Gazeteci Çağdaş Bayraktar, belgeler, günlükler ve tanıklıklarla kaleme aldığı Deniz Üstü Köpürür: Emperyalizmin Hedefindeki Amiral (Kırmızı Kedi Yayınevi) adlı kitabında, Balyoz kumpas davasının simge isimlerinden, “Donanmanın kutup yıldızı” olarak anılan, laik, bağımsız ve anti-emperyalist Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’ın yaşamı üzerinden Türkiye’nin emperyalizmle mücadelesinin gerilimli ilişkinin izini sürüyor.
Çakmak’ın hedef alınmasını Türkiye’nin bağımsızlığına yönelik daha geniş bir operasyonun parçası olarak yorumlayan; Sevr’den Lozan’a, 12 Eylül’den 24 Ocak kararlarına, oradan 2000’li yılların siyasi atmosferine geniş bir tarihsel çerçeve kuran Bayraktar, yalnızca bir anlatının değil, bir hesaplaşmanın içine davet ediyor.
Çağdaş Bayraktar ile Deniz Üstü Köpürür: Emperyalizmin Hedefindeki Amiral’i konuştuk.
‘BU KİTAP BENİM İÇİN BİR VASİYET’
- Deniz Üstü Köpürür: Emperyalizmin Hedefindeki Amiral kitabını sana yazdıran, o menfur olayı / olayları ve süreci burada da dile getirmeni rica ederek başlayalım söyleşimize. Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’la nasıl tanıştın ve kitabının adeta nişanesi tüm o fikri takip süreci nasıl başladı?
Türkiye’de son 25 yılda yaşanan dönüşümdeki en büyük etmenlerden birisi, vatanseverleri hedef alan kumpas davalar oldu. Deniz Kuvvetleri’nde önü en açık komutanlardan Tuğamiral Cem Aziz Çakmak, Balyoz kumpasında hedef oldu.
Kendisinin, ordusunun ve ülkesinin başına gelenleri hiçbir zaman hazmedemeyen Amiral Çakmak, ihmalin de etkisiyle cezaevinde akciğer kanserine yakalandı. Düşman tavır bu aşamada da sürdü. Hastalığı çok kritik bir evreye geldikten sonra tedavisi için infazı ertelendi.
Kendisiyle, o dönem yaptığım haberler kapsamında tanıştık. Kendisiyle kitap projemiz vardı. Ancak uzun süre direnebilmesine karşın 3 Temmuz 2015’te aramızdan ayrıldı. O noktadan sonra bu hedef benim için bir vasiyet haline geldi.

‘FETÖ ELİYLE OPERASYONLAR YALNIZCA TUĞAMİRAL ÇAKMAK’I DEĞİL, BİZZAT TÜRKİYE’NİN ÜNİTER YAPISINI VE ULUSAL KİMLİĞİNİ HEDEF ALIYORDU!’
- Deniz Üstü Köpürür, Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’ın kendi sözleriyle, “zifiri karanlık” bir dönemin içinden konuşuyor. Kitabı kaleme alırken onun kişisel hikâyesi ile Türkiye’nin yakın siyasi tarihi arasında nasıl bir izdüşüm kuruyorsun?
İlk başta Amiral Çakmak’ın yaşamöyküsünü bir ahde vefa duygusuyla sembolik olarak yazmayı düşünüyordum. Ancak sonra onun hedef olduğu olayların Türkiye’nin hedef olduğu olaylarla örtüştüğünü fark ettim.
1 Mart 2003’te, ABD askerinin Türkiye’de koğuşlanabilmesini ve başta limanlar olmak üzere vatan toprağında adeta işgal ordusu gibi davranabilmesine izin vermeyi hedefleyen tezkere TBMM’den geçmedi.
Bu, emperyalizm için kabul edilemez bulundu ve bu “direniş”te pay sahibi olan sivil ve askeri tüm unsurlara karşı FETÖ eliyle operasyonlar başladı.
Amiral Çakmak’a yapılan operasyon yalnızca ona değil, bizzat Türkiye’nin kurucu felsefesini, üniter yapısını ve ulusal kimliğini hedef alıyordu. Araştırmalarım ve ulaştığım belgeler de bu olguyu doğruladı.
‘2000’Lİ YILLARIN EN BAŞINDA EMPERYALİZM TARAFINDAN ADETA KARA LİSTEYE ALINDI’
- Tuğamiral Cem Aziz Çakmak, “Donanmanın kutup yıldızı” gibi güçlü bir sembol olarak anılıyor. Onu hedef haline asıl getiren neydi?
Amiral Çakmak, son yıllarda ABD için önce tehdit ardından rakip seviyesinde “özgürleşen” donanmanın çizgisi ile örtüşen yetenek, cesaret ve ideolojik hassasiyetlere sahip bir Mustafa Kemal subayıydı. Özellikle Akdeniz’de Türkiye’nin çıkarlarının savunulmasına yönelik harekatların merkezindeydi. Deniz Kuvvetleri tarafından belirlenen planların sahada kusursuzca uygulanmasının büyük bir pay sahibiydi.
Öte yandan da bu yetenekleriyle “geleceği parlak” kabul edilen subaylardandı. Yurtdışı görevleri sırasında milli hassasiyetleri ve yetenekleri yabancı unsurlar tarafından da fark edildi. Böylece kendisinin bile düşündüğünden çok daha önce, 2000’li yılların en başında emperyalizm tarafından adeta kara listeye alındı.

‘HEDEF YALNIZCA DENİZ KUVVETLERİ DEĞİL, BİZZAT DENİZCİLİK FELSEFESİ!’
- Kitabında da ortaya koyduğu gibi Balyoz Davası başta olmak üzere kumpas davalarda özellikle denizciler hedef alınıyor. Neden deniz kuvvetleri? Bu tercihin arkasında stratejik, politik ya da uluslararası bağlamda nasıl gerekçeler görüyorsun?
Aslında hedef yalnızca Deniz Kuvvetleri değil, bizzat denizcilik felsefesi. Çünkü denizcileşen toplumlar istese de gericileşemez. Laikleşir. Atatürk’ün muasır medeniyet çizgisi ile denizcileşme arasında bir paralellik var.
Öte yandan tarih boyunca Anadolu yarımadasında denizciliğe önem veren devletler büyümüş, denizciliğe sırtını dönen devletler ise yıkılmış.
Kara parçalarında zenginliklerin tükenmeye başladığı, ülkelerin denizlerdeki zenginliklere yöneldiği noktada emperyalizm; üç yanı denizlerle çevrili Türklerin karaya hapsolmasını ve Akdeniz, Ege ve Karadeniz’de söz hakkına sahip olmamasını istiyor.
Buna karşı en ciddi direnç de NATO ezberlerinden sıyrılmaya başlayan Deniz Kuvvetleri’nden geldiği için Donanma ilk hedef haline geldi.
‘OPERASYONUN YEREL TETİKÇİLERİ İLE KÜRESEL EFENDİLERİ ARASINDAKİ BAĞI ORTAYA KOYAN AMİRAL ÇAKMAK HEP UYARDI’
- Çakmak’ın günlükleri ve mektupları, kitapta çarpıcı kesitler oluşturuyor. Bu kişisel kayıtlar, nasıl bir gerçeklik ortaya koyuyor? Seni en çok sarsan not neydi?
Beni en çok etkileyen, öncelikle Amiral Çakmak’ın her şeyin net biçimde farkında olması, operasyonun yerel tetikçileri ile küresel efendileri arasındaki bağı ortaya koyması ve bu konuda etrafını ve komutanlarını uyarmaktan çekinmemesiydi.
Öte yandan tanıklarını not düşmesi, bu olayların zaman içinde daha da iyi anlaşılmasına katkı sundu. Birçok kişinin de maskesini düşürdü.
‘KUMPAS DAVALARDA HEDEF OLANLARIN AİLELERİ DE HAKSIZ BEDEL ÖDÜYOR!’
- Kitapta sadece sanıkların değil, ailelerin de ağır bir bedel ödediğini; Çakmak ailesinin yaşadıkları üzerinden sürecin “görünmeyen yüzünü” de anlatıyorsun. Çakmak ve ailesi özelinde bu süreci nasıl somutlaştırdın? Tanıklıklar ve belgeler sana ne söyledi?
Bir kişi mahkum olduğunda aslında ailesi de mahkumiyetin parçası oluyor. Bu mahkumiyet adaletsizliğin bir sonucu olduğunda ise yarattığı tahribat bazen hedef olan kişide azalsa da ailesinde katlanarak artıyor.
Hele de yaşam boyu sicilinde en ufak bir leke olmayan, sürekli ülkesi için çalışmış vatanseverler hedef olduğunda mağdurlar da mağdur yakınları da birçok farklı duyguyu iç içe yaşıyor.
Yaşamlarının merkezlerine koydukları duygular ve olgular sarsılıyor. Bu durum, bu kişilerin yaşamlarının geri kalanında da ciddi bir travma olarak devam ediyor.
Amiral Çakmak’ın eşinin yaşadığı cinnet anları, kızlarının yaşadığı yıkım, kardeşlerinin mücadelesi, anne ve babasının üzüntüsü de kumpas davaların ailelerde yarattığı sarsıntının bir yansıması olarak kitapta yer buldu.
Yalnızca Çakmak ailesi değil, kumpas davalarda hedef olan vatanseverler ve aileleri bu ağır bedelin sonuçlarını yaşamaya devam ediyor.
‘O DÖNEM TOPLUM, BUGÜNKÜ GİBİ VATANSEVERLERİN DAHA FAZLA YANINDA DURSAYDI, TÜRKİYE BELKİ DE REJİM DEĞİŞİKLİĞİ BİLE YAŞAMAZDI!’
- Duruşmalar boyunca subaylar arasında gelişen dayanışmaya özel bir yer veriyorsun. Bu dayanışma neye karşı, nasıl bir etik ve değerler sistemi etrafında kuruldu? Bugünden bakınca bu tablo bize ne söylüyor?
Ülke geçmişinde bu tarz bir kumpasın pek fazla örneği olmadığı için ilk başta toplum şüphe ile yaklaştı. Ancak suçlamalara dayanak olan iddiaların temelsizliği önce hedef olan kişiler arasında adalet eksenli bir dayanışma yarattı.
Operasyonun emperyalist arka planı ise bu dayanışmaya Cumhuriyetçi, Atatürkçü, antiemperyalist bir karakter kazandırdı. Eğer o dönem toplum, bugünkü gibi bir toplumsal muhalefet inşa ederek vatanseverlerin daha fazla yanında dursaydı, Türkiye belki de rejim değişikliği bile yaşamazdı.
O dönem çok uzun bir süre bir avuç vatansever, gerçeği topluma duyurmaya çalıştı. Ancak bu sesler, köşe başlarını tutan ve iktidar tarafından desteklenen “Yetmez ama evetçi” güruhun demokrasi görünümlü linç girişimi ile bastırıldı.
‘DENİZ ÜSTÜ KÖPÜRÜR, KAYGILI ANCAK KARARLI BİR UYARI!’
- Kitabın bir biyografi olmanın ötesine taşınıyor. Bu çalışma senin için bir tanıklık ya da tarihe düşülen bir not mu? Okurun kitaptan nasıl bir farkındalıkla çıkmasını umuyorsun?
Dünü doğru anlamadan yarını doğru inşa edemeyiz. Türkiye bir günde, normal bir ülkenin bir yılda yaşadığı gündemi tüketiyor. Kitaplar, hem yaşananların unutulmasını engelliyor hem de yaşananlar arasındaki bağı ortaya koyuyor.
Deniz Üstü Köpürür, yalnızca Cem Aziz Çakmak’ın yaşamöyküsünün anlatıldığı bir kitap değil, yanı sıra Türkiye’nin son 20 yılda yaşadığı emperyalist saldırıyı ve sonuçlarını ortaya koyan bir çalışma.
Emperyalizmi karşısına almayacak bir muhalefet anlayışının Türkiye için yalnızca tehlike yaratacağını ortaya koyan bir işaret fişeği.
Dün tarihin doğru yerinde kararlılıkla duramayanların bugün ve yarın doğru yerde pozisyon alması için kaygılı ancak kararlı bir uyarı.
Deniz Üstü Köpürür’ün okundukça anlaşılacak, anlaşıldıkça da anlatılacak bir çalışma olmasını diliyorum. Bu, her şeyden önce kumpas davalarda vatanı ve milleti için bedel ödeyen vatanseverlere karşı bir borç. Aynı zamanda da bir saygı duruşu.
Deniz Üstü Köpürür: Emperyalizmin Hedefindeki Amiral / Çağdaş Bayraktar / Kırmızı Kedi Yayınevi / 376 s. / 2026.
