Yaşamak, değersizliğini bile bile!

Steinbeck’in Pulitzer Ödüllü romanı Gazap Üzümleri (İletişim Yayınları / Çev. Rasih Güran), Büyük Buhran nedeniyle Oklahoma’nın Sallisaw şehrindeki topraklarını terk eden Joad ailesinin yolculuğuna; doğum ve ölümün çok daha basit, mutlulukların, kederlerin ve anıların biriktiği evleri kaybetmenin ise çok daha anlık olduğu bir zamana tanık ediyor okuyucuları.

11 Eylül 2021 Cumartesi, 00:02
Abone Ol google-news

NE YİYİP NE İÇECEĞİZ?

1930’lar Amerika’sında yaşanan toplumsal krizi Steinbeck’in ustalıkla anlattığı Pulitzer Ödüllü Gazap Üzümleri’ni okumadan anlamak pek de olanaklı değil.

Oklahoma’da çiftçilik yaparken bankaya borçlanan, kaybettikleri ve terk etmeleri istenen toprakları kime kaybettiklerini anlayamadan yaşadıkları ev traktör altında ezilen aileler, “Ne yiyip ne içeceğiz?” sorusuyla iş ihtimalinin peşinde batıya hareket ederler.

Soruları yanıtsız kalır çünkü sordukları bir insan değil, topraktan beslenen bir devdir. Suç ne onları üreticiden göçmene dönüştüren de ne evden çıkmalarını söyleyenlerde ne de bankada çalışanlardadır.

Yükleyebildikleri kadar eşyayı, ticaret adı altında hırsızlık yapan fırsatçılardan aldıkları araçlara yükleyip batıya, Kaliforniya’ya, meyve toplamaya giderler.

Yanlarına alamadıkları eşyaları satmak istediklerinde anlayamadıkları bir sisteme karşı verdikleri savaşı kaybedip, tüm mallarını zarara girerek satmalarının; dönüp arkaya baksalar da eşyalardan göremedikleri toprakları bir daha göremeyecek, yapılan düğünleri, dansları, söylenen şarkıları, ilk ağlayışları bir daha duyumsayamayacak olmanın önemi yoktur.

UMUDA YOLCULUK!

Portakal bahçelerinin ortasında beyaz bir ev, asmanın birinden koparılan koskocaman bir sepet dolusu üzüm ama hepsinden önemlisi bir iş... Halkın zamanında Kızılderililerden aldıkları toprakları terk edebilmelerini sağlayan, biraz da sığındıkları bu hayallerdir.

Her sayfada daha da içlerine girerek yakından tanıdığımız Joad ailesinin iniş çıkışlarla, kaybedilenlerle, hayallerle süren yolculukları da böyle başlar. Bilmedikleriyse, bu yolculuğun hiç bitmeyeceğidir.

Aile, aile bireylerinin birbirinden ayrılmaması için iktidarı eline geçiren anaya karşın yavaş yavaş dağılırken diğer göçmenlerle kurulan ilişkilerin sağlamlaşmasının sebebi “aşağılık ve hırsız” gibi anlamlar yüklenen Okie takma isimli göçmenlerin ortak bir noktada buluşmalarıdır: Günler artık ya işe ya da açlığa yaklaştıracak sayılardan başka bir anlam ifade etmez hiçbirine.

TOPRAK SAHİBİNİN KÂBUS’U!

Göçmenler sonunda batıya vardıklarında en büyük şaşkınlığı Kaliforniya’nın işlenmeyen topraklarını görünce yaşarlar. Küçücük bir toprak parçasını ekerek doyurabilecekleri çocuklarını düşünür; toplayacak ürün bulamamalarının sebebini anlayamazlar.

Ekonominin aslında ne kadar basit olduğunu, çürümeye terk edilen meyveyle kaç çocuğun açlıktan ölmekten kurtulacağını bilirler çünkü.

Değeri daha da düşmesin diye üzerine gaz sıkılan meyvelerin hesabını sormanın sırası gelmez zira böyle bir kötülüğe akılları ermez. Onların toprağı işleyerek doyma hayali, toprağın başına silahlı bekçiler diken toprak sahibinin kâbusudur.

Mal sahipleri, “Dünyada hiçbir şeyi Amerikalıların toprağı sevdiği kadar sevmeyen” Meksikalılardan zorla aldıkları verimli Kaliforniya toprakları olur da başkasının üstüne kalır diye işletmezler.

HAREKET HALİNDEKİ YÜZ BİNLERCE İŞSİZ!

On binlercesi dağıtılan sarı ilanlarda gördükleri iş olanaklarına kanıp batıya doğru hareket eden yüz binlerce işsizin açlığı ve aç bıraktıklarının üstlerine yükledikleri sorumluluk, direnmelerine de izin vermez. Saatte 25 cent karşılığında çalışmak istemediklerinde başkasının gelip karın tokluğuna çalışacağını bilirler.

Sonunda günler iş arayıp bulabilirlerse çalışılacakları saatlere, saatler karınlarını doyuracak paraya dönüşür. Ne şakalara gülecek hali kalır insanların ne ölü doğan bebeğe ağlayacak. Çocuklar bile şekere ne hırs ne umut ne özlemle bakar; sadece böyle şeylerin dünyada varoluşuna şaşarlar.

Gazap Üzümleri’nde, Büyük Buhran’ın hayli yakın bir tarihte sıradanlaştırdığı anormalleri, ekonomi terimleriyle duygusuzlaştırılan yokluğu ve sefaleti tüm gerçekliğiyle bir ailenin yolculuğu üzerinden aktararak ve düzen üzerine yeniden düşünmenin bugün de gerekli olduğunu anımsatarak tam bir sanat eserine dönüştürüyor Steinbeck...