Yıkılsın artık ‘duvar’larınız...

Uğur Mumcu ne yazık ki siyasi iktidarın, gizli veya açık güç sahiplerinin, ceberut devlet geleneğinin basına, gazetecilere ödettiği bedellerin en acı simgelerinden biri olmuştur.

26 Ocak 2015 Pazartesi, 04:56
Abone Ol google-news

Uğur Mumcu öldürüleli tam 22 yıl olmuş. 22 yıl bir kuşak demek. O kuşak büyürken neler yaşadı, bu ülke, o kuşak yaşananları nasıl algıladı, ne gibi tepkiler verdi? Onlar geçmişten kendilerini kurtarabildiler mi? Böyle bir olanak mevcut mu? Ya da geçmiş değerlendirmelerini günün kavgalarından kurtararak yapmayı bir türlü başaramayışımızın nesnel bir nedeni var mı? Acaba dünle yüzleşmek yerine, gerçek soruları sürekli ertelediğimiz için mi geçmiş bir türlü yakamızı bırakmıyor?
Mehmet Ağar’ın Güldal Hanım’a söz ettiği meşhur tuğla çekilseydi, bizim “Duvar”ımız da yıkılsaydı, arkasından ne çıkacaktı? O kadar itinayla korunan o “Duvar”ın sırlarını başka metotlarla ele geçirenlere teslim olmak daha mı ehven, daha mı “koruyucu” bir çözüm oldu?

 

Sorular, sorular, sorular…

Bu ülkede yaşayan ve memleketini, dünyayı, insanı dert eden hiç kimse (?) benim bildiğim kadarıyla(?) 50 yıldır bu sorulardan kurtulamadı, deyim yerindeyse, bir “Oh” diyemedi. Diyeceksiniz, dünyanın neresinde “Oh” dendi ki? Bir tarafıyla doğru, bir tarafıyla yanlış… “Duvar” ve sırlarının olmadığı, en azından bizdeki kadar yoğun, şiddetli ve belirleyici olmadığı toplumlar var dünyada. Üzerinde mutabakata varılmış, sokaktaki yurttaşından siyasetçisine, hukukçusundan medya patronuna, gazetecisinden polisine, geniş toplum kesimleri tarafından içselleştirilmiş demokratik değerlerin ağır basmayı hâlâ, her şeye rağmen, tüm çifte standartlara rağmen sürdürdüğü toplumlar var.

O toplumlarda da “devlet sırrı” kavramı var; onlarda da hem tarihte, hem yakın geçmişte “devlet adına suç işleyen” örgütlenmeler görülmüş, muhtemelen günümüzde de aynı potansiyel mevcuttur. Ama bunlar hiçbir zaman “kural” haline gelmemiş, hep “istisna” düzeyinde kalmıştır. Günü geldiğinde tuğlalar çekilmiş ve bir şey olmamıştır; çünkü çekilecek bir tuğlayla yıkılacak bir “duvar” yoktur ortada. Öyle “duvarlar” ancak istisnaların hem de uzun dönemler boyunca kural haline getirildiği ülkelerde inşa edilebilir. Demokratik değerlerin içselleştirilmediği bu tarz toplumlard örneğin ifade ve basın özgürlüğü mücadelesi vermek çok zordur. Ne yazık ki bizim ülkemizde de hiçbir zaman kolay olmamış, bu özgürlükleri ve hakları despot, otoriter iktidarlara karşı savunmak için bir adım öne çıkan cesur ve aydınlık yürekler hep ağır bedeller ödemişlerdir. Uğur Mumcu da ne yazık ki siyasi iktidarın, gizli veya açık güç sahiplerinin, ceberut devlet geleneğinin basına, gazetecilere ödettiği bu bedellerin en acı simgelerinden biri olmuştur.

 

Uğur ve Özgür Mumcu

12 Mart darbesinin karanlığını paylaştığımız Uğur Mumcu, Sakıncalı Piyade Uğur Mumcu, Türkiye’de araştırmacı gazetecilik deyimine gerçek anlamını kazandıran Uğur Mumcu, devletin hangi katında
olurlarsa olsunlar yolsuzluk yapanların, yetim hakkı yiyenlerin karabasanı olan Uğur Mumcu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini hiç ödünsüz savunan Uğur Mumcu…

Evet, 22 yıl bir kuşak demektir ve bu kuşağın içinden çıkan, Uğur Mumcu’nun oğlu Özgür Mumcu 24 Ocak Cumartesi günü içimi dağlayan yazısına “Ocak ayını hiç sevmem” diye başlık düşmüş. Sonra şöyle bağlamış yazıyı: “Demek ki takvimle kavga etmenin bir faydası yok. Neredeyse her ayın her gününe bir faili meçhul cinayet düşüyor. Ya katilleri bulunamıyor ya tetikçilerin gerisindekiler. Tepelerde kavga edenlere malzeme olmaktan ileri gidemiyor cinayetler. Ocak ayını hiç sevmem. Başka bir ülkede doğmuş olsam kendisiyle geçinip gidecektim. Neyse, bana müsaade, babamın 22. ölüm yıldönümü törenine katılacağım.”

Bertolt Brecht’in mealen hatırladığım bir sözü var, “Bizim kahramanlara değil, kahramanlara ihtiyacı olmayacak bir topluma ihtiyacımız var” diyor. Türkiye’nin de artık Özgür’e ve pek çoğumuza “Başka bir ülkede doğmuş olsam” dedirtmeyeceği, Uğur’larını öldürmeyen, Özgür’lerini babasız bırakmayan bir ülke olması dileğiyle, suçluları serbest bırakıp özgür vicdanları içeri tıkan bir ülke olmaması dileğiyle, duvarlara ve kahramanlara ihtiyacı kalmamış bir ülke ve toplum olması dileğiyle… Uğur Mumcu’nun değerli, ışıklı anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

 

Kınıyorum

Birçok uluslararası insan hakları kuruluşunun raporlarına göre, reşit yurttaş olarak kabul edilmeyen kadınların en temel insan haklarından yoksun bırakıldığı; sayıları 8 milyonu bulan yabancı, tamamına
yakını Müslüman(?) işçilere karşı kölelik düzeyinde ayrımcı çalışma ve yaşam koşullarının dayatıldığı; idam cezasının, insanlık onurunu hiçe sayan kırbaçlama vs bedensel cezaların, işkencenin sıradan olaylar olarak görüldüğü; üstelik 2000 yılında yapılan BM Milenyum Zirvesi’nde bu konudaki eleştirilere, “bir bireye veya topluma, inanç ve ilkelerine yabancı olan hakları empoze etmek saçmadır”
diye cevap vermiş bir ülke kralının ölümünün ardından yas ilan edilmesi çerçevesinde, bayrakların yarıya indirilmesi dışında görünür tek yas işareti olarak, tiyatrolarda oyunların iptal edilmesini esefle kınıyorum.