‘Suçluyorum’

76. Venedik Film Festivali’nden notlar

31 Ağustos 2019 Cumartesi, 23:42
Abone Ol google-news

Herkes birilerini kolayca suçlamayı sever oldu günümüzde. Bu tepkisel tavır, önce bireysel, ardından da kitlesel bir refleks haline dönüşüyor. İlk aşamada mağdur olduğumuza inanıyoruz;  sonra şikâyetçiyiz; ardından hem soruşturma polisi, hem savcı, hatta hâkim olmak istiyoruz. Mümkün olsa, en son aşamada da cellat! Yargısız infaz eğilimi kimseyi rahatsız etmiyor sanki... Adalet kurumları güven veren hukuk devletlerinde bile giderek artan bu eğilim ciddi tedirginlikler doğuruyor. Toplumsal, siyasal ve ekonomik düzeylerde yaşanan farklı gerginliklerin getirdiği ciddi bir çözülmeden söz edenler çoğalmakta. Altın Aslan ödülü için yarışan Roman Polanski ile Todd Phillips, bu saptamalara birbirinden çok farklı iki örnek getirirken, festivalin ilk yarısının en çarpıcı, en başarılı filmlerini imzalıyorlar. “Suçluyorum” (J’accuse) ile “Joker”, neredeyse birbirine zıt biçemleri; farklı dönemlerde farklı ülkelerde geçen içerikleri; biri tarihsel gerçeklere sadık, diğeriyse alabildiğine kurmaca ama bir o kadar da gerçekçi gözlemlere dayanan öyküleri gerisinde; yukarıda özetlediğimiz tedirginliği, çözülmüşlüğü ve adalete susamışlığı çok iyi dile getiren iki çarpıcı sinema örneği.

Roman Polanski, “Suçluyorum” başlığı gerisinde gerçeklere sadık, dürüst yaklaşımı ve sade klasik sinema diliyle sağlam bir tarihi film gerçekleştirmiş. “Suçluyorum”, Fransız yazar Emile Zola’nın, 13 Ocak 1898 tarihli “Aurore” gazetesinin ilk sayfasında çıkan, Fransız hükümetini ve ordunun belli başlı yüksek komutanlarını suçlayan yazısının başlığıdır. 1895 yılında, Almanlar adına casusluk yaptığı iddiasıyla suçlanan ve ömür boyu hapse mahkûm edilen genç subay Alfred Dreyfus aslında masumdur. Ancak Yahudi asıllı olması o dönemde yükselmeye başlayan Yahudi düşmanlığı nedeniyle kendisini ideal bir suçlu konumuna getirmiş ve birtakım yetersiz, hatta sahte belgelerle vatan haini ilan edilip rütbesi sökülerek, ıssız bir adada hapsedilmiştir. Ülkeyi sarsan bu olaydan sonra Fransız ordusu gizli servisi başına getirilen Albay Picquart, Yahudilere karşı özel bir sempatisi olmasa da, her şeyden önce adaletin tarafsız olması gerektiğine inanan, namuslu, dürüst, görevini ciddiye alan vicdan sahibi bir komutandır. Alfred Dreyfus’ün haksız yere suçlandığını farkedip, asıl casusu ele veren kanıtları toplayınca, Dreyfus davasının yeniden açılması gerektiğini savunur ama, ordu ve hükümet olayı örtbas etmek istemektedir. Sonuçta, taviz vermeyen dürüst Albay Picquart’ı sahte belgeler hazırlamakla suçlayarak hapse atarlar! Ne kadar bildik ve tanıdık değil mi!...
Gerçeğin ortaya çıkması, Zola’nın o cesur kalemi ve basının etki gücü sayesinde mümkün olacak ama zaman alacaktır. Davanın yeniden açılması, Dreyfus’ün yine suçlu bulunsa da bu kez sadece 10 yıla mahkûm edilmesi, ardından Fransa Cumhurbaşkanı’nın kendisini affetmesi ile özgürlüğüne kavuşması, sonunda da aklanarak orduya geri alınması için, yaklaşık on yıl gerekecektir...

Robert De Niro’yu yan rolde izlediğimiz
“Joker”, kıvılcımlı içeriğiyle düşündürücü, keyif verici biçemiyle de yenilikçi, beklenmedik tazelikte, şaşırtıcı bir başyapıt. Todd Phillips’in, gelecek cumartesi gecesi verilecek ödül töreninde uzun uzun alkışlanacağından kuşku duymuyoruz. Ana karakterin karmaşık iç dünyasındaki çelişkilerin renkli yansımalarına derinlik kazandıran usta oyuncu Joaquin Phoenix’in o gece sahneye çıkma olasılığı, Albay Picquart’ı başarıyla yorumlayan Jean Dujardin’inkinden daha yüksek...
 “Joker”, incelikli göndermelerle dolu, metaforlarla bezeli, keskin bir eleştirel bakış sergiliyor. Değme toplumsal çözümlemelerden daha derinlere inen senaryosu, yaşadığımız küresel gerginliklerin gerisindeki bireysel, toplumsal ve siyasal nedenleri de göz ardı etmiyor. Nefis sinemasal tatlar damıtırken, kara kara da düşündüren olağanüstü etkileyici bir taşlama izliyoruz. Kaçınılmaz olduğu düşünülen ve küresel düzeyde ciddi boyutlarda gerçekleşeceği öngörülen toplumsal patlamalar karşısında ne yazık ki joker kullanma hakkımız da olmayacak galiba!...
Filmin öyküsünü anlatmaya kalkmak nafile; dikkatle izlemek, iyi dinlemek, hatta duyumsamak ve kafa yormak gerek. Maddi ve manevi sorunlar içinde debelenen, ruhsal dengesi bozuk marjinal kahramanımızın defterine kalın kalemle çiziktirdiği bir cümlenin altını çizelim sadece: Yaşamımın bir anlamı yoksa, ölümümün bir anlamı olmalı en azından... Son olarak, palyaço kıyafetiyle sokaklarda reklam panoları taşıyan ya da çocukları eğlendirmeye çabalayan kahramanımız gibi gülme nöbetine tutulup, ağlanacak halimize, hep birlikte kahkahalarla gülebiliriz....