Faulkner’den yazım tekniğinde bir güç gösterisi!

Döşeğimde Ölürken (İletişim Yayınları), Nobel Edebiyat Ödüllü Amerikalı yazar William Faulkner’in bütünüyle bilinç akışı tekniği ile yazılmış klasiklerinden biri. Sınıf ayrımındaki eşitsizliği, 1930’lar Amerika’sındaki toplumsal dışlanmaları, yoksulluğu, cehaleti ve farklı dünyaları da gözler önüne seren yapıtın başlığı, Homeros’un Odysseia’sının on birinci bölümünden, Agememnon’un Odysseaus’ya söylediği sözden alınmış.

18 Ekim 2021 Pazartesi, 00:01
Abone Ol google-news

Fotoğraf: HENRI CARTIER BRESSON

“Yüreğim sözlerle boşalamayacak kadar dolu...” William Faulkner

Nobel Edebiyat Ödüllü Amerikalı yazar William Faulkner’in klasik yapıtlarından Döşeğimde Ölürken, Mississipi’de düşsel bir bölge olan Yaknapataphwa bölgesinde geçiyor.

Anne Addie Bundren, döşeğinde ölümü beklemekte. Ölmeden önce son bir isteği var, o da yaşadıkları yere kırk mil uzaklıkta olan Jefferson’daki aile mezarlığına gömülmek.

Yapıtta annelerinin vasiyetini gerçekleştirmek için tabutu yükledikleri bir katır arabası ile uzun bir yolculuğa çıkan Bundren ailesinin yol boyunca yaşadıklarına, bir cenazeyi bir yerden başka bir yere nakletmenin oldukça rahatsız edici ve sarsıcı öyküsüne odaklanılıyor.

İletişim Yayınları’nca çevirmeni Murat Belge’nin önsözü ile yayımlanan Döşeğimde Ölürken, iki bölüm olarak düşünülebilir:

İlk bölümde Addie’nin ölümü, tabutun yapım aşaması, ailenin yolculuğu bekleme anlarına yer verilmiş. Devamında ise sıcaklık ve sellerle geçen yolculuk ve bu yolculuk esnasında yaşananlar sıralanıyor.

EŞİTSİZ, YOKSUL, FARKLI DÜNYALARIN İNSANLARI!

Faulkner, 15 farklı karakterin bilincini 59 bölümde iç monologlarla konuşturuyor. Yolculuk boyunca tüm karakterler birer anlatıcıya dönüşerek zihinlerini açıyor.

Konuyu bilen, her şeye hâkim bir yazar sesi yok. Her karakterin yaşamı algılayış biçimi, dünya görüşü bölüm bölüm ayrılmış. Bu sayede beş çocuklu aile ve komşular yakından tanınıyor.

Küçük bir an, birden fazla karakterin bakışıyla okunabiliyor. Ve belki de en önemlisi bu karakterlerden birinin çocuk olması ve tüm yaşananların bir çocuğun bilincinden de yansıtılması.

Yedi kişilik bu aile aslında büyük bir yoksulluk içinde. Buna karşın kitapta asla klişe yoksul edebiyatı yapılmıyor. Aile bireylerinin her duruma çare üretme çabalarından, yoksulluğu iliklerinize kadar duyumsuyorsunuz.

Fotoğraf: CARL VAN VECHTEN

Özellikle en küçük çocuk Vardaman’ın, “İnsan köy çocuğu olunca un, şeker, kahve neden bu kadar pahalı? Ben neden kent çocuğu değilim baba?” haykırışı sınıf ayrımındaki eşitsizliği, 1930’lar Amerika’sındaki toplumsal dışlanmaları, yoksulluğu, cehaleti ve farklı dünyaları da gözler önüne seriyor.

Ayrıca muhafazakârlık, geleneklere bağlılık ekseninde bir ailenin yanlış ilişkileri, sevgisizliği de ele alınan bir başka durum. Yolculuk sonunda tabuttan gelen kötü koku, Addie gibi çürüyen, kokan bir ailenin sonunu temsil ediyor.

Döşeğimde Ölürken, okunması kolay bir kitap değil. Altı çizilecek bol cümle ve söz yakalanıyor. Şiirsel yazım tekniği, bilinç akışı tekniği, iç monologlar, karakterlerin farklı psikolojik yapıları ve karakter çokluğu zihinsel bir emek istiyor.

Ancak annelik, sevgi, varoluş, ölüm, yoksulluk, tutku, hiçlik gibi kavramları sorguladıkça iyi ki bu dünyaya girmişim diyorsunuz.