Zorbalığa karşı bir iç döküş!

Erkek egemenliğe, homofobiye, ırkçılığa, şiddete ve zorbalığa; “ötekiler” üzerinde tahakküm kuran sınıflara karşı kalemini bir kılıç gibi çeken Édouard Louis, Babamı Kim Öldürdü (Can Yayınları / Çev.: Ayberk Erkay) ile cesur bir anlatıya imza atıyor.

24 Mayıs 2021 Pazartesi, 00:03
Abone Ol google-news

ATAERKİL ANLAYIŞA TEPKİ

Édouard Louis’yle tanışmam, Ayberk Erkay’ın Türkçeye kazandırdığı ve Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan Babamı Kim Öldürdü eseriyle gerçekleşti. Louis, Xavier Dolan’a ithaf ettiği kitabına, “Bu bir tiyatro metni olsaydı” diye başlayarak adeta hayatının sergilendiği bir oyunda bizi seyirci koltuğuna oturtur; aralarında birkaç metre mesafe olmasına rağmen birbirine bakmayan baba ve oğlu karşımıza diker.

Yazar, ana karakterin ta kendisi (oğul) olarak monolog halinde içini döker, baba ise sadece dinler. Daha doğrusu oğul, babasına söz veya savunma hakkı vermez. Bu, homofobik babasından aldığı intikam olarak da düşünülebilir. Babanın söz hakkından mahrum olmasının, metni diri tutan bir gerilim yaşattığını da söyleyebiliriz.

Şimdi bir baba düşünün: Ailenin temel direği olduğunu söyleyen ama aynı zamanda bir gün fabrikaya gidiyorum diye evden çıktıktan sonra sırra kadem basan bir baba. Louis, evin erkeği hayatlarından çıktığında eril deliliğin getirdiği şiddeti ve tepkilerinden duydukları korkuyu da beraberinde götürdüğünü söyler.

Yine bir baba düşünün: Kendisi dudağında ruj, kafasında peruk; amigo kız kostümüyle dans etmekten zevk alan ama iş oğluna gelince şarkı söyleyip dans etmenin bile “ayıp bir şey” olduğunu, bir erkeğin “adam gibi” davranması gerektiğini savunan bir baba.

Bu baba figürü, bana geçenlerde Macaristan’da yaşanan trajikomik bir olayı hatırlattı. Macar milletvekili J.S, mecliste eşcinsellik aleyhinde bayrak sallarken kendisinin LGBTi bireylerden oluşan bir seks partisinde yakalanmasını. (Birey, başkalarının özgürlük ve diğer haklarını gasp etmediği sürece istediğini yapabilir pekâlâ ama bu ne perhiz bu ne lahana turşusu sayın J.S?)

“Bütün çocukluğum senin yokluğunu ümit etmekle geçti”... Louis’nin babasının yüzüne bile bakmadan yaptığı bu iç döküş için evde babanın egemenliğini temel alan ataerki anlayışa bir karşı koyuş da denebilir.

Zira Louis’nin kendisinden olmayana nefret söylemini reva gören herkese söyleyecek sözü vardır; Louis’nin iç döküşü, babasına olduğu kadar ataerki anlayışa yöneltilen bir suçlamadır aslında.

“Bütün çocukluğum senin yokluğunu ümit etmekle geçti.” ifadesindeki yokluğu ümit edilen şey, toplumdaki erkek egemen düşüncenin ta kendisidir.

Keza, “Senin hayatından bahsederken insanın kullanabileceği tek şey, dildeki olumsuzluk yapıları.” (s.25) derken de babasının yerine ataerkiyi koyduğunu ve bu suçlayıcı havanın metne hâkim olduğunu söyleyebiliriz.

Ruth Gilmore’un “Irkçılık, bazı toplulukların erken ölüme maruz bırakılmasıdır,” ifadelerine yer veren Louis, buradaki “ırkçılık” kelimesinin yerine erkek egemenliği, LGBTi bireylere duyulan nefreti, her türlü sınıfsal, toplumsal ve siyasi baskıyı da koyarak bu tanımlamayı genele yayar; ötekiyseniz erken ölüme, yaşarken ölmeye maruz kalacağınızı hatırlatır.

Louis’nin babasının arkasında durduğu tek konu ise metnin son bölümünü oluşturan egemen sınıflara karşı çıktığı kısımdır. Önce kapitalizmin fabrikada babasının “belini nasıl büktüğünü” anlatır. Ardından Fransa’da başa geçen hükümetlerin sosyal yardımları keserek babası gibi “engellenmiş” insanları angarya işlere ve her geçen gün nasıl daha fazla çalışmaya ittiğini ama karşılığında bir lokma veya borç dışında hiçbir şey vermemesini hedef tahtasına koyar.

Yazar, eski cumhurbaşkanları Jacques Chirac, Nicolas Sarkozy, François Holland ve halihazırdaki görevine devam eden Emmanuel Macron ve onların başbakanları, sağlık ve çalışma bakanlarını isimleriyle tek tek anarak “Neden bu isimler hiç dile getirilmiyor?” diye soracak, hatta yerin dibine sokacak kadar da cesurdur.

ÖTEKİLERE SES OLAN BİR YAZAR

Louis’nin bu eserinde edebi kaygılardan çok ideolojik karşı çıkışların, ötekileştirilenlerin sesi, manifestosu niteliğine ulaşan bir iç sesin ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Zaten kendisi de “Yazdıklarımın ve söylediklerimin edebiyatın gereklerini karşılamadığını fakat yaşamanın, bu yangının mecburiyetine, aciliyetine yanıt verdiğini biliyorum.” (s.19) diyerek bu savı güçlendirir.

Kendi hayat hikâyesini kurgulaması, yazarın metniyle arasına koyması gereken mesafe sorununu akla getirse de hem eserlerinin otobiyografik olduğunun açıkça bilinmesi hem de yazarın ideolojik savunularıyla içindeki (ve ötekileştirilenlerin içindeki) yangını bir nebze olsun azaltma amacı gütmesi, bu sorunu bertaraf eder.

2012’de Cezayir kökenli bir adam tarafından tecavüze uğramadan önce Eddy Bellegueule olan ismini Édouard Louis olarak değiştiren yazar, The Guardian’la yaptığı söyleşide, “Saldırıya uğradıktan sonra her türlü şiddete karşı aşırı duyarlı hale geldim.” diyerek eserlerinde çıkış noktasının niçin şiddet olduğunu açıkça belirtir.

Polislerin homofobik nefret söylemine maruz kalması, şiddetin ve ayrımcılığın kol gezdiği Fransa’nın kuzeyindeki bir komünde yoksul ve işçi sınıfı bir ailede, homofobik bir babanın korkusuyla büyümesi de Louis’nin “ötekilerin sesi” haline gelen üslubunu derinden etkilemiştir.

Erkekliğini nefret söylemi üzerine inşa edenlere karşı ayağa kalkan Louis, yalnız “baba figürü” tarafından şiddete maruz kalan bir ailenin hikâyesini başarıyla anlatmakla kalmayıp aynı zamanda ataerki tarafından yalnızlaştırılan her “öteki” bireyin sesi haline gelir; maçoluğa, homofobiye, ırkçılığa ve monopol-burjuva sınıflara karşı kalemin kılıçtan üstün olduğunu ortaya koyar.

#MeToo

Çocukluk ve ilkgençliğinde yaşadığı zorbalıkları, başına gelen tecavüz olayını ve her daim karşılaştığı homofobi ve sınıfsal çatışmaları anlattığı eserleri “En finir avec Eddy Bellegueule” (Eddy’nin Sonu, 2014), “Histoire de la violence” (Şiddetin Tarihi, 2016) ve “Qui a tué mon pere”nin (Babamı Kim Öldürdü, 2018) yüzbinlerce kopya satarak onu bugün dünyada en çok okunan ve konuşulan yazarlardan biri haline getirdiğini de söyleyelim.

Kitaplarında, feminist kuramdaki glass ceiling’i (cam tavan) kırma yolunda ötekileri ayağa kalkmaya ikna etme çabasına girişen Édouard Louis, “kimsenin yardım edemeyeceği” insanların yalnız olmadıklarının güvenini, kendi hayat hikâyesi yoluyla kalemiyle vermektedir.

Günümüzde Türkiye’de de karşılığını fazlasıyla bulan #MeToo ifşalarına cesaret verdiğini de söylemek mümkün. Her ne kadar kendi eserinin edebi gereklilikleri karşılamadığı şüphesine düşse de eserlerinin edebi gücü de işte tam olarak buradan gelir; ötekileştirilenleri harekete geçirme gücünden…