Yazarken aklınıza gelen her şeyi boca etmeyin

Bir zamanlar ülkemiz eğitiminde Türkçe, dilbilgisi, kompozisyon derslerinin çok ciddi şekilde öğretildiğini biliyorum. Bizim kuşak şanslı. Ya şimdi?

14 Eylül 2021 Salı, 15:26
Abone Ol google-news

İngiliz yazarı Roald Dahl’ın bir öykü kitabını çevirmiştim. Dahl, kendi okul hayatıyla ilgili olduğunu düşündüğüm bir öyküde, kompozisyon öğretmeninin yazma dersinde sık sık yinelediği bir kuraldan söz ediyor. Öğretmen, yazacağınız bir yazıda bombayı yazının başında patlatın dermiş. Roald Dahl da yazarken bu kuralı hep uygularmış.

Eğitimim süresinde bana böyle bir kural öğreten olmadı. Bir kompozisyonun girişgelişme-sonuç bölümlerinden oluştuğu bilgisi verilirdi genelde, o kadar. Birkaç yıl önce İngiliz eleştirmen James Wood’un Hayatın En Yakın Benzeri adlı kitabını çevirdim. Orada Wood, kendi eğitiminden söz ederken, “Harika hocalar vardı” diyor. Bir Latinceci varmış, onlara Bacon gibi, “Makalelerinize … küt diye başlayın,” Bacon’ı taklit etmeye çalışın, dermiş.

İngiliz eğitiminde böyle bir şey öğretiliyor demek, diye düşündüm ama önerinin iyi bir öneri mi, gereksiz bir öneri mi olduğu konusunda hiçbir kararım olmadı. Ancak gazetelerdeki köşe yazarlarını, özellikle genç yazarları- okudukça sık sık bu öneriyi anımsamaya başladım. Örneğin, iyi bir gazeteci olduğundan hiç kuşkum bulunmayan bir delikanlı, yazısına bir öykü anlatmakla başlıyor, o öykü gerçek bir öykü mü, kurmaca mı, kimin öyküsü, niçin şimdi burada anlatılıyor, bu öykü nereye bağlanacak, bu konularda hiçbir kestirim yapamıyorum, bazen neredeyse yazının yarısına gelinceye kadar bunu yapamıyorum, sıkılıp yazıyı okumayı bıraktığım da oluyor.

Gazete yazarlığı, gazete okurluğu farklı bir şeydir. O gazeteci delikanlı hiç değilse, örneğin, Ömer Seyfettin’in bir öyküsü vardır, diye söze başlasa, okur bu kurmaca öykünün bir yere bağlanmak üzere anlatıldığını hemen kestirir, nereye bağlanacağını merak eder, hatta okudukça yavaş yavaş kestirmeye başlar. Gazetecilikte -bir edebiyat yazarı değilseniz- edebiyat yazarlığına “özenmemek” gerekir. İkisi çok farklı şeylerdir. Gazete yazarlığında açıklık, doğrudanlık, söyleyeceğiniz şeyi lafa boğmamak ilkeleri geçerlidir.

Ben aşağı yukarı bu içerikte bir yazı yazsam mı yazmasam mı diye düşünürken Mustafa Kemal’in Nutuk adlı yapıtının ilk cümlesi dikkatimi çekti: “1919 senesi mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım, vaziyet ve görünüm şöyleydi” cümlesi yani.

Şaşırdım, Mustafa Kemal bunu da mı biliyordu, diye. Benim anlatmakta zorlanacağımı düşündüğüm şey işte bu: Bombayı en başta patlatmak. Metni okuyacak olan kişi kim konuşuyor, ne anlatacak hemen öğreniyor. Okumaya devam ederse metinden hangi konuda bilgi edineceğini de biliyor.

Bir zamanlar ülkemiz eğitiminde Türkçe, dilbilgisi, kompozisyon derslerinin çok ciddi şekilde öğretildiğini biliyorum. Bizim kuşağımız bu eğitimi aldı. Şimdi gençlerin diline, yazdıklarına baktıkça bu derslerin ya hiç okutulmadığına ya da yalapşap okutulduğuna hükmediyorum. Anladığım kadarıyla bu dersler okutuluyorsa bile gençlere nelerin nasıl öğretilirse daha yararlı olacağı, onlara nasıl bir kafa disiplini kazandıracağı konularında hiçbir bilgisi bulunmayan kişilerce, öylesine okutuluyor.

Aslında çok zihin açıcı bir eğitimdir dil, dilbilgisi ve kompozisyon eğitimi. Bu eğitimin kazandıracağı kafa disiplinini kazanan bir genç hiç kuşkunuz olmasın matematiği de fiziği de daha kolay ve iyi öğrenir, daha yaratıcı olur, nerede nasıl davranacağını daha iyi bilir. Bir yazı yazacak, bir konuşma yapacak olan insan öyle çok etmeni dikkate almak, o etmenler arasında öyle bir denge kurmak zorundadır ki. Bu hesap da bir matematiktir.

Fark ettiniz mi, Mustafa Kemal’in ‘Nutuk’unun ilk cümlesi ne kadar açık seçik, ne kadar dolaysız... Ve (en önemlisi) geciktirmesiz! Bu özellikler Mustafa Kemal’in kişilik özellikleriyle nasıl da çakışıyor! Boşuna demiyorum, dilinize dikkat edin, diliniz sizin kişisel özelliklerinizin aynasıdır, sıradan ve özelliksiz bir dil sizin kişiliğinizin mimarisinin ya da kompozisyonun da öyle olabileceği izlenimini yaratır.

James Wood şunu anlatıyor: Bir gün tarih öğretmeni iri adımlarla yürüyerek sınıfa girmiş, siyah cüppesini çıkarıp masanın üzerine fırlatmış, çöp sepetinin içindekileri aynı masanın üzerine boca etmiş, bir öğrencinin yanına kadar yürüyüp sıranın içindekileri çıkararak yine o masanın üzerine fırlatmış...

Böyle karmakarışık, aklınıza gelen her şeyi bir kaba boca ederek yazı yazılmaz, her yazı, belli parçaların belli bir düzene göre yan yana getirilmesinden oluşan bir kompozisyondur, demenin daha çarpıcı bir yolunu düşünemiyorum.