Türkçenin ses bayrağı

Türk şiirinin büyük ustalarından Fazıl Hüsnü Dağlarca 100 yaşında.

25 Ağustos 2014 Pazartesi, 22:14
Abone Ol google-news

100 yıl önce bugün çağdaş şiirimizin en üretken ve en kendine özgü kişiliklerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca doğdu.

Şiirimizin önce Nâzım Hikmet, ardından Garip akımıyla çağdaşlık arayışlarında olduğu 1930 ve 40’lı yıllarda o, hiçbir akıma, anlayışa yaslanmayan, kaynağı belirlenemeyen bambaşka bir şiirin gelişkin örnekleriyle ortaya çıkmıştı. Çağdaş bir şiirdi yazdığı, ama ne Garipçilerle ne de sosyalistlerle ortak özellikler taşıyordu. Batı şiiri etkileri de görülmüyordu.

1940’ta yayımlanan “Çocuk ve Allah”ın bir başyapıt olduğu kabul ediliyordu. En belirgin özelliği sezgiyle yazılmış olmasıydı. İnsan-doğa- Tanrı üçgeninde gizemli, çağrışımlara açık, özgün imgelerle örülmüş şiirlerdi bunlar. Sezgi gücünü anlatmak için Cemal Süreya’ya, “Ben şiiri koklayarak bulurum” demişti.

Toplumcu şiire yöneliş

1950’lerle birlikte daha toplumsal konulara yöneldiği görüldü Dağlarca’nın. “Toprak Ana” ile kırsal yaşamın dilini ve atmosferini kendi şiir potasında eritip içten bir toplumcu şiire yöneldi. “Batı Acısı”nda Batı uygarlığıyla bir hesaplaşmaya girişti. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı konu edinen destanlar yazdı.

Çok çeşitli alanlara yayılan şiirleriyle ülkede ve dünyada neler oluyorsa tümünü şiire döken bir ozan kimliğine ulaştı. Cezayir ve Vietnam kurtuluş savaşları, petrol, Hiroşima, nötron bombası gibi akla gelebilecek ya da hiç gelmeyecek her konuda tek tek şiirler değil, kitaplar dolusu şiir yazdı. Kimi şiirlerinde ortaya çıkan benzersiz lirik söyleyişlerle şiir alanının ne denli genişleyebileceğini gösterdi. 

Şiiri sokağa taşıdı

1960’ta İstanbul-Aksaray’da açtığı kitabevinin vitrinine, her gün güncel gelişmeleri konu edindiği açık, yalın söyleyişli şiirler yazıp asıyordu. Şiiri sokağa taşıyan önemli bir deneydi yaptığı. Bu deneyi yetmişli yılların başında haftalık “Devrim” gazetesinin birinci sayfasında yayımlanan siyasal şiirleriyle sürdürdü.

Dağlarca’nın bir özelliği de öz Türkçe sevgisiyle dil devrimi kavgasına katılması, şiirleriyle bu mücadelenin önde gelen kişiliklerinden birine dönüşmesiydi. Dağlarca’nın coşkulu şiir üretimi hiç durmadan sürdü. Kitapları o denli çoğaldı ki artık bütün şiirlerini topluca bulabilmek de, okuyabilmek de olanaksız oldu. Öyle bir birikim ortaya çıktı ki sonunda, Pir Sultan Abdal’dan Yunus Emre’ye, Çanakkale Savaşı’ndan Kubilay Olayına, İstanbul’un fethinden Akdeniz’e konu edindiği bütün kültür mirasını kitap boyutlarında yeniden yorumladı. Ölen sanatçı arkadaşlarının ardından yazdığı ağıtlar bile “İkindi Üstü” adıyla ayrı bir kitap oylumuna ulaştı.

 

TURGAY FİŞEKÇİ’NİN 2007’DE CUMHURİYET KİTAP İÇİN YAPTIĞI SÖYLEŞİDEN

 ‘Özgürlük dille başlar’

Dağlarca, 2007’de, yani 93 yaşındayken iki yeni kitabı birden yayımlanmıştı: “İçimdeki Şiir Hayvanı” ve “Orda Karanlık Olurum”. Cumhuriyet Kitap Eki için kendisiyle bir konuşma yapmaya gitmiştim.

İçeri girdiğimde çalışma masasının başında oturan yaşlı insan, konuşmaya başladığında giderek gençleşmiş, ağabeyken akran, akranken kardeş olup çıkıvermişti. Yıllar önce konuştuğumuz şeyleri daha dün konuşmuşuz gibi birer birer anımsatmıştı bana.

O gün bu büyük yaratıcının bellek ve imgelem gücünün sınırsızlığına bir kez daha tanık olup büyülenmiştim.

Aşağıda o gün söylediklerinden kimi bölümleri, onu daha iyi anlatabileceği düşüncesiyle sunuyorum: “Geceleri uyuyamıyorum. Bir nevi iki yaşamlıyım. Oradan da ölü olmakla diri olmak arasındaki uzaklığa geliyorum. Bu beni tedirgin ediyor. Uykum ben uyurken bile gelmemiş oluyor. Yazma alışkanlığım o kadar güçlü ki bir gecede bir kitap yazdığım olmuştur. İstesem her gece bir kitap yazabilirim aylarca.”

 

Duyarlık ve matematik

- Nasıl yazıyorsunuz?

Bende duyarlıkla matematik iç içedir. Eski duyarlıklar gide gide sayı olurlar diye düşünürdüm. Bu anlatımın büyük bir gerçeği dile getirdiğini öteki gözlerimle görüyorum. Bana kitaplar bir konuk gibi gelirler. Öyle yerleşirler ki günün birinde ben kitaplarımın konuğu olurum. Bu dediğimi kolay kolay anlamazlar. Bilmezler ki dünyanın bütün yazarları, bütün dillerdeki bütün yapıtları bizim ailemizdir.

Kimileri bana yalnız adam diyebilir. Bilmezler, anlamazlar, sezmezler en kalabalık adam olduğumu. Kalabalığım iki yöndedir: İnsan kalabalığı, yaradılış kalabalığı. Birinden birine geçer dururum. Siz bir gezegen misiniz diyeceksiniz. Belki de öyle. Her sözcük bir gezegendir. Belki de ben bir sözcükten başkası değilim.

 

‘Korkum yok!’

- Siz şiirlerinizde Dil Devriminin kazanımlarını da özenle gözeten bir şairsiniz. Günümüzde dil alanındaki geriye gidişi nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Türkçem benim ses bayrağım” dizesiyle kendime ülkü seçtiğim Türkçe, kamunun düşmanı durumuna getirilmiştir. Kimileri Türkçe sözcükleri kullanırlarken, kullanmaktan vebadan kaçar gibi uzaklaşmışlardır. Bu toplu ölüme günümüz devleti sanki öncülük etmektedir. Atatürk’ün getirdiği bütün devrimler, Türkçe sözcükler, din düşmanlığı yargısıyla tu kaka sayılmaktadırlar.

Mustafa Kemal’i ortadan silmek isteyen karanlık adamlar gelecek kuşakların lanetinden kurtulamayacaklardır. (Lanet sözcüğünü sövgü yerine kullandım). Yazdıklarımın hepsi gelecek kuşakların kızgınlığı olsun isterdim. Kızgınlığım onlarla ayaklansın, yürüsün isterdim. Korkum yok, Türkçemizin hiç bitmez tükenmezliği bütün karşı davranışları karşılayacak güçtedir. Bilmezler kişi özgürlüğünün kendi diliyle başladığını. O özgürlük yoksa, kişinin de yok sayılacağını bilmezler. (15 Mart 2007 günlü konuşmadan)

 

SÖYLE SEVDA İÇİNDE TÜRKÜMÜZÜ

Söyle sevda içinde türkümüzü

Aç bembeyaz bir yelken

Neden herkes güzel olmaz

Yaşamak bu kadar güzelken?

İnsan dallarla, bulutlarla bir,

Aynı mavilikten geçmiştir.

İnsan nasıl ölebilir

Yaşamak bu kadar güzelken?