talebine karşı çıkan AKP hükümeti, oteli “Bilim ve Kültür Merkezi” haline çevirip saldırgan güruh içinde ölen iki kişinin isimlerini de, katledilen 35 canın yanına yazarak katilleri onore ettirmeleri.

Boşuna değildi; Sivas kıyınında vicdanları kanatan katliam sanığı Cafer Erçakmak’ın yıllarca Sivas’ta saklanması. Onlarca insanın yakılarak öldürülmesinin baş sorumlu kışkırtıcısı Erçakmak, 10 Temmuz 2011’de, saklandığı Sivas’ta kalp krizi sonucu öldüğü ihbar edildiğinde, 18 yıl 7 gün boyunca Sivas’ta yaşadığı ortaya çıkmıştı. Bu devlet, bu katili saklayarak 18 yıl 7 günü, ömrümüzden çalıp hayatımızı kısaltmıştır. Ne acı ki bu katili saklayan da, yaşatan da devletin ta kendisiydi. Oysa gerçek ve hakikat hiç de Demirel’in dediği gibi değildi.

Boşuna değildi; ırkçı, faşist sağcıların, İslamcı ümmetçi katillerin ellerindeki kanın kurumaması. 42 yıl geçmiş aradan. Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarında öldürülen Alevi; çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek insanların yardım isteyen çığlıkları hiç dinmedi, dinmeyecek, bu olayı bilen en son insan ölene değin yaşayacak. İşte, o son insanın sesi sustuğunda, kulaklarımızda dinmeyen o sesler de son insanla ölecek...

‘BANA SAĞCILAR CİNAYET İŞLİYOR DEDİRTEMEZSİNİZ’

Devlet, katliamı münferit bir olaymış gibi gösterdi. Göstermelik yargılamaları, diş kovuğunda misal cezalarla olay örtbas edildi. Oysa ortada, gerçekleştirilmiş sistemli, hesaplı bir katliam vardı. Bilerek, isteyerek, laik Cumhuriyeti ve Cumhuriyete bağlı Alevileri ortadan kaldırmaya yönelik bir kalkışmaydı, yapanlar da belliydi. Dün, ırkçı faşistlerin (1978’de) Çorum ve Kahramanmaraş’ta, bugün dinci faşistlerin Sivas’ta işledikleri bu katliamlar, insanlık suçudur.

Basit bir suç, hiç değil... Ve boşuna değildi; o gün başbakanken, Sivas katliamı sanıklarının beraatla sonuçlanan davaları hakkındaki can yakan şu sözleri etmesi: “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar... Yıllar yılı içeride olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var...’’

Ve 16 Aralık’ta başlayıp 29 Aralık 1978’de on üç gün süren Kahramanmaraş kıyınında 120 insan öldürülmesi de boşuna değildi.

Boşuna değildi; 27 Mayıs-10 Temmuz tarihleri arasında 14 gün süren Çorum katliamı: 50 kişi katledildi. 200’ün üstünde insanı yaraladılar. 300’e yakın ev ve işyeri tahrip edilerek yakıldı. Ve binlerce Alevi ailenin göçüyle noktalanması boşuna değildi.

Muhalefet partisi lideri olarak bu kıyın (Kahramanmaraş katliamında) sonrasında yaptığı açıklamada, yukarıdakinden daha da cüretkâr açıklama yapmıştı Demirel, o gün: “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz.”

Demeden ve Alevilerden özür dilemeden gitti. Hak helali yoktur kendisi için Alevilerin...

BATI’YA ULAŞMANIN KAPISIYDI SİVAS

Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas olaylarının ardında, Alevi Sünni çatışmasının çok ötesinde, daha büyük senaryoların yattığını öğreniyoruz. “Üç Sivas”, “Kan İle Kardeş” ve “Hiç Ölmedim Ben” kitaplarında, emperyalizmin bölücü örgütleri “nasıl ve niye, ne şekilde” kullandıklarını, tarihimizin kanlı olaylarının izlerini tanıklar, kanıtlar, tutanaklardan ifadelerin izini sürerek belgeliyor.

“Hiç Ölmedim Ben”de, devletin derinliklerinde neler olup bitiyor, kim nasıl korunuyor, belgeler üzerinde tahrifat ne şekilde yapılıyor, olayın bire bir tanıklarının verdikleri ifadelerde ileri sürdükleri iddiaların nasıl görmezden gelinip hasır altı edildiğini, antropolog maskesiyle CIA ajanlarının Sivas katliamından iki gün önce, günlük uçak seferlerinin yapılmadığı halde, bir uçağın Sivas’a bu antropologları getirip üniversitenin misafirhanesinde kaldıkları halde, misafirhane kayıtlarına neden girilmediği gibi sorularının nasıl yanıtsız bırakıldığını, hayretle ve içiniz acıyarak öğreniyorsunuz.

Sivas ve Kahramanmaraş kıyınlarının (katliam), her iki kitapta belgelere dayalı anlatımlarından bu kıyınlara göz yumulmasının iki temel nedeni var, bizce: İlki, Sivas’ın jeostratejik ve jeopolitik konumu. Mustafa Kemal’in, bu gerçeği çok önceden görmüş olması, Anadolu’da yazılmak istenen emperyalist tarihi tersine çevirmiştir.

Samsun üzerinden “Havza Genelgesi” (28 Mayıs 1919), “Amasya Genelgesi” (21-22 Haziran 1919), “Balıkesir-Akşehir Kongreleri”ni (26 Temmuz-25 Ağustos 1919) gerçekleştirmesi. Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919), Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı tarihsel bir dönüşümün kayıtlara düşürüldüğü bir kongredir. Bu bağlamda, Sivas’ın ihmale gelir yanı yoktu. Vatanı kurtaracaklar için bu ölüm kalım savaşıydı.

Sömürgeciler için ise “hasta adam”ı bir an önce öldürüp tarihin imparatorluklar mezarlığına gömülmesi bir zorunluluktu. Çünkü Batı’ya ulaşmak ve kuzeye uzanmanın kapısıydı Sivas... Cumhuriyetin temellerinin burada atılmış olması, emperyalizmin bütün planlarını geçersiz kılmıştır. Yüz yıldan fazladır, bu hayalin peşindeydiler. Çanakkale’de başaramamışlardı. Burada, hayata geçirmek için büyük bir fırsat yakalamışlardı.

Hesaplayamadıkları ise kuzeyde Lenin’in Sovyetler’i ve Anadolu’da, Çanakkale’de yenildikleri Mustafa Kemal’in yeniden karşılarına çıkmasıydı. Her iki gelişme de tarihsel olarak birbiriyle ilişkili. Birbirlerinin ardışıkları olarak, yan yana durarak yeni çağlara ve insanlığa iki farklı yoldan yürünecek, iki yeni dünyanın kapılarını açmışlardı: Kuzeyde sosyalist bir Sovyetler ve Lenin, Anadolu’da (güneyde), bağımsız ve bağlantısız yeni Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal’di!..

PAKTIN ASIL AMACI NEYDİ?

İkincisi, ulusal sınırlar içinde gerçekleşecek olumsuz her olay ve olgunun, yalnızca bizimle sınırlı kalmayacak oluşuydu. Türkiye’nin parçalanması demek, Ermenistan Suriye ekseni de Türkiye’nin en doğusu değil yalnız, Kuzey Irak, İran, Azerbeycan’ı (Karabağ), batı sınırı Sivas’la biten kukla devletçiklerin içinde yer aldığı bu yeni coğrafya, emperyalizmin hareket alanını genişletecekti. Ne ki büyük engel vardı: Mustafa Kemal Cumhuriyeti! Bu ortadan kaldırılmalıydı, hem de birbirlerine düşman iki yerli işbirlikçiler aracılığıyla olacaktı. Emperyalizmin senaryosu için seçilen figüranlar yıllardır, bugün için hazırladılar:

Güneyde PKK, PYD, YPG gibi terör örgütlerini kullanarak oluşturdukları tampon, kukla bir Kürt devletini Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kurdurmak. İlhan Selçuk Ağabeyin de sürekli vurguladığı gibi, iki kırmızı çizgimiz vardı bizim: Bölünemezlik ilkemizin olmazsa olmazı ulusal bütünlük. Diğeri laiklik! Bu iki olgunun, ikincisini ortadan kaldırmak için de sosyalizme ve Bağdat Paktı’na karşılık kendilerine hizmet edecek, kukla devletlerden oluşturacağı, içinde irticaya teslim edilmiş bir Türkiye, İran ve Pakistan’ın yer aldığı yeni bir pakt olan CENTO’yu kurmak...

Bu şu demekti: Kurulacak pakt, Sovyetlerin sıcak denizlerle arasında coğrafi bir derinliği olan bu ülkelerden oluşacaktı. Bununla birlikte hayata geçirilecek olan ve ilk uygulamasına Afganistan’la başladıkları, “Yeşil Kuşak” projesi, bütünüyle Sovyetler’e ve sosyalizmle birlikte laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kurulmuştu. Özellikle de halklarının büyük çoğunluğu Müslüman olan bu ülkeler seçildi... Bu paktın asıl amacının ne olduğunu, Muzaffer İlhan Erdost’un net biçimde ortaya koyduğu şu saptamasından öğreniyoruz: “(...)

Sovyetler Birliği’ne ve sosyalist sisteme karşı ‘güvenlik ve savunma anlaşması’ olmasının yanı sıra, halklarının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkeler, sosyalist ideolojiye ve materyalist ‘kirlenmeye’ karşı Çin Seddi’ne benzer bir set, ‘yeşil kuşak’ olarak adlandırılan bir İslam kuşağı oluşturacaktı. Bunun için de İslam ülkelerinde din, yani İslam canlandırılmaya başlandı...” “Ilımlı İslam” safsatasını yayarak asıl emperyalist amaçlarının ilkine, Afganistan’da, Sovyet egemenliğine son vererek ulaştılar.

İkincisi ise “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla pazarlayıp (birilerinin de, BOP eşbaşkanı olarak övündüğü) büyük projelerini hayata geçirmek peşindeydiler. Ne ki bunun için, önlerindeki en büyük engel, Türkiye’nin içte ve dışta ses getiren, Ortadoğu ve NATO’nun en büyük askeri gücü olan Kemalist orduya ayar çekmek gerekti. İlk adımlarını Menderes iktidarında attılar. Bunu da Türkiye’yi, bağımsızlığımıza pranga vurulan, NATO’ya alarak gerçekleştirdiler. Kontrollü, “15 Temmuz FETÖ” darbesi ise bu senaryonun güncellenmiş bir “ortaoyunuydu”.

Sahnedeki figüranlarıyla Kemalist ordunun, Kemalist subayları teker teker, “Ergenekon” ile başlayıp “Balyoz” ile süren davalarla tutuklayarak devam ettiler. Ve nihayet, Sevr ile gerçekleştiremedikleri hayallerine, yerli işbirlikçi hainler eliyle kavuştular.

YAZGININ İKİ ADI: KAHRAMANMARAŞ VE SİVAS

Muzaffer İlhan Erdost, insanların yaşadıklarını ya da onlara yaşatılanların asıl sebebinin inanç, din, mezhep ve etnik ayrılıklardan kaynaklanmadığını yazdı. Bunun sınıfsal bir sorun olduğunu, uluslararası boyutuyla, “Türkiye’nin Yeni Sevr’e Zorlanması Odağında” Türkiye’yi parçalamak. 400 yıllık Batı aydınlanmasını on dokuz yılda Anadolu topraklarında gerçekleştirerek “Asya’nın Rönesansı”nı başlatan Atatürk’ten, onun laik Cumhuriyetini parçalayıp intikam almak olduğunu yazdı hep... Vahap Erdoğdu, Erdost ile ilgili yazısında da vurguladığı gibi “Türk aydını Kemalizmin açtığı yoldan geçerek, sosyalizme ulaşmıştır. (...) Erdost da kuşağının pek çok sosyalisti gibi, Kemalizmin açtığı yoldan ilerleyerek sosyalizme ulaşıyor.”

Mustafa Kemal’in, laik Cumhuriyetin tüm kazanımlarını devrimci kişiliği, aydın sorumluluğu ve bilinciyle sahiplendi Erdost. Sosyalist bir devrimci, insancı bir Marksist olarak, ne Sovyetler’e yönünü döndü, ne de Çin’den icazet aldı. Yirminci yüzyıl, ulusal mücadelelerin yüzyılı oldu. Bu topraklarda, emperyalizme karşı verilen ilk bağımsızlık savaşı, aynı zamanda Lenin’in, “Ulusların yazgılarını ulusların kendileri belirler” tezinin de doğrulanması demekti bu.

Mustafa Kemal’in bağımsızlık uğruna vermiş olduğu savaşın kazanılması sosyalizmle birlikte bütün dünyanın dengelerini de sosyalizm ve 1923 Aydınlanma Devrimi lehine değiştirmiştir. Bu aynı zamanda insanlığa “başka bir dünya mümkün” demekti. Muzaffer Ağabey, emekten, ezilen halklardan yana tavır ve eylem koydu.

Yazan, söyleyen, anlatan bir aydın oldu. Onun kaleminin aydınlığında, Cumhuriyet tarihinin en kanlı eylemleri, 1978 Kahramanmaraş, 1980 Çorum; 1978, 1993 ve 1996 Sivas ile öteden beridir süregelen Kürt sorununun, ülkemizle sınırlı olmadığını, geldiğimiz süreçte, küreselleşmeyle beraber nasıl vahşileşip can yaktığını yeniden ve daha derinden öğreniyoruz.