Gustav Mahler’in son yolculuğu

Gustav Mahler üzerine esaslı bir çalışma yürüttüğünü her satırda belli eden Robert Seethaler, Son Senfoni’de (Timaş Yayınları / Çev. Regaip Minareci) şöhreti ölmeden önce bulan büyük bir ismin huzursuzluk ve kaygı dolu yaşamını anlatıyor. Bir biyografi kitabı olmamasına karşın yaşamındaki kilometre taşlarını önümüze diziyor, insani duygularına ortak ederek Mahler’le empati kurmamızı sağlıyor.

24 Eylül 2021 Cuma, 10:10
Abone Ol google-news

MÜKEMMELLİK SAPLANTISI

Unutulmaz besteci Gustav Mahler’i hiç kuşkusuz şöhreti ve klasik müziğin sınırlarını genişlettiği senfonileriyle anımsıyoruz. (Ah o Beşinci Senfoni’sinin Adagietto bölümü yok mu!)

Biraz daha meraklı olanlarımız ise 1897’den 1907’ye kadar yönettiği Viyana Operası’nın altın yıllarına damgasını vurduğunu, bununla birlikte Avrupa’nın önemli müzik şehirlerinde onlarca kez kürsüye çıkarak alkışlandığını ve 8. Senfoni’sine “Binler Senfonisi” denmesinden nefret ettiği gibi anekdotlardan da haberdar olabiliyor.

Ancak Mahler, bu bilgilerden ibaret değil tabii ki. Her şeyden önce duygularını yoğun olarak yaşayan, mükemmellik saplantısı olan nevrotik bir insandı.

Birçoğumuzun bilmediği ise ıstırap çeken bir ruha sahip olmasıydı. Öyle ki Sigmund Freud’a bizzat giderek psikanaliz bile edilmişti.

Harold C. Schonberg de dilimize çevrilen Büyük Besteciler (VBKY) isimli kitabının Mahler’le ilgili bir bölümünde; yaşamın anlamını sorgulamanın Mahler’de bir saplantı haline geldiğini, bunu bir derin düşünür olarak değil de bir nevrotik olarak yaptığını ifade ediyor.

DOKUZUNCU SENFONİ KORKUSU!

Psikanalist Theodore Reik’e göre ise Beethoven, Schubert ve Bruckner’in dokuzuncu senfonilerini yazmalarının ardından ölmeleri, Mahler’de de dokuzuncu senfoni korkusu yaratıyordu. (Ne ki o da dokuzuncu senfonisini tamamladıktan sonra gerçekten de ölecekti.)

Bir yandan da şöhretin getirdiği psikolojik baskının altında eziliyordu Mahler. Klasik müzikte yirminci yüzyılın sembol isimlerinden biri olarak görülen ve bu şöhretin bedelini ruhsal olarak ebedi huzursuzlukla ödeyen Mahler, fiziki olarak da birtakım sorunlar yaşıyordu:

Çocukluğundan beri mide hassasiyetinden kronik baş dönmesine, yerli yersiz çarpıntıdan migrene hassas bir mizaca sahipti sözgelimi. Yaşı ilerledikçe en çok da uykusuzluk onu mahvetmeye başlamıştı.

KÜRSÜDEKİ ZEBANİ!

Son Senfoni’de (Timaş Yayınları) şöyle yazıyor Robert Seethaler:

“Geceleri yatağında çoğu zaman gözünü kırpmadan yatıyordu. Duvarlardan çıtırtılar, hışırtılar geliyordu. Sonra yataktan kalkıp odanın içinde dolaşıyor, bu seslerin kaynağını arıyor, derin düşüncelere dalıp kaygılanıyordu. Müziği düşünüyordu. Müzik, soluk alabilen ve ağırlıksız bedeni bütün odayı dolduruncaya kadar yayılabilen bir canlıymış gibi karanlıkta onun varlığını hissediyordu Mahler.”

Öyle bir huzursuzluktu ki bu, opera yönetiminde tam bir despota dönüşüyor, her şeye müdahale ediyor, kürsüdeyken karşılaştığı en ufak bir hatada tekrar tekrar ve tekrar çaldırıyordu. Sanatçıları olduğu yerde rezil ediyordu.

Ona “Kürsüdeki Zebani” denmesi de boşuna değildi. Bu gerginlik her daim uzuvlarına da yansıyor, orkestrayı yönetirken yere vurması, yolda yürürken sergilediği bir alışkanlığa dönüşüyordu.

MAHLER’İN KÜRSÜSÜ!

Mahler’in kendisini en güçlü hissettiği yer ise Kraliyet Operası’nın bodrumunda bulduğunda kurtçukların kemirmiş olduğu eski bir kürsüydü. O kürsüyü hiç bırakmamıştı. Orkestra şefi olarak olgunlaşmasına tanıklık eden, kurtçuklara, baget darbelerine, tere ve toza katlanan bu kürsü, onun için dirayetin sembolüydü: Çöküş, inkâr, geri dönüş, çok çalışmanın getirdiği başarı, duraklama ve yeniden mücadele…

Sürekli bir yıpratılma ve gücünü toplayıp yeniden doğuşun simgesiydi bu kürsü. Mahler o kürsüden inince ise duygusal ve kaygılı bir adam haline bürünüyordu.

YAŞAMINA GÜÇLÜ TANIKLIK

Seethaler’ın Son Senfoni’si de Mahler’in daha çok duygusal ve kırılgan yanına, iç dünyasına eğiliyor ama bahsettiğimiz despotik yanını göstermeyi de ihmal etmiyor.

Bir biyografi kitabı üslubundan bilinçli olarak uzak durarak Mahler’in son gemi yolculuğu üzerinden onun geçmişinde bir yolculuğa çıkarıyor bizi; güvertede onun yanında duruyor ve tıpkı bir beyaz perdeden izler gibi kuşku ve kaygı dolu geçmişine tanıklık ediyoruz.

Bu yolculuk sırasında geçmişe dönüşlerle Mahler’in yaşamına ilişkin izlenimimiz epey güçleniyor:

Müzikle ilgili düşünceleri, orkestra şefi ve opera müdürü olarak sergilediği güç, Beethoven’a hayranlığı, Viyana’ya sığmayışı ve oradan ayrılışı, New York’taki huzurlu günleri, huzursuzluk dolu geceleri, karısıyla tanışması, evlilikleri, çocuklarını kaybetmeleri ve son senfonisi...

Almanya’dan New York’a uzanan yolculuğun ardından Amerika isimli bir geminin güvertesinde sık sık düşüncelere dalmışken yakalıyoruz onu. Bu düşünce selinde kendimizi bazen New York Filarmoni için başlayıp yarım bıraktığı partisyonların etrafa saçıldığı masanın yanı başında buluyor, bazen kırlara gidip kuş seslerinde bulduğu kısa huzur anlarını beraber yaşıyoruz.

YARATIM SÜRECİ

Açık denizde geçmişi düşünmesine bolca zaman oluyor ve düşündükçe ölüm geliyor aklına: “Ölmek, demek böyle bir şey,” diye düşünüyor. “Sakince durup beklemek.”

Bir kuşa kulak vererek hazırladığı son senfonisi tınlıyor o sırada kulaklarında. Bir bölümün kilidini, havada süzülen bir kuşun muzipliği açıyor, sorun çözülüyor. Böylelikle Mahler’in yaratım sürecine ilişkin de bilgi sahibi oluyor, şiddetli baş ağrısıyla yere uzanmışken bir anda yerinden fırlayıp kalemini üç saat düşürmeden bestesini yazdığı ana gidiyoruz.

Büyük bir yaratıcıya yaraşır biçimde ne duysa yarıyor Mahler’e; tahta gıcırtısı veya çalıştığı kulübenin yakınındaki bir kuşun alaycı ötüşleri gibi her şey ona ilham olabiliyor: “Nesnelere kulak vermeli, sonra da kıçının üzerine oturup çalışmalıydı insan, işin sırrı buydu.”

Tatlı sert bir tartışma sırasında Mahler’in Sibelius’a söylediği çok ünlü bir söz aklımıza geliyor bu sırada: “Senfoni aynı dünya gibi olmalıdır. İçerisinde her şeyi barındırmalıdır.”

Robert Seethaler da Son Senfoni’de adeta Mahler’in Dokuzuncu Senfoni’sini besteliyor ve bu senfoniye Mahler’le ilgili belki de her şeyi dahil ediyor. Şöhreti ölmeden önce bulan Mahler’in son yolculuğu üzerinden iç dünyasına ayna tutuyor. Yine sürükleyici ve atmosfer yaratan bir anlatıya imzasını atıyor.