Zamanın muğlaklığı ve tarihin “mutlak”lığı arasında!

İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Şimdiki Zamanın Tarihini Yazmak: Tarih, Tarihçi ve Çağdaşlık; doğası gereği orada olamayan tarihçilerin tanıklığı ve faaliyeti üzerine kafa yoran, keyifli bir çalışma. Bir itki de aslında: Hem şu anı dondurarak üzerine kafa yormak, hem de hegemonya tarafından artık değiştirilemeyeceğine karar verilmiş, “heybetli” tarih anlatılarının sonundaki ağır “nokta”larını şu anla yok etmek için.

29 Mayıs 2021 Cumartesi, 00:03
Abone Ol google-news

HINZIR ŞU AN!

Zamanın muğlaklığı, yaşamın her köşesine sinmiş bir konu. Ve bu muğlaklığın hapsedildiği döngünün belki de en kestirilemeyen, “ertelenen ya da geçiştirilen” zamanı, “şimdiki an”.

Küçük yaşamlarımızda bile “şimdi”nin doğası gereği geçici sayılması ve daima, soğukkanlı değerlendirmek için apar topar geleceğe ertelenmesi, tarih yazımında da bir karşılık buluyor elbet.

Tarih hangi zaman dilimine göre, nasıl ele alınacak? Sanat, bilim ve siyaset, türleri ve dönemleri “şimdiki zaman” geçince mi irdelemeye başlayacak? Tarihçinin asıl görevi “şimdiki zaman” geçince mi ortaya çıkacak? Elimizdeki “çıkıntı”, hınzır “şu an”la ne yapılacak!?

Bu telaş, aslında zihin açıcı tartışmaların kapısını ardına kadar aralıyor. Tarihin ve tarih yazımının hegemonyanın elinde bulundurduğu en büyük güçlerden biri olduğu düşünülürse; “şimdiki zaman”ın tarih, tarih yazımı ve tarihçi için ifade ettiği anlam üzerine düşünmek, başlı başına ilginç bir konu: Tam da şimdinin konusu!

ŞİMDİKİ ZAMAN-ÇAĞDAŞ TARİH FARKI!

İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ve Volkan Çandar tarafından dilimize kazandırılan Şimdiki Zamanın Tarihini Yazmak: Tarih, Tarihçi ve Çağdaşlık’ta Henry Rousso; yüzyıllar boyunca tartışmalara konu olmuş yakın tarih araştırmalarının bugu¨n nasıl hâkim konuma yerleştiği sorusuna, yoğun bir sorgulama sarmalıyla yanıt arıyor.

Yakın tarihte ilginç bir yolculuğa çıkardığı çalışmasını “Geçmişte Çağdaşlık”, “Savaş ve Sonrası”, “Tarihselliğin Bağrında Çağdaşlık” ve “İçinde Yaşadığımız Zaman” olarak, dört bölümde kurguluyor Rousso.

İlk olarak “şimdiki zaman”ın tarihi ile “çağdaş tarih”in farkını net şekilde ortaya koyuyor. Sonrasında, tarih yazımının kanonlaşmış Antik, Orta Çağ, Modern dönemlerinin ardından, yakın tarihin hangi noktada yazılmaya başladığının izini sürüyor.

TARİHE NE ZAMAN, NASIL YAKLAŞACAĞIZ?

Onun özgün niteliklerine, bu tarihçilik stilinin değişim süreçlerine ve uçucu şimdiki zamanın literatüre aktarım tekniklerine odaklanırken; bu tarihin ne ile yazıldığını da soruyor ki tam da bu noktada sosyal bilimlerin kapılarını aralıyor. Ve “edebiyatın, mimarinin, müziğin ve sinemanın aktif tarih yazıcısı olmadığı bir an bile düşünülemez” diyor.

Çalışma, tarihçi ya da meraklı sıfatıyla, tarihe ne zaman, nasıl yaklaşacağımıza yönelik basit ama önemli bir soruyu da dillendiriyor aslında:

Zaman geçince mi (ki bu durumda yeteri kadar zamanın geçtiğine kim karar verecek?), yoksa sıcağı sıcağına mı? Birebir tanık olmanın heyecanı ve taraflılığıyla mı, yoksa büyük bir soğukkanlılıkla mı?

TRAVMATİK 20’İNCİ YÜZYIL!

Soruların ve alternatiflerin arasındaki büyük fark ister istemez, tarih yazımının kimi zaman yargıç, kimi zaman yoldaş, kimi zaman ise en büyük provokatör olarak örgütlendiği 20’inci yüzyıla taşıyor bizi ve dünyanın travmatik, çığrından çıkışına, 20’inci yüzyıla odaklanıyor.

Bolşevizm, Nazizm ve Faşizm gibi siyasi geleneklerin başrol oyuncusu tarihçilerin o dönemin “şimdiki zaman”ında her geçen gün kökten değişen tarihle nasıl yüzleştiği, onu nasıl destanlaştırdığı ya da hangi atayı eksene yerleştirdiğini; ulusal gelenekler tarihi üzerinden irdelemeye olanak veriyor.

Toplumların ve siyasi geleneklerin “şimdiki zaman”ı tarihe dahil etme yöntemlerinin farklı olması, özellikle 20’inci yüzyılın son çeyreğini ve 21’inci yüzyılda ilerlediğimiz yolu, yoğun, kafa karıştırıcı bir hale getirdiği söylenebilir.

‘HAFIZALAŞTIRMA’!

Tarihselleşme, “hafızalaştırma”dan farklı düşünülemiyor -ki son dönemlerde sosyal bilim araştırmalarında hafızanın bu denli popülerleşmesinin bir sebebi de bu-. Bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasında şimdiki zaman ve bu zamanın hangi cephesinde bulunulduğu, tarihe bakışı değiştiriyor.

Aynı zamanda bir savaşın iki cephesini de oluşturuyor sanki. Bu artık doğrusal ilerlemeyen meydan savaşında, hem “tarihi yazılanlar” hem “tarihi ötelenenler”; hem geçmişin ısrarla görmek istemediği “şimdiki zaman” hem de “şimdiki zaman”ın ustaca darbeleriyle darmaduman olan “geçmiş” kapışıyor birbiriyle.

ÇAĞDAŞ BİR MEYDAN MUHAREBESİ!

Burada herkes ve her şey giriyor devreye: Yaşayan “sıradan” bizler, gelenekseller, yenilikçiler, yazarlar, sanatçılar, her şeyden habersiz yaşamına devam edenler...

Belki de “Çağdaş nedir?” sorusunun en yalın yanıtlarından biri bu: Çağdaş, bu meydan muharebesinin ta kendisi! Bu da bir tarih! Çok yönlü, çok karışık, çok kalabalık, tekinsiz ve çok ani... Neyse ki bu “çağdaş an” çılgınlığının tam ortasında Henry Rousso yardım ediyor bize. Yine de onun akıl hocalık yolunu bir kez daha anımsatmak gerek: Soru, daha fazla soru, yanıtı bir şekilde yetmeyen yüzlerce soru!