Klasik maceraperestler!

Oğlak Yayınları’nın Maceraperest Kitaplar markasının bir kolu olan, Erol Üyepazarcı’nın danışmanlığında ve Çiğdem Bakırcıoğlu'nun editörlüğünde yaşama geçirilen Klasik Maceraperestler projesinin amacı, öncelikle kıyıda köşede kalmış ve yeni nesil tarafından pek fazla bilinmeyen kitapları tekrar gün yüzüne çıkarmak. Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi romanıyla başlayan seri, Ahmed Midhat Efendi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar kitaplarıyla devam ediyor. Tamer Erdoğan tarafından yalın ve sade bir dilin kullanılması da kuşkusuz çok daha rahat bir okuma sağlıyor.

25 Ekim 2021 Pazartesi, 00:03
Abone Ol google-news

TANZİMAT POLİSİYELERİ...

Tanzimat sanatçılarının Batı’dan etkilendiği yadsınamaz. Ahmed Midhat Efendi de, yerli polisiye edebiyatımızın ilk örneği Esrâr-ı Cinâyât’ı, dilimize çevirdiği Émile Gaboriau’nun Orcival Cinayeti isimli polisiye romanının büyük ilgi görmesi üzerine kaleme almıştır.

Tanzimat sanatçılarında gördüğümüz bir başka tutum; romanın ülkemizin toplumsal yaşayışına uygun şekle getirilmesi ve yerellikle belirginleştirilmesidir. Bu yaklaşım Esrâr-ı Cinâyât’ta da göze çarpar.

Yazarın daha sonra aynı türde kaleme aldığı Haydut Montari ve Cellat isimli yapıtları da polisiye türünün birçok klasik özelliğini barındırır.

BOĞAZ’DA CİNAYET VAR!

Esrâr-ı Cinâyât, bir cinayet haberiyle başlar. Boğaz’ın Karadeniz çıkışında, “Öreke Taşı” olarak bilinen yerde bir kadın ve iki erkeğin cesedi bulunur. Cinayeti soruşturma görevi Osman Sabri Efendi’ye verilir.

Bu cinayettin hemen ardından bir de Beyoğlu’ndan intihar vakası haberi gelir. Fakat dedektifimiz kısa süre sonra intihar sanılan olayın aslında cinayet olduğunu ortaya çıkartır ve “Öreke Taşı” cinayetiyle ilişkisini keşfeder. Devamında soruşturma gizemli bir yola girer.

GÜRPINAR KURGUSU!

Bazı romanlarında polisiye kurguya yer vermiş Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın polisiye romana yabancı olmadığını da yine çevirdiği polisiyeler sayesinde biliriz. İlk polisiye roman çevirmenlerimizden Gürpınar’ın, özellikle Fransız polisiyelerinden yaptığı çeviriler iyi bilinir.

Gürpınar’ın suç, ceza, toplumsal ahlak konularına eğildiği ve bu kavramlara yönelik eleştiriler getirdiği Utanmaz Adam, Ölüler Yaşıyorlar mı?, Eşkıya İninde, Ben Deli miyim? isimli romanlarında polisiye kurgu son derece belirgindir.

Ancak polisiye türün niteliklerini bütünüyle taşıyan tek dedektif romanı Kesik Baş’tır. Kahramanları zabit Remzi ve Seyid efendilerin soruşturmayı yürütme biçimleri tam anlamıyla Holmesvari niteliktedir.

Konusuna gelince... Romanımızın kahramanlarından, kayınvalidesinin taktığı “zirzop” lakaplı Nafiz Efendi’nin Refia Hanım’la arasındaki geçimsizlik içki alışkanlığından dolayı iyice şiddetlenmiştir.

Bir gece kadının dul maaşını çalarak içkiye yatırır ve gecenin bir vakti sarhoş durumda eve dönerken, zılgıt yememek için kayınvalidesinin çok sevdiği lahanadan satın alır. Koltuğunun altında lahana, sarhoş kafayla yürürken bir çukurun içine düşer. Ayılır gibi olduğunda ise karşısında bir insan kafası görür.

MUAMMA VE MİZAH YÜKLÜ BİR KLASİK

“Kesik Baş” cinayetinin soruşturmasında görevlendirilen zabit Remzi ve Seyit efendiler, araştırmaya kesik başın fotoğrafının gazetelerde yayımlatarak başlarlar. Kısa sürede küçük ve önemsiz sayılan delillerle başlangıçta anlamsız gibi görülen ufak tefek ipuçları titizlikle bir araya getirir ve kesik başın kimliğini saptarlar. Gazetelerdeki ilanları görüp öldürülen kişinin eşi olduğunu iddia eden bir kadın, polis müdürlüğüne başvurur. Gelgelelim kadın, eşinin yaşadığını, iş seyahati için Paris’te bulunduğunu ve kendisiyle mektuplaştıklarını da ifadesine eklediğinde soruşturma çok gizemli bir yola girer.

Polisiyenin alışıldık unsurlarının yanı sıra muamma, merak, mizah ve heyecan ögelerini de içeren, yerli motiflerle bezenmiş Kesik Baş, klasik ve okunması zevkli bir polisiye.