‘Uygarlığın Ayak İzleri’

Konu edilen isimlerin yaşamları ve yapıtlarına tümleşik dili; sohbet eder gibi, terminolojik kasırgalar yaratmayan anlatısıyla okuyucuyla tarih arasında samimi bir bağ kuran genç ve başarılı sanat tarihçisi Celil Sadık’ın, Uygarlığın Ayak İzleri Seri’si üç kitaptan oluşuyor: Rönesans’tan Barok Dönem’e Sanat Dehâları, Krallar ve Tanrılar, Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler.

24 Ağustos 2021 Salı, 00:01
Abone Ol google-news

SANAT DEHALARI

Sanat tarihçisi Celil Sadık’ın üç kitaptan oluşan Uygarlığın Ayak İzleri Seri’sinin (Epsilon Yayınları), Leonardo da Vinci, Michelangelo, Caravaggio ve Bernini’yi konu eden ilk kitabı Rönesans’tan Barok Dönem’e Sanat Dehaları şu sözlerle başlıyor:

“Günümüzde sanat tarihiyle ilgilenenlerin meraklı insanlar olduğunu düşünüyorum. Hayatın özüne varmak; geçmiş ve geleceği bir araya getirip ikisini birden okumak ve çağımızın olanca hızına rağmen yavaşlayıp küçük bir nefes almak isteyen insanlar…”

Konu edilen isimlerin yaşamları ve yapıtlarına tümleşik dili; sohbet eder gibi, terminolojik kasırgalar yaratmayan anlatısıyla yazarının onları görüp tanıdığını düşündürüyor okuyucuya.

KRALLAR VE TANRILAR

İkinci kitabı Krallar ve Tanrılar’da, Antik Mısır ve Antik Yunan mitolojisiyle mimari şaheserlerine odaklanan Sadık, Doğu Bizans’ı temsilen Ayasofya’yla kapanışı yapıyor, böylece o efsanevi antikite üçgenini tamamlıyor.

İlk kitapta resimlerin gizli dilini okumayı öğreten, çoğu okurun kullanılan terimlerin yabancılığı nedeniyle uzak durduğu sanat tarihini okuruna özel, gizemli bir polisiyeye dönüştüren yazar, ikinci kitapta uygarlık tarihine yön veren kültürleri anlatırken de aynı yolu izliyor.

BATI RESMİNDE AŞK

Üçüncü kitap Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler ise tek bir tema etrafında şekillendirilmiş: Bu kitapta “Aşkı irdeleyen / konu eden resimler ve ressamlar”ı öne almakla birlikte aşka dâhil olan tüm duyguları kitaba katıyor Sadık.

Anlatısında yer edinenler, aşktan başı dönerek sadece mutlu sonları kucaklayanlar değil, ihanete uğrayan, sevgiden sonra nefrete konuk olan; yalnızlığa, yasa, hüzne, melankoliye sarılanlar da aynı zamanda.

Kitabın kapanışında bir bölümün bütünüyle ayrıldığı Frida’yı da unutmamalıyız; son derece zorlu geçen ömrü boyunca sahip olamadığı tüm sevgiyi ölü doğacak bir bebeğe bağlayan anneler de onun aracılığıyla kitaptaki yerini alıyor.

Sanat tarihini özellikle yeni kuşağa sevdirip üzerine sohbet edilebilir bir konu hâline getirme girişimi için Celil Sadık’ı tebrik etmeliyiz, çünkü başardı. Kitapları alanının en çok satan eserleri arasında ve sürekli tekrar baskı yapıyor.

Bundan yayıncılık adına da bir ders çıkar bence, çünkü bu tür projelerle kapısı çalınan yayınevlerinin çoğundan “Sanat tarihi satmıyor,” kalıp cümlesini duymak işten değildir.

Şimdiye dek kurgu dışında, özellikle de sanat tarihi kategorisinde oldukça kısır ve yurt dışında üretilenlere bağımlı kalan yayıncılık için Celil Sadık’ın övünülesi bir değer olduğunu düşünüyorum. Böylesi çalışmaların çoksatan listelerine girmesine ne kadar mutlu olsak az.