‘İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı’

‘İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı’

7.04.2022 00:01:00
Güncellenme:
Nadire Sönmez
Takip Et:
‘İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı’

İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı (İletişim Yayınları) Tecelli Sercan Sırma’dan insanı, yaşadığı coğrafyanın hamuru ve çamuruyla yeniden harmanlayan bir roman. Hangi coğrafyaya giderse gitsin ayağındaki çocukluk prangalarından kurtulamayan, Britanya’lı İskoç asker Arthurt’un hikayesini anlatan yazar, romanını Arthur’un Glaskow’dan Hindistan’a, oradan Ortadoğu’ya, Irak’tan Kürdistan’a uzanan anılarından yola çıkarak kurgulamış.

Tecelli Sercan Sırma’nın yeni romanı İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı (İletişim Yayınları) adlı yeni romanının ilk satırlarında ana karakter olarak seçip işlediği henüz yedi sekiz yaşlarındaki bir çocuğu tanıştırıyor okuyucularla:

“Nordthood Side Road Caddesi’in arka sokaklarından birinde, kırmızı kesme taşlardan yapılmış, üç katlı eski bir binanın dört basamaklı merdivenlerinde yedi sekiz yaşlarında bir çocuk oturmuş; başı dizlerinin arasında, hareket etmeden, uyuyormuş gibi duruyordu.” (s.7)

Küçük yaşta anne ve babalarını kaybeden Arthur ve kardeşi Slavin ile teyzeleri Rose ilgilenir. Roman, Slavin’in bir kaza sonucu ölmesinden Arthur’un kendisini sorumlu tutması ile onun yaşam ve çocukluk anıları arasındaki vicdani sorgularını, mesleki seçimini, yaşam şeklini, coğrafyadan coğrafyaya sürüklenişini ve tinsel arayışlarını çarpıcı bir dille anlatır.

“Slavin en çok Simla isimli bir bar kapısının bütün cephesini kaplayan ormanlar ve tepeler içindeki saraylar, hiç görmediği yabani hayvanlar, dereler, çiçeklerle donatılmış tabelasındaki manzara resmine odaklanıyor, Arthur’dan orasıyla ilgili masallar istiyordu. O da onu kırmıyor, bu masallar şehrini yıllarca orada yaşamış gibi anlatıyor, masallar uyduruyordu. Hatta akşamları Slavin’i masallarla uyutuyordu.” (s.17)

Arthur, Slavin’e anlattığı bu masallarda biraz da merakını, hayallerini dile getirir aslında. Ve ona daha çok masal anlatabilmek için harfleri, kelimelerin gizemini öğrenmeye çalışır, sonunda tabelaları okumaya başlar. Arthur’un yaşamı orduya girmesi ile bütünüyle değişir. Birinci Dünya Savaşı yıllarıdır ve Hindistan’a gönderilir. Hayallerinin masal şehri Simla’ya gider. Simla Bar’ın duvarlarındaki resimlerle, çocukluk anılarıyla ve kardeşinin hayaliyle iç içe, baş başadır.

Bir gün ormanda bisikletiyle dolaşmaya çıktığı sırada, birkaç parça askeri çadır bezi ve ağaç dallarından yapılmış bir çardak dikkatini çeker. İçeride bağdaş kurmuş oturmuş ve hiç hareket etmeden devamlı bir noktaya bakan biri vardır. Zamanla onun yanında meditasyon yapmaya başlar.

Arthur’un asıl içsel yolculuğu savaş yıllarında gönderildiği Kuzey Irak’ta, Mezopotamya’da başlar. Mezopotamya’yı oluşturan Dicle ve Fırat nehirleri adeta bu toprakları sarıp sarmalayan, can veren bir hayat ağacıdır. Orada dinsel motiflerin iç içe geçmiş yerel toplumlar üzerindeki farklı farklı algılanışını görür, duyumsar.

Arthur sürekli okur, dostlar edinir, İslamiyet ile tanışır ve Şeyh Abdullah adını alarak vaazlar verir. Çilehanelerde çile doldurur. Roman, aşkın kulvarlarında dolu dizgin giden Arthur’la ters laleler kadar güzel Kürt kızı Tavga’nın hikayesini de dramatik bir dille işler.

İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı, kadim Orta Doğu topraklarında, yaşam kadar ölümün, acının, aşkın ve mutluluğun, dostluğun ve husumetin bizim seçimlerimizin dışındaki dinamiklerle yapılanmış olduğuna işaret eder.