Yazını ve yarım asırlık yapıtı Fadiş’le Gülten Dayıoğlu!

Usta eğitimci yazar Gülten Dayıoğlu’nun kendi yaşam öyküsünden esinlenerek kaleme aldığı, küçük bir kızın sevgi ve duygu yüklü öyküsünü anlatan, 1971 yılından bu yana üç kuşağın kalbinde iz bırakan romanı Fadiş, 50. yaşını Altın Kitaplar tarafından yapılan 100. özel baskısının sevinciyle taçlandırıyor. Gülten Dayıoğlu ile 50. yaşı kutlanan kaleme aldığı ilk romanı, Alman, Mısır ve Macar dillerine çevrilmiş, Türkiye’nin çocuk romanları dalında ilk çok satan kitabı ve üniversitelerde yıl dönümü kutlanmış ilk çocuk kitabı Fadiş’i merkeze alarak 100’e yakın yapıtından oluşan yazınını ve durmaksızın süregelen projelerini konuştuk.

24 Haziran 2021 Perşembe, 00:06
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: KAAN SAĞANAK

“Ben, okuldaki öğretmenliğimden ayrıldım ama halen eğitmenliği sürdürüyorum. Benim sadece belli bir sınıfım yok.” diyen usta eğitimci yazar Gülten Dayıoğlu, on beş yıl öğretmen yaptıktan sonra 1977’de çok sevdiği mesleğinden istifa etse de o günden bu yana tüm Türkiye’de davet edildiği okullar tarafından düzenlenen söyleşi ve imza günlerine katılarak öğrencilerden hiç kopmadı.

Dayıoğlu’nun kendi yaşam öyküsünden esinlenerek kaleme aldığı, küçük bir kızın sevgi ve duygu yüklü öyküsünü anlatan, 1971 yılından bu yana üç kuşağın kalbinde iz bırakan romanı Fadiş, 50. yaşını 100. baskının sevinciyle taçlandırıyor.

Yediden yetmişe herkes kendinden bir şeyler bulduğu, yaşamın zorlukları karşısında gösterdiği direnç okurlara örnek olan Fadiş’in kimi zaman hüzünlendiren kimi zamansa içimize umut tohumları serpen yaşam serüveni, Altın Kitaplar tarafından Gülten Dayıoğlu’nun ıslak imzasıyla bir koleksiyon kitabı niteliğindeki özel baskısıyla yayımlandı.

Gülten Dayıoğlu ile 50. yaşı kutlanan kaleme aldığı ilk romanı, Alman, Mısır ve Macar dillerine çevrilmiş, Türkiye’nin çocuk romanları dalında ilk çok satan kitabı ve üniversitelerde yıl dönümü kutlanmış ilk çocuk kitabı Fadiş’i merkeze alarak 100’e yakın yapıtından oluşan yazınını ve durmaksızın süregelen projelerini konuştuk.

GÖKYÜZÜNE KEMENT ATAN KIZ!

- Yapıtlarınızın yazılış öyküleri yaşadıklarınızla düşlediklerinizin bireşiminden oluşuyor. Bu bağlamı anlatmanızı rica edelim ilk olarak?

Ve annenizin “gökyüzüne kement atar benim kızım” sözünü doğrulayan, sizi yetkin bir verime, yapıtlara ulaştıran o düş gücü ile esininizin, seyyah beden ve izlenimci ruhun yol haritasını burada da çizmeye başlayalım.

Gerçek yaşamla birlikte bir de düş yaşamım sürüyor kendimi bildim bileli. Düş kurmayı yaşam biçimi edinmişim besbelli. Yazarlığımda bu düşler ,düşünceler kadar baskın. Önce düşlüyor. Sonra düşünüyorum sanırım.

Annemin beni “gökyüzüne kement atan kız” olarak değerlendirmesinin ardında yatan tezcanlılık, merak, direnç, başladığım işi sonuna kadar izlemek, vazgeçmezlik yani. Kısacası bilincinde olmadan, yaşam savaşımda olmazı oldurmaya koşullanmış olmam, yol haritam.

İLKLERLE DAYIOĞLU YAZINI!

- Her bir yapıtın yol hikâyesi ayrı kuşkusuz, 50. yaşına ve 100. baskıya ulaşan Fadiş’i merkeze alarak sorarsam; öncelikle ilklerle bir zaman dizgesi oluşturur musunuz?

İlk çocuk romanım olan Fadiş’i, 1960’larda yazmaya başladım .O Fadiş, o zamana değin içime attıklarımın dökümüydü. Anı defterine iç dökme anlatısıydı bir bakıma.

O dönemlerde Yapı Kredi Yayınları dünyaca ünlü çocuk romanlarını çeviri yoluyla çocuklarımıza sunuyordu. Sonunda yerli yazarlardan eserler yayınlamak üzere çocuk romanı yarışması açtılar. Ben de Fadiş’i işleyip yontarak bu yarışmaya katıldım. On kitaplık bir final seçkisine girdi romanım.

İçimdeki kristallerden yapılma umut çiçekleri, birer birer kırıldı. Dört yaşındaki oğlumu can yoldaşı edinerek, eseri Cağaloğlu piyasasına sunmak için, yayınevi kapılarını aşındırma sürecini yaşadıktan sonra kitaplığıma kaldırdım.

Oysa yarışmayı düzenleyen Vedat Nedim Tör ve Onat Kutlar ustalar bana, final kitaplarını yani Fadiş’i zamanı gelince yayınlayacaklarını söylemişlerdi.

1971’de Abdi İpekçi, Milliyet Yayınları’nda yerli yazarlardan romanlar yayımlama atılımında bulundu. O süreçte benim hem gazetede Eğitim yazılarım hem de Milliyet Çocuk dergisinde her hafta öykülerim yayınlanmaktaydı.

Kendisi bana çocuk romanı yazmamı önerdi. Ben de “yazdım zaten” diyerek altı yıldır kitaplık rafında yayınlanmayı bekleyen Fadiş’ten söz ettim.

Tarık Dursun K. yayınevinin yönetmeniydi. Kısa sürede eşi Nermin Hanım’la Fadiş’i okuyup, dilini sadeleştirmem için bana geri verdiler. İsteneni yaptım. On bin adet olan ilk baskı, iki buçuk ayda tükendi. Art arda baskılar yapılmaya başlandı.

Ülkemizde Çocuk edebiyatında çok satan kitapların ilki oldu Fadiş. O günlerden bu günlere yani elli yıldır kesintisiz okundu ve okunmakta. Fadiş’im kuşaklar boyu halkımızın gönlünde ve ellerinde büyüyerek, bu günlere erişti.

O sıralar ilkokul öğretmeniydim. Rafet Zaimler Yayınevi’nin sahibi elli kuruşa satılan, sanırım iki formalık, resimli kitaplar yayınlıyordu. Meğer o kitaplar Anadolu’da kapışılıyormuş. Benden bu türde kitap yazmamı istedi.

On üç adet yazdım. Her biri otuz bin bastı. Çünkü çocuk kolay okunan bu kitapları cep harçlığıyla alabiliyordu. Orada yayınlanan ilk kitabımın adı Bahçıvan’ın Oğlu’ydu. Öylesine sevinmiştim ki!.. Onu evlat gibi bağrıma bastığımda yıl 1963’tü.

1950 yılında, bir akrabamla Eskişehir’e gidiyorduk. Yolculuk sırasında Afyonlu bir gazeteci olan Cüneyt Mollaoğlu ile tanıştım. Elindeki gazeteyi göz hırsızlığı yaparak okumakta olduğumun ayrımına varınca, bana sorular sormaya başladı.

Kütahya’da Otuz Ağustos İlkokulu, üçüncü sınıfta öğrenciyken, öğretmenim Ayşe Bumin, yazılı anlatım ödevlerime bakarak bana: “Sen doğuştan yeteneklisin. Gelecekte yazar olacaksın.” deyip duruyordu.

Üstelik bu amaç doğrultusunda beni peşine takıp: “Yazar olmanın yolu kitap okumaktan geçer.” diyerek Vahip Paşa Kütüphanesine götürüp, görevliye teslim etmişti .bu aşamada kendimi yazar gibi duyumsamaya başladım.

Düzenli kütüphaneye gidiyordum. Yol arkadaşımıza bunları anlatarak, ben öyküler yazıyorum demiştim. O da benden Afyon’da çalıştığı Kudret gazetesine bir öykü göndermemi istedi. İlk öyküm, 1950’de o gazetede yayınlandı. Ama ekmek peşinde, Kütahya’dan İstanbul’a göç ederken, o gazete, eşyalarımızın bir bölümüyle birlikte kara trende yitti gitti.

1964 -1965 Yunus Nadi Öykü Yarışmasına girdim. İlk kez böyle bir adım atıyordum kendimi bir şey sanarak. Küçük jüride Sayın Doğan Hızlan da görevliymiş. Öyküm öteki seçici kurul üyelerinden biri tarafından elenip çöpe atılmak üzereyken, alıp okumuş. Onu büyük jüriye sunulacak eserler arasına koymuş.

Burada ülkemizin kalburüstü edebiyatçıları görev yapıyor. Peride Celal, hocaların hocası Tahir Alangu... Sonuçları öğrenmek için Cumhuriyet’e telefon ettim. Karşıma Tahir Alangu çıkmasın mı! Elim ayağıma dolaştı. Hiç tanışmıyoruz. “Sonuç ne çıkarsa çıksın kızım, Döl adlı öykü, benim birimcimdir.” dedi. Oysa ben bir oyla ikinci olmuştum.

Altın kaplamalı üçlü bir kalem seti kazandım. Onu almak için gazeteye çağırdılar. Genel Yayın Yönetmeni Ecvet Güresin’di. Öykümü beğendiğini, söyleyip yazmayı hiç bırakmamamı öğütledi.

Sonra “Öğretmen olarak gazetemizde yazı yazabilirsin” dedi. Hemen eğitim-öğretim ve çocuk kitaplarıyla ilgili yazılarım yayınlanmaya başladı.

İLK ÖYKÜLERİMDE, YOKSUL, ÇARESİZ KADINLARI VE KIZ ÇOCUKLARINI YAZDIM’

- Yazarlığa öykü yazarak adım atıyorsunuz. İlk öyküleriniz çocuk ve gençlik edebiyatına yönelik değil. Hangi konularda yazıyordunuz?

İlk öykülerim,yakından tanıdığım köy kasaba halkından, yoksul, çaresiz kadın ve kız çocuklarıyla ilgiliydi. İçgüdüsel dürtülerle merak, gözlem,araştırma, soruşturma sonucunda elde ettiğim konuları ve kişileri içeren sosyal içerikli çalışmalardı.

- Çocuk öykülerini ise öğretmen olduktan sonra kaleme almaya başlıyorsunuz. Fadiş’i de böyle bir dönemde kaleme aldınız.

Anne ve öğretmen olunca, çocuklar için yazmaya yöneldim. Çünkü o dönemde o alan, çok boştu. 70 kişilik sınıfım ve okul ortamı, hedef kitlem olan çocukları iyice tanımada, laboratuvar işlevi gördü.

ÇOCUK VE GENÇLİK YAYINLARI DERNEĞİ

- Fadiş’in yayımlandığı dönemde Çocuk Edebiyatı’na yaklaşım nasıldı?

Fadiş yayınlandığı zamanlarda piyasaya çeviri çocuk romanları egemendi. Bu alanda yazmayı hedef edinmiş kimseler pek azdı. Ara sıra çocuk konusunda kalem oynatanlarsa, çokluk, gazeteci, dergi yazarı, ders kitabı yazarlarıydı. Çocuk kitapları konusunda halkımızın farkındalık düzeyi pek zayıftı. Ancak çok sayıda yayın yapan Çocuk Haftası, Çocuk Gözü, Doğan Kardeş vb .çocuk dergilerinin ve oralarda yazanların haklarını da teslim etmem gerek.

- Çocuk Edebiyatı nitelendirmenize yazar tepkileri aldığınızı öğreniyoruz. Bu süreç içinde kurulan Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği nasıl devreye girdi?

Çocuğa özgü ana sütü, çocuk maması, çocuğa göre ilaçlar, Çocuğa göre giysiler kısacası çocuk gereksinimleri hep gündemin baş köşesinde. Hal böyleyken, çocuğun üç aylıktan itibaren, zihninin besini olan çocuk kitapları, çocuk gereksinimleri arasında solda sıfır kalıyordu.

İşte bu aşamada çocuk edebiyatının değerini bilenler yavaş yavaş uyanmaya başladılar. 1979 Çocuk Yılı’nda, Prof. Meral Alpay, ulusal ve ulusları arası boyutta bir Çocuk Kitapları Fuarı düzenledi. Çocuk Edebiyatı konusunun doruklara tırmandığı bir dönem yaşandı. Uluslar arası boyutta kutlanan Çocuk Yılı bu durumu tetiklemişti.

1979’da konuyla uzak yakın ilgisi olmayanlar bile çocuk kitabı yazıyorlardı. Bu tırmanış ve ilgi uzun sürmedi. Saman alevi gibi kısa sürede söndü. O yıldan bu yana beş kişi kaldık yanılmıyorsam. Ben Meral Hanım’a dört elle sarıldım.

Daha sonra bu konuda “Çocuk Edebiyatı”nın varlığına ve ulusumuz için çok gerekli bir alan olduğuna inananlar, bir araya gelip bir dernek kurduk. Derneğin adı: Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği olarak tescillendi (1996) olarak tescillendi.

Derneğimiz halen bu alanda çalışmalarını sürdürmektedir. Nadir Ergin Telci (gazeteci), Hüseyin Fatih Erdoğan (yayıncı), Gülten Dayıoğlu (yazar), Abide Didar Can Göknil (ressam), Serpil Ural (ressam), Prof. Meral Alpay (İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi), Ayla Çınaroğlu (yazar) derneğin kurucularıdır.

MÜFETTİŞ REŞAT NURİ GÜNTEKİN’İN DESTEĞİ

- Küçük yaşlarınızda tanıştığınız Reşat Nuri Güntekin’in yazın yaşamınızda önemli bir yeri var. Anlatır mısınız müfettiş Güntekin’i ve size desteğini?

1950 yılında İstanbul’a göç etmiştik. Nişantaşı o zamanlar, İstanbul’a çalışmaya gelen Emet’lilerin yoğun olarak yaşadığı bir yerdi. Orada Nişantaşı Kız Ortaokulu’na kaydoldum. İlk günler Nişantaşlı kızlar her şeyimle alay ettiler. Eve gidip ağlamalar..

Bir gün Türkçe dersindeyiz. Sevgili öğretmenim Bedia Ermat, beni, yazılı anlatım ödevlerimi pek beğeniyor. Bir gün sınıfa müfettiş geldi. Her nedense arka sırada yanıma gelip oturdu. Fısıltıyla bir kaç soru sordu İstanbul’a göç etmemizle ilgili. Ekmek ve iş derdinde olduğumuzu hemen anladı.

Tenefüste sınıf boşaldı. Ben de sınıftan çıkıyordum, öğretmenim engel oldu. Beni müfettişle tanıştırdı: “Bu çocuk taşradan geldi. Ama dikkat çekici bir yazma yeteneğine sahip. Gelişmesi için ne yapacağımı bilemiyorum. Aile bu görevi üstlenecek yeterlilikte değil.” dedi. Müfettiş Bey, gözlerinin içi gülerek sırtımı taptapladı. O sırada öğretmenim bana döndü:

“Gülten Müfettiş beyin kim olduğunu biliyor musun?” dedi. Ben, olanca kabalığımla “ııh!” dedim öğretmen: “Geçen ay hangi romanı okumuştuk sınıfça?” dedi. Ben: “Kızılcık dalları öğretmenim” dedim. Öğretmen sorguyu sürdürdü: “Ondan önceki ay ne okunmuştu sınıfta?”. “Çalıkuşunu okumuştuk”. Öğretmen: “Kim yazmıştı o kitapları?”

Konuşmanın akışından ve de öğretmenin bakışından, hemen uyanıp işaret parmağımı, gözünü çıkarırcasına müfettiş beye uzatırken:: “Reşat Nuri Güntekin!” diye bağırdım.

Reşat Nuri Bey, öğretmenime: “Bu çocuğun yeteneğini geliştirmenin en etkin yolu, okul kütüphanesinin anahtarını kendisine vermekle olur. Orayı hem temizler hem de kitap okuyarak... Anahtar üç yıl yaz kış bende kaldı. Yazları bile oraya gider kitap okurdum. Reşat Nuri Bey’le birkaç kez mektuplaştık. Kendisi bana orta okul bittiğinde, Adana Kız lisesi’nde yatılı öğrenim görme olanağı sağladı. Ama annem tek kızından ayrılmak istemedi.

FADİŞ’İN İÇ BURKAN SERÜVENİ VE DİRENCİ!

- Bilmez gibi soralım, içimizden nasıl bir karakter Fadiş? Nasıl bir yaşamı olmuş ve nelerle mücadele etmiştir?

Fadiş ana babası yaşadığı halde hem yetim hem de öksüz. Bu söylem benim değil, Fadiş okurlarının. Kitapta bir baba küçük kızıyla eşini, bir başka kadın uğruna bırakıp kasabadan kente gidiyor. Anne yatalak anasına bakacak kimsesi olmadığından eşinin peşinden gidip yuvasını kurtarma çabasına girişemiyor. Fadiş iki arada bir derede...

Acıdır ki baba, anneyi boşanmaya zorlamak için Fadiş’i kaçırıyor. Çünkü o zaman boşanmak çok ayıp. Babanın yeni eşi,çocuğu istemediği için götürüp Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşayan akrabalarının birine bırakıyor.

Çocuk, hasta ve yaşlı bakımıyla geçimini sağlayan anne, iki yıl sonra zorlukla kızının izini bulup geri alıyor. Aylık para ödemek üzere kendi memleketinde yakın bir akrabasına emanet ediyor. Çünkü İstanbul’da evi yok. Çalıştığı evlerde yatılı kalıyor. Gerektiğinde, kiraya ortak olmak koşuluyla kendisi gibi İstanbul’a çalışmaya gelen yakın akrabalarından birinin evinde barınabiliyor.

Sonra baba yine kaçırıyor çocuğu, daha sonra yeniden anne....

Çocuk bu inat yüzünden, on bir kez ayrı ayrı akraba evlerinde yaşamak zorunda kalıyor. Bu nedenle herkes ona analı babalı öksüz yetim gözüyle bakıyor.

Romanda Fadiş ‘in bu iç burkan serüveni, tüm gerçekliğiyle ve çocuk yüreğinin sıcaklığı, acıları, sevinçleri, duygulanımları ile anlatılıyor. Ama o yaratılışı nedeniyle acıyı bal eylemeyi, kendini ezmeye kalkışan akrabalarla ister istemez uyum içinde yaşamayı, başka bir değişle yaşamı damıtmayı beceriyor.

Ama bu çabalar içindeyken, iç dünyasında olup bitenleri kendinden başka kimse bilmiyor. Çünkü şikayet etmiyor. Bu nedenle her gittiği yerde sevilip aynı zamanda sömürülüyor.

Okurlar, onun bu yaşam savaşını, direncini, yerine göre neşesini, oyun kuruculuğunu seviyor. Çoğunluk, benim gibi bu romanda, kendi yaşamından esintiler bulduğunu dile getiriyor. Onun mutlu günlerine ve başarılarına sevinip, dertlerine birlikte üzülüyorlar. Çünkü Fadiş’in yaşadıkları fantastik ya da bilim kurgu değil, yaşamın orta göbeğinden, duyarlılıkla derlenmiş gerçekler. Bu sorunun yanıtı romanda yazıyor.

‘HERKES KENDİNDEN BİR İZ BULUYOR’

- Fadiş’in sizin yaşamınızdan taşıdığı izleri açar mısınız?

Fadiş romanı, iziyle özüyle ailemin dağılması, benim analı babalı yetim ve öksüz kalma hallerimden esinlenilerek örüldü.

Ankara Üniversitesi Eğitim fakültesi öğrencileri Fadiş’i ders olarak okuyup işlemişler. Sonra öğretmenleri Prof. Sedat Sever beni sınıflarına davet etti. Gençlerle acı tatlı çeşitli yönleriyle ve de keyifle Fadiş’i irdeledik.

Bu sırada bir genç kız söz istedi: “Ben” dedi, “Fadiş’in babası gibi bir baba olabileceğine pek ihtimal vermiyorum.”

Ben bu görüşü gülümseyerek dinlerken, arka sıralardan bir genç kız öğrenci kınından çekilmiş kılıç gibi, ayağa kalktı. Öğretmeninden söz istedi. Öfke yüklü bir sesle: “Arkadaşım bu konuda yanılıyorsun. Çünkü ben biraz sonra eve döndüğümde, Fadiş’in babası Kamil Bey gibi bir babayla aynı sofrayı oturacağım. Lokmalar boğazıma dizile dizile yemek yiyeceğim.”

- Kuşaklar boyu okunan / okunmaya da devam eden Fadiş’in farklı yaşlardan okurlarıyla karşılaşmalarınızda size hangi tespitlerde bulunuluyor?

Bu soruyu Fadiş okurlarının sözleriyle yanıtlamak geliyor içimden: “Fadiş’te kendimden bir şeyler buluyorum, acı tatlı, onun yaşadığı olaylarla,özdeşleşmek hoşuma gidiyor. Bu nedenle Fadiş’i on kez okudum. Ailece de okuduk.”, “Kızlarımız çeyiz sandığında Fadiş kitabını yeni evine götürüyor.”

‘GAZETE YAZARLIĞI YOLUNU BANA CUMHURİYET AÇMIŞTIR!’

- Cumhuriyet Gazetesi döneminizi nasıl anıyorsunuz?

Cumhuriyet Gazetesi’nde iki yıl süreyle eğitim öğretim makalelerim yayınlandı. Aynı zamanda eğitilip yontuldum. Ziya Nebioğlu yönetiyordu o sayfayı. Sonradan aksamalar başladı. Meğer, gazete sahipleri arasında bir anlaşmazlık çıkmış. Çalışanlardan bazıları ayrıldı. Ben de ayrıldım. Milliyet’e gittim ve 1986 yılına kadar orada düşüncelerimi, görüşlerimi paylaştım okurlarla.

Milliyet’te hem makaleler yazardım hem de yurt dışında çalışan Yurttaşlarımızdan “saatli bombalar - kayıp kuşaklar” diye betimlediğim çocuk ve genç gurbetçilerin sorunlarını, dizi röportajlar halinde okurlara sunardım.

O zamanlar bir ayağım Almanya’daydı. Bu nedenle gurbetçilerle ilgili yazılarımı bizzat Almanya’ya giderek araştırıp belgeleriyle sunardım okurlara. Gediz depremiyle toplu halde Almanya’ya giden hemşehri ve akrabalarımın bu çabalarda çok yardımını görüm.

Ülkemizde kalan gurbetçi aileleriyle geri dönenleri Geride kalanlar ve Geriye Dönenleri isimli kitaplarımda anlattım. Bunun için Şalvarı çekerek Emet’te yaşayan görümcemle köy köy dolaşıp kaynağında araştırmalar yapmıştım.

Gazete yazarlığının yolunu bana, Cumhuriyet Gazetesi açmıştır. Teşekkür ediyorum. O aşamada öğretmenlik yapabilmek için eşimden, gazetede yazı yazabilmek için Milli Eğitim’den izin almam gerekmişti.

GÜLTEN DAYIOĞLU ÇOCUK VE GENÇLİK EDEBİYATI VAKFI

- Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı tarafından sürdürülen çalışmalar ve hazırlanan yeni projelerden de bahseder misiniz?

1960’lardan başlayarak, dönemin kimi aydınlarıyla kimi akademisyenleri tarafından dışlanarak inkar edilen, Çocuk ve Gençlik Edebiyatına kendimi adadım. Bu yüzden epey bir horlanıp dışlandım. Çocuğa özgü bir edebiyat dalı olduğunu, öğretmen ve anne olarak, yaşarken aynı zamanda çocuklar için yazarken öğrendim. Bu inancım nedeniyle güçlenip direnebildim.

Şimdilerde Çocuk Edebiyatı kürsüleri var üniversitelerde. Ayrıca bu alanda eser üreten, öylesine çok yazar var ki! Ama ilk yıllarda hayalini kurduğum tırmanış ve çağa yakışan gelişmeler bunca çocuk kitabı yazarı ve çocuk kitabı yığınlarına karşın gerçekleşmedi.

2007 yılında, nitelikli çocuk ve gençlik kitabı yazan genç yazarlara hizmet için alın terimle Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı’nı kurdum. Dışarıdan hiç bir maddi katkı almadık. Kendi alın terim,eşimin ve oğullarımın desteğiyle yürütüyoruz işleri. Bu konuya gönül veren çok değerli yazar, yayıncı, uzman ve akademisyenlerden oluşan seçici kurullarımızın değerlendirmeleriyle bir yıl nitelikli çocuk romanına, bir yıl nitelikli gençlik romanına ödül veriyoruz. Ödülün ederi on bin liradır.

www.gültendayioglu.com internet adresinde vakfımızın Ödül Yönetmeliği yer almakta. Vakıf ödül törenleri, genelde işbirliğine gönüllü olan “özellikle Anadolu’da yer alan” üniversitelerde, Çocuk Edebiyatı Şenliği çerçevesi içinde gerçekleşiyor.

İstanbul’dan konuklarımızla gittiğimiz bu etkinliklerde de üniversitelere hiçbir maddi yükümüz olmuyor. Her gideri ailemiz ve Vakfımız karşılıyor. Gelecekte, nitelikli çocuk ve gençlik romanlarından oluşan örnek bir kitaplık oluşmasını düşlüyorum ki o kitaplar yeni yazarlara örnek olsun. Altın Kitaplar Yayınevi, ödüllü romanları yazara telif hakkını ödeyerek yayınlıyor.

‘DEĞERLİ YAZARLARIMIZ SESİNİ DUYURAMIYOR’

- Günümüz Çocuk Edebiyatı’nı artıları ve eksileriyle dil, duygu, yaklaşım, içerik bağlamlarında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok değerli yazarlarımız nitelikli kitap yazma çabası içindeler. Yazıyorlar da. Yazık ki sayıları az. Yığınların arasında seslerini duymak pek kolay olmuyor. Ama onlar bir avuç ta olsalar, nitelikten ödün vermeden üretmeyi sürdürüyorlar sağ olsunlar.

Ancak Ülke genelinde çocuk ve gençlik kitapları, dil, duygu, anlatım ve çocuğa görelik ve de içerik bağlamlarında, yazık ki halen “gelişme” sürecini aşabilmiş değil.

- Günümüz çocuk ve yetişkin okurlarının beklentilerinde neleri gözlemliyorsunuz?

Günümüz çocuk ve yetişkin okurların beklentileri, özellikle Çocuk ve Gençlik Edebiyatında, çocuk ve gence yönelik yazma bilinci gereği gibi oluşabilmiş değil. Bu nedenle alanda, geçerli ve gerekli olan ulusal ve evrensel nitelikteki ana ilkeler, hedef ve amaçlar, henüz ve hâlâ etkin biçimde kemikleşemedi. Hal böyle olduğundan altı çizilecek bir beklenti göremiyorum.

‘YENİ KİTABIMDA OKURLARIMLA UÇUŞA GEÇECEĞİZ!’

- Yeni kitap tasarınızı sorarak bitirelim söyleşimizi?

Yeni bir roman yazdım. Fantastik ve bilim kurgu esintisine kapılarak yine okurlarımla birlikte uçuşa geçebileceğimiz bir konuyu işledim. Kitap yayıma hazırlanıyor. Sevgili okurlarımın çok yakın bir zamanda, roman kahramanlarıyla buluşup, birlikte serüvenlere dalabileceklerini umuyorum.