Taksideki yolsuzluk...

Hey Taksi! Ne dersiniz bu Türkiye’nin haline, bu yolsuzluk gündemine? Taksici Türkiye’nin yeni silinmiş bir aynası. Kimi ‘teğet’ten iflas etmiş, kimi kentsel dönüşüm, kimi dönüşen sağlık kurbanı. Konu yolsuzlukta bağlanınca, “Bütün mesele analarda bitiyor. Analar güneş anası olsalar, oğulları böyle vurgun yapmazdı...”

10 Şubat 2014 Pazartesi, 00:10
Abone Ol google-news

“Hanım kardeş bütün mesele analarda bitiyor. Analar güneş anası olsalar, oğullar böyle vurgun yapmazdı!” Onu şaşkınlıkla dinliyorum, epeydir karar vermiştim, bir taksiden inip bir taksiye binerek halkın nabzını tutacaktım. Şimdi şöyle düşündüğünüzü biliyorum,“Koca koca araştırma şirketleri var, bu iş sana mı düştü?” Hani bir fıkra vardır, gemiye tayfa alınacaktır, üç kişi başvurur. Birincisi “Ben kilometre öteden geçen yelkenin rüzgârını hissederim” der, ikincisi “Ben kimsenin görmediği yelkeni görürüm” der. Sıra üçüncüye gelir. “Sen ne yaparsın?” diye sorarlar, o da “Benim de bunlara bakıp canım sıkılır” diye yanıt verir. Benim durum da bu, hadi dedim, iş başa düştü. “Hey taksi” diye başladım can sıkıntımı gidermeye.

Doğrusu bu teoriyi bilmiyordum, orta yaşlı kerliferli bir adam bana güneş analarını anlatıyor. Şöyle, “Eğer analar güneşin ışıklarıyla aydınlatılmış olsalarmış, çocuklarını da aydınlatırlar böylece ortalık güllük gülistanlık olurmuş.” “Yapmayın, adamlar resmen Türkiye hazinesini soymuşlar, siz analardan söz ediyorsunuz.” O teorisinde oldukça inatçı, “Şimdi ananızdan iyi terbiye gördüyseniz, terbiyeli olursunuz; kötü terbiye görürseniz, terbiyesiz olursunuz. O zaman da, kul hakkı yersiniz.”

Bir an önce inmeyi düşünerek “Bunun terbiyeyle filan ilgisi yok, hele analarla hiç ilgisi yok” diye kestirip atıyorum, adam inatçı, “Bak emekli olmama iki yıl kaldı. İki yıl sonunda ne yapacağım, yola çıkıp köy köy, kasaba kasaba dolaşacağım. Analara anlatacağım her şeyi. Onlardan iyi çocuklar yetiştirmelerini isteyeceğim.”

Hayır daha fazla dayanamayıp, “Burada inmek istiyorum” diye kendimi dışarı atıyorum. Hani her şey aklıma gelirdi de, bunca yolsuzluğu analara bağlayan birinin karşıma çıkacağını düşünemezdim. Ülkede bir garip durum olduğu kesin.

Biraz yürüyüp, kendimi bir başka taksiye atıyorum. Özellikle “Ataşehir’e sür” diyorum, orada malzeme bol. Gökdelenler, gökdelenlerle yarışan camiler, gökdelen manzaralı kiralık gecekondular.

O müdür kılıbığın teki

Taksi şoförü genç bir adam, gençler arasında dizi oyuncularının kirli sakalları pek bir moda ya, bu genç adam da modaya uymuş. Radyoda pop şaheseri “Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz” çalıyor, hemen “Lütfen radyoyu kapatır mısınız” diyorum, “çat” radyo kapanıyor. Biraz sinirli, ben de pat diye söze giriyorum. “Sizin ayakkabı kutunuz var mı?” Bir an arkaya dönüp bakıyor, “Bu kadın ne söylüyor?” Hiç istifimi bozmadan devam ediyorum, “Ben bir araştırma şirketindenim, Türk insanının alışkanlıklarını belirliyoruz. Sizin de ayakkabı kutusunda para saklama alışkanlığınız var mı? Yani hırsızlara karşı.” Genç adam gülmeye başlıyor, “Yahu hiç gülesim yoktu ama beni güldürdün. Bu ilhamı size şu müdür mü verdi? Ben onun olayını çözdüm. Adam kılıbık, karısı ne derse onu yapıyor. Kadınlar cin fikirlidir, şimdi kadın düşünüp taşınıyor, hırsız çamaşır makinesine bakar, kirli sepetine bakar, çekmecelere bakar, ama belli ki, evde ayakkabı kutusu çok. Kadının ayakkabıları var, erkeğin ayakkabıları var, çocukların ayakkabı kutuları var, var oğlu var, hepsine bakmaya hırsızın vakti yetmez. O kadar uzun kalamaz. O zaman hırsız kutuları es geçer. İşte bu kadar!”

“Vay canına çok akıllıca” diyorum, “Sen kılıbık mısın?” Gülüyor, “Ben evli bile değilim. Ve de evlenmem, çünkü kadın kısmı insanın başına dert açar. Bak şimdi hani o İranlı neydi adı Zarrab evli olmasaydı bunlar başına gelmezdi. Adam evlendi hem de bir şarkıcıyla. Kadın haklıdır, gösteriş ister, hani bana yalı, dedi, hani bana jet, dedi; adam ne yapsın, bunları almak kolay mı? O da bizim Hazine’yi dolandırdı.” “Peki o bizi dolandırdı da sen kendini nasıl hissediyorsun?” “Ablacığım, bu dünyaya enayiler de gerek. Aksi takdirde dünyanın tadı tuzu kalmazdı ve bize de mevzu çıkmazdı. Şöyle diyelim; enayiyim, enayisin, enayi...”

Allah intikam alır

Taksi beni Ataköy’ün merkezinde bırakıyor, kendime yeni bir yol çizmem gerekir. Hemen yakındaki Sultanbeyli’ye gitmeye karar veriyorum. “Hey taksi”, yanıma ilk gelen taksiye atlıyorum, “Sultanbeyli’ye gideceğiz, belediyeye.” “Tamam, olur.” Bu taksi şoförü, oldukça yaşlı biri, söze buradan girmek gerek. “Bu yaşta bu iş zor gelmiyor mu?” “Zor olmaz olur mu? Ama ne yapacaksın, ekmek parası.” “Doğru, ben de iki üç iş birden yapıyorum, emekli parasıyla geçim olmuyor.” “Benim keyfim yerindeydi, çocukları evermiş, karı koca çaremize bakıyordum ama oğlanın dükkânı yıkıldı, şu kentsel dönüşüm mü neydi o yüzden. İşsiz kaldı mı? Ne yapacağız, bizim eve taşındılar. Karı koca iki de torun. İş başa düştü.” “Yani biz böyle çalışırken şu milletin götürdüğü paralara ne diyorsun?” “Götürmüşler işte!” “Yahu bizim paramızı götürmüşler!” “Elimizden bir şey gelmez ki...” “Peki vicdanın ne diyor? İki tane torunum var demiştin, onların geleceği ne olacak?”

Bir sessizlik oluyor, Sultanbeyli’yi silme kuşatan sitelerin önünden geçiyoruz. Ben bekliyorum, o “vallahi” diye söze başlıyor, “Ben onları Allah’a havale ettim. Allah intikamını alır.” “Nasıl yani?” “Vallahi hastalık filan verir, ne bileyim ben ama Allah mutlaka bir şeyler yapar.” “Ben Allah’ın zenginlerden yana olduğunu düşünüyorum, sen ne dersin?”

Gene bir sessizlik, ilerliyoruz, siteleri gösterip “Bak Allah kimilerine ne evler veriyor, bunların bizden farkı ne?” “Allah’ın bir bildiği vardır.” Tam o sırada şoförün cep telefonu çalıyor. Açıp bir iki söz söyledikten sonra “Ne kadar?” diye soruyor, bir sessizlik daha oluyor, “Yahu bende o kadar para ne arasın?” çat telefonu kapatıyor. Sonra bana dönüp “Arayan oğlumdu” diyor, “Senedi var, ödemesi gelmiş, onda da yok bende de. Kimsede yok.” Susuyorum, şoförün canı sıktın. Tam da belediyenin önüne gelmişiz, paramı verip inerken ona sesleniyorum: “Allah kimden yanaymış?”

Yüksek politikaya hazır olun

Bugün fevkalade hazırlıklıyım. Önce gazete bayisinden Cumhuriyet, Sözcü, Taraf ve Sol gazetelerini alıp, koltuğumun altına koyuyorum. Taksiyle epey uzun bir yol gideceğim. Suadiye’den Sabiha Gökçen Havaalanı, yol açıksa, yaklaşık 30 dakika sürecek. Siz de fark etmişsinizdir, büyük araştırmanın sağlıklı olabilmesi için yoldan geçen taksilere el ediyorum. Duraktakiler beni tanır. İşin keyfi kaçar.

“Hey Taksi” diyorum, hop önümde bir taksi duruyor. Gazetelerimi göstere göstere taksiye biniyorum ve “Sabiha Gökçen Havaalanı” diyorum. Gidiyoruz, şoföre “Bir sigara içebilir miyim?” diye soruyorum. “Yol uzun, ardından da uçağa bineceğim. Kimseye göstermem, söz.” Şoförümüz orta yaşlı, tıraşlı, tombul yüzlü bir adam. “Buyur iç” diyor, “Siz de içer misiniz?” “Hadi ben de alayım” diyor. Karşılıklı sigaraları yakıyoruz. Bir süre sonra o “Bütün gazeteleri toplamışsınız? Ne iş yapıyorsunuz?” diye soruyor.“Öğretim üyesiyim” diyorum. O söze başladı ya, sürdürecek gibi gözüküyor. “Ben maalesef üniversite okuyamadım. Ben ilkokul mezunuyum ama çok okurum, kendimi yetiştirdim.” “Ne güzel, bu son olaylar hakkında ne düşünüyorsunuz?” “Ben çok okurum, dedim ya, son olaylara şöyle bakıyorum. Tayyip’in yanında olmamız gerek! Çünkü bu cemaat var ya, en tehlikeli şey. Tanıdıklarım var, bunlar için sen, pardon siz, yaşaması caiz bir insan değilsiniz. Çünkü onlara göre Müslüman bir kadın başı açık gezmez.” “Ama Tayyip Erdoğan da başı açıklardan hoşlanmıyor.” “Hayır, ben çok okurum dedim ya, biliyorum. Tayyip Erdoğan bazı şeyleri cemaatin oylarını almak için mecburen yapıyor. Bunu anlamak lazım. Ha cemaat ha El Kaide aralarında hiçbir fark yok. Bu cemaat var ya, kırk yıldır örgütleniyor. Dertleri ne? Ülkeyi Suudi Arabistan’a benzetmek. Ben Suudi Arabistan’da yedi yıl kaldım. İnşaatlarda taşımacılık yaptım. Böyle ikiyüzlü, böyle sahtekâr Müslümanlar görmedim. Güya içki yasağı vardı, parayı veren düdüğü çalıyordu.”“Peki ortaya çıkan yolsuzluklara ne diyorsunuz? Milyon dolarlar havada uçuşuyor.” “Bak şimdi, iyi anlamak gerek, bu paralar bizim paramız değil ki.” “Peki kimin parası?” “İran’ın, Suudi Arabistan’ın paraları. Adamlar kendi ülkelerinde harcayamadıkları için bize getiriyorlar. Çıkan paralar o paralar.”

Eyvah, bu konuşmanın varacağı yerden endişe etmeye başlıyorum. Bu kadar yüksek politika bana fazla geliyor. Ama ne söyleyip de arabadan inebilirim. Tamam buldum, çantamı karıştırmaya başlıyorum, “Hay Allah, nüfus kâğıdımı evde unutmuşum. Hemen dönelim.” “Ama uçağı kaçıracaksınız.” “Önemli değil internetten yarına alırım. Dönelim lütfen.”

Araba gerisin geri dönüyor. Ben sus pus olmuşum, gazete okumaya çalışıyorum. Elimde Sol gazetesi, şoförümüz gazeteye bakıp, “Sen solcusun galiba” diyor. “Evet solcuyum” diyorum. “Bak benden söylemesi sizin aklınız hep kafanızdan bir karış yukarıdadır. Benim bir yeğenim vardı, solcuydu, ne oldu, hapislerde çürüdü. Dışarı çıktığında ayakta duracak hali yok, az sonra da öldü. Üç kişi vardı cenazesinde.” Yok artık dayanamıyorum, “Lütfen durun, ben ineceğim.” “Ama daha yolumuz var.” “Karar verdim ineceğim. Durun!” Araba duruyor, şoför bana şöyle bir bakıp, “Yaşlı başlı insansın, böyle şeyleri dert etme. Üç günlük ömrün kalmış, onu da heder etme” diye son tembihini de yapıyor. Kendimi dışarı atıyorum. Oh be hayat varmış, bu işten vazgeçsem iyi olacak.

Saflığıma geldi

Arkadaşlarım uyarıyor, Işıl, bu taksi araştırmasından vazgeç, başına bir iş gelecek.” Ama ben inatçıyım, işe davam. Bu kez karşıya geçip, Beşiktaş’tan bir araba çevirip Şişli’ye gazeteye gitmeye karar veriyorum. Beşiktaş her zaman karışık, bir taksi bulup biniyorum. Şoförümüz gene tıraşsız, ince yüzlü ve sivri burunlu bir adam. Ama acı çekiyor gibi bir hali var, tek eliyle direksiyon kullanıp öbür elini çenesinde tutuyor. “Ne oldu geçmiş olsun” diye söz başlıyorum. “Sorma abla” diyor, “Akşamdan beri bu diş anamı ağlattı. Fırsat bulup gidemedim de.” “Geçmiş olsun, diş ağrısı kötüdür” diyorum, “Ağrısından çok vereceğim para canımı yakıyor, şimdi bir çekme kıyamet para.” “Öyle. Sigorta diş için geçmiyor mu?” “Bak şimdi canımı daha fazla acıttın, abla sigortalı filan değilim ben. Ben bir hastalansam ölmüşüm.”

Susuyorum, birden şoförümüz söylenmeye başlıyor, “Elin adamı milyonu on lira yapmış, biz diş parasını düşünüyoruz.” Neyse sonunda yolsuzluklardan yakınan birini buldum. Seviniyorum. “Ben tam on iki saat direksiyon sallıyorum ama bir diş bile çektiremiyorum. Ben ne yapacağım şimdi, hani köy yerinde olsak berbere giderdim. Bu zıkkımın memleketinde berber de ateş pahası.”

Şoförün çok acı çektiği belli, söyleniyor, “Anama babama mı kızayım, kadere mi, bu yaşa gel, dişçi parasını düşün! Yahu, şu ayakkabıcılar var ya, anadan doğma şanslı. Çünkü okula gitmişler, yüksek mevkilerde iş görecek duruma gelmişler.” Burada söze giriyorum, “Okumuşlar ama kafaları sadece hırsızlığa eriyor.” “Vallahi sen de haklısın. Hırsızın okumuşu da hırsızdır okumamışı da.”

Bu arada arabamız Divan’ın önündeki yokuşa ulaşmış, tam o sırada şoförümüzün cep telefonu çalıyor. Açıyor, “Hello Madam” diye başlıyor İngilizce konuşmaya, konuşmadan madamın acelesi olduğunu, Atatürk Havaalanı’na gitmek istediğini anlıyorum. Şoförümüz telefonu kapatıyor, bir süre düşünür gibi yapıyor ve birden arabamız zınk diye yokuşta duruyor. “Abla kusura bakma benim makine stop etti. Gidemiyoruz, sen inip başka bir arabaya bin.” Önce anlamıyorum, “Ne olmuş bir bak bakalım, burada araba bulmam çok zor.” “Abla, stop ettik işte, sen in.” Birden anlıyorum, şoförümüz madama yetişmeye çalışıyor. Bunu anladım ya, gayet sakin, “Bak” diyorum, “bu stop etme numarasını yapmayıp, bana doğruyu söyleseydin, ekmek parasıdır, diyerek sana paranı verip inerdim. Madama yetişirdin. Bu dümen niye?”

Şoförümüz derin bir iç geçiriyor, “Alışmışız bir kere, dünya dümen yapıyor, ben yapmışım çok mu?” Doğru söze ne denir, paramı ödeyip paşa paşa arabadan iniyorum. O gaza basıp, hızla yanımdan uzaklaşıyor. Madamın iş acele.

Patronluktan taksi şoförlüğüne

Yazının başında dedim ya, benim de bu işlere canım sıkılıyor. Gerçekten bir süre sonra alışkanlık edindim. Bu nabız tutma işi hoşuma gitmeye başladı. Çünkü, dünyanın en renkli ülkesinde geziniyorum. Kendimi “Alis Harikalar Ülkesinde” gibi hissediyorum. Bu müthiş bir duygu.

Hey taksi! Taksi önünde duruyor, şoförümüz bu kez çok şık giyinmiş. Klas bir deri ceket, iyi bir gömlek, kravat bile var. Uzun bir yol söylüyorum. Araba gazlıyor.

Benden bir çanak soru geliyor, “Acaba dolar ne kadar oldu?” Şoförümüz, hemen söze giriyor, “İki otuzlarda, bu daha da çıkar. Hep böyle oluyor.” “Nasıl yani?” “Doları özellikle artırıyorlar ve böylece acayip paralar kazanıyorlar, bu arada küçük üretici ölsün! Kimin umuru ki...” “Siz bu işi biliyorsunuz, öyle gözüküyor.” “Hanımefendi ben bu işi çaresizlikten yapıyorum. Dört yıl önce bir teğet geçti ya, hatırlıyor musunuz? İşte o zaman ben topu attım. Bir tekstil işletmem vardı, Rusya’ya çorap gönderiyordum, bir şey oldu. Her şey durdu. Birdenbire. Ben iktisat okudum, ben bile öngöremedim ve iflas ettim. Bütün mallarıma haciz konuldu. Çocuklarım ağlayarak devlet okuluna gittiler.” “Üzücü bir durum, bu başınıza neden geldi?” “Türkiye’de büyük balıklar küçükleri yer. Bu büyük balıklar, bir yandan da devletten beslenir, semirirler ve hiç acımasızdırlar. Ben çocuklarımın yüzüne bakamıyorum, utanıyorum, bir de başıma içki, madde çıkardım.” “Nasıl?” “Bu yıkıntıdan sonra ayık kafayla dolaşamıyorum. Kendimi yok olmuş gibi hissediyorum.”

Ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. İnsanın patronluktan taksi şoförlüğüne geçmesi kolay değil. “Peki ne yapacaksınız? Bir planınız var mı?” Şoförümüz arkasına dönüp inanılmaz gözlerle bana bakıyor. “Hiçbir planım yok. Çocuklarım olmasa çoktan intihar ederdim. Benim için hayat çoktan bitti.” “Kusura bakmayın, kendi dertlerimle sizi de üzdüm.” “Rica ederim.”

Evet, benim bu işe bir son vermem gerekir. Kendimi gezici bir psikolog gibi hissetmeye başladım. Doğrusu cebimde antidepresanlarla dolaşmak istemiyorum. Bu Alis Harikalar Ülkesinde’ki rolüme bir an önce son vermeliyim. Çünkü gördüm ki, bu ülke hiçbir kurala, hiçbir öngörüye uymuyor. Belki de çekiciliği burada. Her an sürprizlere açık olmasında. Şimdi ben Paris’te yaşasaydım, böyle bir yolculuğa çıkabilir miydim? Son gördüğümde oradaki taksilerin şoför bölümü kurşun geçirmez bir camla kaplıydı ve şoförün yanında kocaman bir Alman kurdu oturuyordu. Hadi soru sor bakalım. Son söz, Türkiye bir bilinmezler ülkesidir. Yaşasın!