Yazında biriken ve birikim… M. Sadık Aslankara'nın yazısı...

Bir dilin edebiyatında o güne dek biriken ne varsa bunlar, zaman aktıkça “biriken” olmaktan çıkıp kendi dışına taşarak işlevsel bütünlük içinde, niteliksel açıdan farklı bir düzeye “yazınsal birikim”e yükselir.

30 Nisan 2021 Cuma, 00:05
Abone Ol google-news

“Kitaplar Adası”nda genç yazarlara verimlenen ilk kitaplara geniş yer açtığım, yıllardır bu tutumu sürdürdüğüm biliniyor olmalı. Ama edebiyatımızın geçmişten gelen, kendisine derin üstelik yaygın yatak açmış, ayırdına bile varmadan bizi etkilemiş ayrıca geleneğe dönük ayna tutmuş birikenleri de var.

“Biriken”le “birikim”, aynı ulamda buluşmaz. Biriken, her neyse, bunlar niceldir, tek tek bir araya gelir, kök boya kazanında renklerin birbirinden ayrı duruşuna benzer biçimde, ancak renk yelpazesi bunlardan dokunan kilimle bir araya gelir, tümü kilim bağlamında bütündür artık.

Bunun gibi okur kişisel yaşamında kimi yazarları öne çekebilir, ne ki biz yazınsal birikime yaslanıp öyle yol alırız. O zaman söz gelimi bu birikimin yönlendirmesinde geçmiş toplum yaşamını kurabilmek olanaklı hale gelir. Bu olgu okurda tarih, budunbilim, toplumbilim, ruhbilim vb. verilerinin içselleşmesini sağlar.

Yuvarlamayla yüz elli yıl önce doğmuş, yine de aralarında bir kuşaklık fark bulunan kimi yazarların, o yıllarda kurdukları anlatı evreniyle geçmişin bu müzesinde kuş bakışı gezintiye ne dersiniz?

HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR…

Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) Mürebbiye’de (1889, Günümüz Türkçesiyle Hazırlayan: İlkay Noylan, Bilgi, 2020), Osmanlı’nın görece modern yaşama geçmiş kesimini gündelik yaşam içinde işlerken, pek çok anlatı gerecini tersinlemeyle harmanlayıp roman evrenine yerleştirir.

“Mürebbiyelik” ardında alafranga züppelik, kültürsüzlük karışımı yaşananlar gözler önüne serilir, bu yanıyla da günün değerlerini alaya alan vodvile, kara güldürüye dönüşür roman.

Bir başka yapıtı Hakka Sığındık / İşitilmedik Bir Vaka’da (1919, Sunuş: Selim İleri, Everest, 2020) Hüseyin Rahmi bu kez Birinci Savaş sonrası yaşanan yıkım yanında, sınıfsal-siyasal konumlanış, erkle ilişkileniş temelinde kimileri refah içinde yaşarken sıkıntının toplumsal-ekonomik olanca yükünü sırtlarında taşıyan mahalledeki halk kesimini öne çıkarır. Bunun yanında söz konusu dönemde tam anlamıyla bir salgınla yaygın ölümlere neden olan İspanyol gribi de romanda yol açtığı korkuyla yer alır.

Selim İleri’nin özel “Sunuş”uyla Hakka Sığındık, bir yazarın toplumsal yaşama, olaylara bakma biçimini de göstermesi açısından ayrı bir önem taşıyor bana göre.

SERMET MUHTAR ALUS…

İstanbul yazarlarından Sermet Muhtar Alus (1887-1952) kendi nitelemesiyle “Büyük Halk Romanı” sunuşuyla yayımladığı Onikiler’de (1935, Editör: Çağlayan Çevik, Kırmızı Kedi, 2020), yüzyıl öncesinin İstanbul’una götürüyor, bizi yaşanan “semai kahveleri” ve buraları mekân tutan kişilerle gizli ilişkileniş ağına dayalı bir dizi olayla tanıştırıyor.

Bu arada, II. Abdülhamit döneminde ön cepheden görünen Osmanlı yaşamının arka alanlarına kayıyor. Sivilleşmede çeteleşme, toplumsal dağılmaya neden olurken zengin ayrıntı ağıyla yansıtılan roman, dönem yaşamını da ele veriyor.

Zaten “Onikiler”, bir çete. Sinematografik döşemesiyle anlatı Sermet Muhtar’ın Cumhuriyet’te üstelik resimleyerek tefrika halinde yayımladığı yapıtın yeni basımı, ilginç bir İstanbul monografisi bağlamında alınabilir.

OSMAN CEMAL KAYGILI…

Osman Cemal Kaygılı (1890-1945) Aygır Fatma (1944, Editör: Uğur Becerikli, Destek, 2011) adlı romanında, yoksul yaşamını renklendiren İstanbul bayram yerlerinden Direklerarası sahne gösterilerine geniş yelpazede açılış getirip çocukluktan ergenliğe, delikanlılığa bir aşk eşliğinde, yoksulluğun bu insanları nasıl ezdiğini anlatıyor.

Bu arada gencin kurduğu o renkli dünya eşliğinde kendine nasıl yön çizmeye giriştiğini sergiliyor aynı zamanda. Öte yandan “tiyatro”nun, bir çevre düzeni halinde anlatıyı nasıl etkileyebileceğini gösteriyor yazar. Bu yanıyla Aygır Fatma, kişilerin aşk ve yaşam kavgasını, âdeta “oyun içinde oyun”larla geliştirip yerine oturtuyor.

Romanda “bir gece kendi mahallelerindeki bir dul kadının evine taarruz eden dört beş külhanbeyini süpürge sapı ile önüne katıp döve döve yerlere ser(en)” kadın, başka bir sefer genç kızlara musallat olan birilerini döverken de şöyle diyecektir: “bu sopa ile şuracığa leşlerinizi sermezsem bana da Aygır Fatma demesinler!” (81, 68)

FAHRİ CELÂL…

Fahri Celâl (1895-1975) Kedinin Kerameti (Bütün Hikâyeleri, Yayına Hazırlayan: Ahmet Cüneyt Issı, YKY, 2017) başlığıyla yayımlanan altı kitabı ve 1916-1961 arasında yazıp da ilk kez yayımlanan öyküleriyle okur önüne geliyor.

Genel havasıyla, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş panoraması öyküler. Bu çerçevede, Ömer Seyfettin geleneğinin izlerini taşıyor elbette yazar ama Cumhuriyet’le kazanılan hoşgörü de hekim öykücü olarak kendisinin Çehov’la derin bir yatakta alttan alta bağlar kurmasının önünü açıyor bana göre.

Ahmet Cüneyt Issı, Fahri Celâl’in öyküleri, öykücülüğü üzerine yayımlanan Fahri Celâl’in Hikâyeciliği: II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Taşan Duyarlılık (Roza, 2011) adlı kitabına dayandırdığı “Sunuş”unda yazara değgin ayrıntılı bir bakış getiriyor denebilir. Fahri Celâl öyküleri, Issı’nın bu yazısıyla okunduğunda her anlamda yerli yerine oturtulabiliyor.

Birer birikenken şunca yıl sonra yazarı-yapıtı her birinin edebiyatta artık nasıl yazınsal birikime dönüştüğü, dönüşebileceğinin izlerini sürüyoruz apaçık.

www.sadikaslankara.com, her perşembe öykü-roman, tiyatro, belgesel alanlarında güncellenerek sürüyor.