Yolu Kurtuluş'tan geçenler...

“Kurtuluş Kendini Anlatıyor Kurucular I ve II”, “Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz” ve “Daha Dinmiş Değil Fırtına” adlı dört kitapta yaşadıklarını anlatanlar, söz birliği etmişçesine bir özeleştiri veriyor, hem de “o günün koşulları öyleydi” kolaycılığına kapılmadan. Yine de 1970’leri, hatta darbenin hemen ertesindeki yılları görmek ve anlamak için sayısız bilgi saklı anlatılanlarda.

24 Kasım 2017 Cuma, 20:08
Abone Ol google-news

Soldan sola eleştiri

Malum, henüz adını tam koyamadığımız bir zaman diliminden geçiyoruz. Küreselleşmenin sonuna geldiği, küresel sermayenin kartları yeniden kardığı söyleniyor. Ortadoğu’da kan gövdeyi götürüyor, milyonlarca insan savaştan kaçıp kıta değiştiriyor, Avrupa ırkçılığa meylediyor, ABD ekonomik çıkışı ucuz işgücü ve maliyetler peşinde dünyaya yayılmış sermayesini geri çekiyor; Çin, İngiltere’ye kadar uzanacak Yeni İpek Yolu projesiyle dünya ticaretindeki payını yükseltmeye çabalıyor. Bütün bu yaşananların Üçüncü Dünya Savaşı’nın yakınlığını gösteriyor diyenlerin sayısı artarken sermaye sahipleri de kârlarından vazgeçmese de artık sorunun kaynağını kapitalizmde görüyor.

İşte bu tablonun ortasında sosyalizmi inşa eden kitaplar en çok satanlar arasında sivriliyor, tıpkı Kapital’in İncil’den sonra en çok satılan kitap olması gibi… Türkiye solunun tarihini kim, ne kadar merak ediyor, bu kitapların okunma oranı ne bilmiyorum ama eğer soldan yana yola çıkılmışsa hâlâ eski deneyimlerden öğreneceğimiz çok şey var. Bunlardan biri de 1970’lerin güçlü örgütlerinden Kurtuluş’un tarihi. Yolu Kurtuluş’tan geçenlerin kurduğu Sosyal Dayanışma ve İletişim Derneği’nin (SODİD) yaptığı sözlü tarih çalışması şimdilik dört kitap hâlinde yayımlandı: Kurtuluş Kendini Anlatıyor Kurucular I ve II, Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz ve Daha Dinmiş Değil Fırtına. Bu dört kitaba önümüzdeki yıl yenilerinin eklenmesi bekleniyor.
 
KADINLAR GERİ PLANDA

Peki, kitaplarda neler var? Öncelikle tarihlerini anlatan hemen herkes, söz birliği etmişçesine bir özeleştiri veriyor, hem de “o günün koşulları öyleydi” kolaycılığına kapılmadan. Yine de 1970’leri, hatta darbenin hemen ertesindeki yılları görmek ve anlamak için sayısız bilgi saklı anlatılanlarda. Neden Kürtler haricinde, Ermeni ve diğer etnik grupların solun gündeminde yer almadığını öğreniyorsunuz örneğin. Kürtlerin sorunları ise bu soruna en duyarlı Kurtuluş da bile bir hayli az yer tutuyor, tarihle ilişkilendirilmiyor.

Özeleştirinin yoğunlaştığı konulardan öne çıkan ise ihtimal sözlü tarih çalışma grubunda Gönül Erterzi, Nuran Gelişli (Ağan), Esra Koç, Gönül Sevindir ve Füsun Kurtdişoğlu’nun yer alması nedeniyle soruya dönüşen kadınların durumu. Pek çok örgüt gibi Kurtuluş’ta da kadınlar politikayı ve örgütlenmeyi belirlemede geri planda. Kurucularının hepsinin erkek olması, dört kitapta konuşan tek kadına rastlanmaması da bunu belgeliyor. Tersten bir ayırımcılığa hedef olmamak için Sözlü Tarih Çalışma Grubu’nda yer alan erkeklerin de isimlerini sıralayalım: Korkut Akın, Cemalettin Efe, Mustafa Erdemli, Doğan Fırtına, Erdoğan İren, Şevket Karakuş, Mehmet Ali Orgun, Seyfi Öngider, Ziya Sümer, Bülent Sürmen ve Burhan Tanrıverdi.

Kitapların bize anlattıklarından biri de 1970’lerin ortalarına doğru sınıf mücadelesinin yerini anti-faşist mücadelenin alması. Devlet desteği ile palazlanan faşistlerin saldırılarını önlemek, bir okulu ya da fabrikayı onların elinden kurtarmak bilinçlenmenin, bilinçlendirmenin önüne geçiyor ister istemez. Dikkate alınması gereken bir konu da birlikte mücadele etmesi gereken örgütlerin birbiriyle çatışması, hatta biribirini öldürmesi. Hiçbir anlatıcı “Bu yaptığımız doğru” demiyor, bu da geleceği inşa ederken daha aklıselim olunacağını, alan kapma hevesi yerini işbirliğinin alabileceğini gösteriyor.
 
MİRASIN KARANLIĞI VE AĞIRLIĞI

Yazıyı kitaptan üç alıntıyla tamamlayalım; ilki Kurtuluş’un kurucularından İlhami Aras’ın anlattıklarından:
“…Bizim kadın derneklerimiz vardı ama kadın meselesi devrim olunca çözülecek bir meseleydi yani çeşitli meselelerin biriydi. Bugün algılanabildiği ölçülerde bir kavramdan söz etmek katiyen mümkün değil. O dönemde bizim, o günün doğal geleneksel ilişkilerini aşan bir şekilde değerlendirmemiz söz konusu değildi. Hemen hemen erkek ve kadın olarak düşündüğümde, bizim dışımızda, yani devrimci dünyanın dışında -özellikle üniversite yıllarını düşünerek söylüyorum- ilişkiler neyse bizim ilişkilerimiz de öyleydi. Farklı olarak mücadelenin getirdiği problemler itibariyle kadınlar, daha çok kadın işleriyle uğraşırlardı. Diyelim ki cezaevindekilere yardım, hukuki problemlerin peşinde koşturma…”

Genç kuşak solcular, zaman zaman 1970 kuşağının solcularını darbeye karşı mücadele etmemekle, teslim olmakla itham ediyor. Herhalde onlara bırakılan mirasın karanlığından ve ağırlığından. Bu konuda İsmail Metin Ayçiçek’in söylediklerine kulak vermekte fayda var:
“… 1983’te Şam’daki MK toplantısında ‘ülkeye girerek siperlerden ayağa kalkacağız’ diye bir karar alınması ise ‘geri çekilme’ kadarından da büyük bir yanlıştı.

1980 darbesine karşı atak yapmak üzere karar alınan tarihlerde, başlangıcına kıyasla örgüt daha güçsüzleşmiş, devlet daha güçlenmişti. Ülkeye yeniden giriş için ülkede yeterli ön hazırlık yoktu. Üstelik bölünmüşsün, var olan olanaklarının bir kısmını daha kaybetmişsin. Bildiğiniz gibi ülkeye yeniden giriş çok sayıda yoldaşımızın ve MK’nın bütününün tutuklanmasına yol açtı…”
Mustafa Öztürk’ün nam-ı diğer Topal’ın anlattıklarında ise yaşı itibariyle sadece 1970’lerin değil, 68 hareketinin, Dev-Genç’in de tarihine dokunulabiliyor. Tıp fakültesini beşinci sınıfta bırakıp neredeyse hayatının tümünü devrime adayan Öztürk, örgütler arası çatışmalara dair yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Bana yansıtıldığı kadarıyla Kızıldere olaylarıyla ilgili bizimkiler Şişli Lisesi önünde bildiri dağıtıyorlar. Bu bildiri dağıtılırken Dev-Yolcular geliyor ve bildiri dağıtmayı engellemek istiyorlar. Bu, Kurtuluş’un giderken ateş açıyorlar, Kenan Ekşioğlu isminde bir arkadaşımız orada vuruluyor. Ayrıntıyı tam hatırlayamıyorum, bizimkiler İMO’da toplantı yapıyorlar, arka sokaktan çıkmak isterlerken Dev-Yolcular da arkadaymış, ateş açılıyor, Kemal Karaca vuruluyor. Bilinçli olarak yapılan bir şey değil. Ahmet Şıpçık diye bir provakatör vardı, bütün bu olayları başlatan kişi ve biz bu herifi döverek cezalandırmak niyetindeydik. Sonra bu adam Dev-Sol içerisindeki bir çatışmada Dursun Karataş’a silah çekiyor, yalvar yakar Ahmet’in elinden silahı alıp korkunç bir sopa atıyorlar.

Daha sonra Dev-Yolcular bana geldi, ‘Bu Ahmet Şıpçık için provakatör diyorsunuz, bildiğiniz bir şey mi var’. ‘Bildiğimiz bir şey yok, ama son tahlilde yaptığı bir provakasyondur’ dedim. Çünkü ilk silah kullanan, ateş eden o. Sol içinde böyle dengesiz adamlar vardır, adamın ne yapacağını hiçbir şekilde kestiremezsin. Terminatör bunlar. Kendine güvensizliğinden midir nedir böyle manyak, psikopat tipler vardır. Solda bunlar dengeleniyor bir biçimde. Mesela bildiri dağıtmaya falan gittiğimizde bu tür adamlara silah vermemeye çalışırdık. Çoğu zaman insanlar korktuğu için ateş eder. Ama bu arada Kemal Karaca gitti.

Kemal Karaca Şişli Siyasal’da en sevilen, zaten oranın lideri olan ve orada faşistlere karşı mücadelede önde gelen adam. Bunu bana o okulda okuyan, siyasetle hiçbir ilişkisi olmayan sosyal demokrat bir arkadaşım söyledi. ‘Faşistler Kemal Karaca’yı öldürdüler’ dedi. Kendimi nasıl hissettim biliyor musunuz, hiçbir şey diyemedim…”
 
Kurtuluş Kendini Anlatıyor-Kurucular I / Kolektif / Dipnot Yayınevi / 416 s.
Kurtuluş Kendini Anlatıyor-Kurucular II / Kolektif / Dipnot Yayınevi / 374 s.
Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz / Kolektif / Dipnot Yayınevi / 416 s.
Daha Dinmiş Değil Fırtına / Kolektif / Dipnot Yayınevi / 432 s.