Şükrü Erbaş'tan 'Kuş Uçar Kanat Ağlar'

Şükrü Erbaş’ın on altıncı şiir kitabı “Kuş Uçar Kanat Ağlar”. Kitaptaki şiirler görünürde mensur bir biçimi sahipleniyor ama okurunda bıraktığı yük baştan ayağa şiirle kayıtlı.

12 Mart 2018 Pazartesi, 16:07
Abone Ol google-news

Ses uçar sözcük ağlar
 
“Şimdilik edebiyat kitaplarımızda böyle bir tür yok ama ilerde şiir-hikâye diye, şiirle hikâye arasında ortak bir türe de yer verileceğini umuyorum.”
Şükrü Erbaş’ın on altıncı şiir kitabı Kuş Uçar Kanat Ağlar, Behçet Necatigil’in bu ifadeleriyle açılıyor. Son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Şiir ile hikâye arasında bir tür değil Şükrü Erbaş’ın yazdıkları. Biçim bakımından şiiri, düz yazıya yaklaştıran ama şiirin kurucu unsurlarından dizeden ödün vermeden açılan metinler...

Bizde mensur şiirler, Batı’daki gelişiminin tersine, düzyazı -daha çok roman- yazanlar eliyle edebiyatımızda sınanmıştır: Halit Ziya, Mehmet Rauf, Yakup Kadri …Zamanla bu türün nitelikli örnekleri (Ülkü Tamer’in Soğuk Otlar Altında adlı eseri akla ilk gelen…) oluşturuldu. Şiirin mısra/dize ile; düz yazının cümle ile kopmaz bağı var, bilinir. Cümle biçiminde kurulmuş, dal budak salmış bir ifadenin taşıdığı yük, çarpıcılık, sözcük düzeni onu cümle olmaktan çıkartır, şiire taşır. İç yapı dediğimiz şey budur biraz da: Sözcük seçimi, sözcüklerin bağlamı, söz sanatlarını taşıma gücü, tamlamalardaki özgünlük ve diğer ifadelerle ilişkisi… İç yapının sağlamlığıdır bir metni şiire yönelten güç. Kuş Uçar Kanat Ağlar görünürde mensur bir biçimi sahipleniyor ama okurunda bıraktığı yük baştan ayağa şiirle kayıtlı.

 
“ŞAİR-İ MADERZAT”

Şükrü Erbaş şiiri baştan beri değişmeyen kimi akslar, temel motifler üzerinden akıp gelen, meselesi toplumsal odaklı sert insan ilişkileri olsa da lirizmden ödün vermeyen, içeride çözülen ve çoğalan -diyebiliriz ki bir kanadıyla romantik, diğer kanadıyla realist- bir şiir. Bu şiirin bize taşıdığı anlam yükü ve sezgi dünyasına bir başka şairde rastlamamız oldukça zor. Bu yönüyle sadece şiirimiz için yenilik taşıyan biri değil Erbaş; yazan bir insan, bozulmayan bir mizaç olarak, eskilerin doğuştan şair dediği, “şair-i maderzat”a denk düşer. Gündelik hayat içindeki duruşu, politik tavrı, güldüğü ve kederlendiği şeyler şiirinden ayrı değildir. Hepimizle birlikte düşünen ve fakat yazarken kendisi olabilen biri Erbaş. “Yazarken kendisi olabilen” şairlerin yokluğu yüzünden bugünkü şiir ortamındaki kaos, kargaşa… Çünkü birçok şair; okuru, ne okumak ister üzerinden hesaba katıp tasarlıyor.

Kuş Uçar Kanat Ağlar on bin adet basıldı. Bu, şiir tarihimizde -gerçek anlamda şairler dikkate alınınca- hakiki okura yönelen bir ilk sefer sanırım. Kendiyle okurları arasına mesafe koymayan -okurlarının da aşkını, ayrılığını, yasını canında hisseden- okuruyla dertleşip arkadaş olan, yazdıklarını okurlarla birlikte okuyan, şairin sırça köşkünü taşlamaktan korkmayan birinin, sözün içinde, zamanla yığılarak çoğalan hacmidir bu. Bu hacmin içinde bir kanadı hepimize değen samimiyet ve inanç var. Bir vakitler Nâzım’ın yaptığını -Nâzım’dan bizde kalan, vurgusu çoğalan şiirlerin bir cephesi hep aşka, ayrılığa değmez mi?- Şükrü Erbaş başka bir dünyada, daha modern bir sözcük kadrosuyla yapar.
Bir şey daha var: Bir şairin hayatında önemli bir yer tutmuş öznenin dünyadan ayrılışıyla ortaya çıkan yas döneminin şiir üzerinden böyle uzun boylu ve kararlılıkla okura ulaştırılması...

Ölüme çakılmış, orada donup kalmış bir diyalektik işleyiş yok şiirlerinde; ölüm üzerinden gelişen, açılan, geleceğin zindeliğine yaslanan, rikkat, sevgi ve dikkatle oluşturulmuş bir yol güzergâhı karşılıyor bizleri. Bunun da modern şiirimizde bir örneği yok. Kendisi olmak bahsinde ilk danışacağımız duraktır Şükrü Erbaş. Yalnızlık, güzelliğin hak ettiği yeri bulamaması, unutmak bahsinin kemiriciliği, sevgisizliğin sokaklara düşen gölgesi, çocuklar yaşarken ölümün ortalıkta utanmadan gezinmesi… Bütün bunlar Şükrü Erbaş şiirinin meselesi olmuştur.

 
“EY ANILARIN DALSIZ GÖLGESİZ GÜNBATIMI”

Ne yazsa okunur diyebileceğimiz kimi şair/yazarlar maalesef zamanla irtifa kaybına uğramak durumunda kaldı. Onları okuyanların bir kısmı büyüdü, okuduğu okullardan mezun oldu; gençliklerini ören nesneler değişti. Şiirde ve sıkı şairlerde değişmeyen bazı huylar kâğıdın üzerinde kalmayı sürdürdü: Gördüğünü göstermek, hissettiğini hissettirmek, duyduğunu duyurmak gibi. Şükrü Erbaş’ın bu şiirlerini başta Necatigil, sonra Oktay Rifat ve Cemal Süreya okusun isterdim. Çok severlerdi. Ve masa başında kurulmuş, bilginin kuru, didaktik yanına yaslanan bir dil değil bize eşlik eden; sözcüklerin gelip içeride olanı çözdüğü, içeriye doğmuş olanı günlük dile çarpıcı biçimde çıkardığı, organik bir iletişim biçimi. Erbaş şiirini, bir entelektüel ile orta sondan terk öğrenci okuyup o şiirde kendi konuşamadıklarını bulabiliyor. Bu, önemlidir; dili, farklı katmanlarda tanımış insanların bir şiir üzerinden buluşabilmesi. Sanıyorum burada -bugün şairlerin ihmal ettiği- yaşadığınız sözcüklerle yazmak bahsi de önemli bir rol üstleniyor.

Söz kadar hiçbir şey neyin yapay neyin organik olduğunu açığa çıkartamaz. İyi bir okur sözü iyi dinler; iyi bir şair, ağzından çıkanı önce kendi duyar. Şükran Kurdakul bunu vurgulardı sık sık: Ağzından çıkanı önce sen dinle! İşte bu durum ihmal edildi son çeyrek yüzyıldır şiirimizde. Kimse, ağzından çıkanı duymuyor, hâl böyle olunca okurlara kalan sahadaki deyimler, anlam, sezgi çıkarmak oluyor. Şiirin, kendisinin ortaya çıkıp okuru bulması, okurun iç yaşantısı, deneyimiyle konuşabilmesi gerek. İşte, Şükrü Erbaş’ın son kitabıyla da yaptığı bu: Unutulmayacak şeyleri kaydetmek, hepimiz için unutulmayacak şeyleri...

Esasen Şükrü Erbaş şiirinin temel motivasyonlarından biri -belki de ilki- “unut(a)mamak”tır. Unuttuğu şey üzerine konuşan insan da unutmamıştır çünkü. Çocuklar, ağaçlar, bulutlar, tülbentler, dağlar, mezarlar unutulur mu? Biliyorum artık: İnsan, unutabilseydi yazmazdı, yazamazdı. İnsan; unutamayandır belki de. Ne denebilir yalnızlık üzre bundan içli ve güzel: “Yalnızlık, ah canımızla çerçeveli kapımız, penceremiz. Ey anıların dalsız gölgesiz günbatımı…bilmem ki/ bir gün açılır mısınız zamanın gök bahçelerine”… Ne okuduk burada, hepimize dokunan ne var bilmiyorum ama bana yerleşen hüzünlü şenlik şurada: “Ey anıların dalsız gölgesiz günbatımı”

Türk şiiri, Türkçe yazılan şiir, bu topraklarda konuşan şiir diyelim; herkes payını alsın diye bundan, neredeyse son otuz yıldır, yazanlarını çoğalttı; gerçek okurlarını -potansiyel şairleri de- şair sıfatıyla ortaya sürdü. Bu zaman sürecindeki boşluğu, yazdıkları ile konuştukları arasındaki mesafeyi asgariye indiren, yani “Ben de sizden biriyim, aranızda yazamayanların olduğunu bildiğim için onlar yerine yazıyorum” diyen birkaç şair doldurdu. Bu şairlerden aklıma ilk geleni ve unutmayanı Şükrü Erbaş.
“Göğsümdeki çiçeklerin dili yok, unutma”
 
Kuş Uçar Kanat Ağlar / Şükrü Erbaş / Kırmızı Kedi Yayınları / 96 s.