Nazlı Eray: ‘Hayat, bir kitap yazmak gibi!’ Y. Bekir Yurdakul’un söyleşisi...

Karga Feramuz’un Aşkı (Günışığı Kitaplığı) düşünmeye, anlamaya, anlamlandırmaya, evet düşsel ne ki yoğun, sıkı, derinlikli bir çağrı. Asırlardır aynı seyreden, çoğun kıymetsiz / anlamsız, incir çekirdeğini doldurmaz boş işlerle heder ettiğimizin bile farkına varmadığımız hayatın içinde umut ne yana düşüyor? Bakın, gençler için kaleme aldığı, düşünün / felsefenin ve gülmecenin de kapısını çaldığı, “büyülü gerçekçilik” yazın-sanat anlayışının yeni örneği gerçeküstü yapıtı Karga Feramuz’un Aşkı’nda onu da ne güzel söylüyor Nazlı Eray!

06 Ocak 2022 Perşembe, 00:03
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: TOLGA YARICI

BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİĞİN ÖNCÜSÜ

- Şöyle, baştan başlayalım isterim: Eleştirmenler, “edebiyat tarihçisi” sizin metinleriniz için fantastik, gerçeküstü vb. nitelemelerde bulunmaktalar. Siz ise baştan beri “büyülü gerçekçilik”ten öte bir açıklama yapmadınız yazdıklarınız için. Nedir büyülü gerçekçilik ve ne zaman/ nasıl buluştunuz bu tarzla?

Ben, büyülü gerçekçiliğin belki de Türkiye’deki öncüsüyüm. Nedir büyülü gerçekçilik dersen örneğin Gabriel G. Marquez, Carlos Fuentes’te, yani daha çok Latin Amerikalı yazarlarda görürüz bunu. Sonra Fernando Pessoa... Büyülü gerçekçiliğin temsilcileridir. Sonra Nikolay Gogol, yeniden okuyorum bu aralar. Mesela Kafka fantastiktir, onda bir büyülü gerçekçilik yok. Büyülü gerçekçilik daha değişik bir şey.

‘ON ALTI YAŞINDA ÜNLÜ OLDUM’

Ne zaman buluştuğuma gelince benim gözümde bir prizma var herhalde ve ben dünyayı o prizmadan görüyorum. On altı yaşındayken yazdığım bir hikâye ki düşünün ne cep telefonu ne uçan adam ne Harry Potter var; televizyon, bilgisayar bile yok.

Oturuyorum evde, uçan bir kapıcı, “Mösyö Hristo’nun Hikâyesi”, bu hikâyem çok ünlü oldu. Şişhane Yokuşu Saadet Apartmanının kapıcısı Mösyö Hristo, bir yaz günü güvercin olup Pera’ya uçuyor. Sonsuz bir özgürlük.

Pera’da bütün gün dönüyor. Her şeyi yiyor, içiyor. Dallara konuyor. Eski apartmanları, oradaki hayatı inceliyor. Yaşlı bir kapıcı Hristo. Hayatının muhasebesini yapıyor. Geri dönmeyebilir, özgür. Karısı Madam Mari de onu evde bekliyor. Ama bir şey yapamıyor. Tekrar karısının yanına dönüyor. Ve hikâye bitiyor.

Ben bu hikâyeyle çok ünlü oldum. On altı yaşında ünün ne olduğunu anladım. Galatasaraylı okurlarım oldu. Ben o sırada İngiliz Kız Ortaokulunda, son sınıftayım. Okul çok ilgi gösterdi. Edebiyat kulübüne alındım. Ki o zamana kadar çok okuyan ama oralarda dolaşan bir öğrenciydim. Yani büyülü gerçekçilik demek ki benim başlangıcım.

Bugün yetmiş küsur kitabım var. Hepsi aynıdır. Hiçbir zaman değişmiyor tarzım. Bu, benim içimde olan bir şey. Bir rüyayaşam. Ve ben bu rüyayaşamı çocuk kitaplarımda da yetişkinler için yazdıklarımda da büyük bir serüven, bir yolculuk yaşayarak sürdürdüm.

- “Karga Feramuz’un Aşkı”ndan¹ hemen önce Frej Apartmanı’nın Esrarı'nı² da okudum. İki yapıtta da kahramanınız “Nazlı” çıkıyor karşımıza. Rastlantı değil herhalde...

O, benim! O, çocuk Nazlı.

HEPSİ GERÇEK VE GERÇEKÇİ

- Salâh Birsel’in “Nezleli Karga”3 denemesinin bir gerçekliğe, bir karganın nezleymişçesine gaklamasına yaslandığını kendisinden de dinlemiştim. Karga Feramuz için böyle/ benzer bir çıkış noktası var mı?

Var, evet. Çok eskiden, büyüdüğüm köşkün bahçesinde kocaman bir ağaç vardı. O köşk artık apartman oldu. Fakat o ağaç hâlâ orada. İstanbul’a, evime gittiğim zaman görüyorum onu. Orada yine yaşlı bir karga var.

- Sakin, bağırıp çağırmayan ne ki insan için, doğanın akışında, sıcaklığında bir hayatın taşlarını da özenle döşeyen bir yapıt “Karga Feramuz’un Aşkı”. İnsan olmaya ironik bir çağrı. Bence. Sizi bu yolculuğa çıkaran neydi?

Bir yerde, öyle bir düşünce, öyle bir duygu. Bir karganın hayatı, karganın gözünden dünyayı görüş çünkü karga hep orada. O öttüğü zaman ben onun çocukluğumdan hatırladığım Karga Feramuz olduğunu düşünürüm. Karga zeki bir hayvan. Onun da duyguları olabilir mi falan. Böyle başladı. İşte bu kısım büyülü gerçekçi, biraz fantastik.

- “Bir karganın aşkı olsa olsa, günün batışı ya da bir kelebeğin uçuşu gibi soyut, elle tutulamayan, bahçeye ve doğaya ait bir olay.” tanımınızı bir küçümsemeden çok “aşk” kavramı ya da gerçeğine bir yaklaşım, “Hadi bunu bir daha düşünün!” çağrısı diye okudum. Ancak son bölümde “Aşk bu! Mantıksız bir şey...” deyişinizle ortalık bir daha karıştı. Ve kitabın son tümcesi: “Aşkı öğrenmiştim. Bu eşsiz bir şeydi.” Sahi, aşk nedir sizin için?

Aşk, bir güneş doğuşu ya da batışı olabilir. Aşk, denizden karaya doğru esen meltem olabilir. Aşk, bir hızar makinesinin kırıp kemikleri kalbi parçalayışı olabilir. Aşk, onu nasıl yaşıyorsanız, karşınızdaki insan nasılsa ona göre değişebilir.

Aşk, kıskançlıktan kıvranma olabilir. Aşk, mutluluk, sınırsız bir mutluluk olabilir. Aşk, bir ormanda kaybolmak olabilir. Aşk, bir kaplanın kafesine girip kapıyı arkadan kapatabilmek, parçalanmayı göze almaktır. Aşk, bir asansör düşerken, biraz sonra parçalanacağınızı bildiğiniz halde bir bardak şampanyayı kafanıza dikip hayat ne güzel diyebilmenizdir. Bence aşk bu!

‘SÜZÜLMÜŞ, DEMLENMİŞ İFADELER’

- Akıp giden hayatın barındırdığı ayrıntılar, incelikler, yitip giden merak duygumuz... Çocuklarımızı/ gençleri yuvarladığımız sığlık... Sonra şu; an, şan, unvan merakımız... Bir gözlem mi, metne/ anlatıya sızan bir gerçeklik mi bu? Ne dersiniz, dünden bugüne hep mi böyleydi?

O kadar bilinçle yapılmış şeyler değildir bütün bu saydıkların. Beynimin, ruhumun o anki haletiruhiyemin, kitabı yazarken girdiğim havamın süzgecinden geçmiş, demlenmiş ifadeler diyelim.

- Karga Feramuz’un büyük aşkı babaanne Cevriye, müzenin bekçisi Bahattin, mağara insanı Ateş, İkbal Karga... ve Nazlı. Öne çıkan karakterlerin gerçekçi, sıcak, hayatı tanıyan, cana yakın oluşları rastlantı mıydı yoksa romanın bütünü içinde yansıyan ya da baştan tasarladığınız bir durum muydu?

Hepsi gerçek. Nazlı gerçek, babaanne Cevriye, benim rahmetli babaannem Cevriye Hanım, o köşkte oturuyordu ve o karga eğer gençliğimden beri oradaysa babaannemin gençliğini, belki çocukluğunu bile görmüştür. Benim çocukluğumu görmüştür. Babaannemin çocuklarını, yani babamı, amcamı, halamı; dedemi görmüştür.

Doğru, hepsi gerçekçi insanlar/ karakterler. Bekçi Bahattin çok farklı, Nazlı çok meraklı, Ateş bence çok ilginç; mağaradan çıkıp yirminci yüzyıla gelişiyle onun için hayat bir bomba patlamasını andırıyor. Tekerleğin bulunmadığı bir çağdan, her yerde tekerlekle karşılaştığı bir döneme geliyor.

Bugün biz sahip olduğumuz bütün bu olanakları kanıksamış durumdayız. Arabamızı, elektriği kullanıyoruz, sobamızı yakıyoruz. Kapıya yemek geliyor. Dışarıda dinozor yok... Ne bileyim, daha başka şeyler...

Şu koronada bile Ateş’in mağarada yaşadığından çooooook, çooook, çok ileride ve “lüks” bir hayat sürüyoruz. Mağara devri ve Ateş’in geldiği bugünleri düşünürsen çok güzel... Hayat, muazzam.

- Ah ne çok sulandı ağzımız: güllü-sakızlı lokumlar, sumaklı mantılar, pufbörekleri, kayganalar, gözlemeler... yalnızca “doğdu”ya gideceğinde yapardı annem kayganayı! Sizin yaşamınızda nerelerde durmaktalar? Nerelerden çıkıp geldiler?

Eski ahşap köşkün taşlığında, oradaki geniş mutfakta, kalfası Fatma ablayla babaannemin hamur açması, kaygana yapması, gözleme/ ballı gözleme, benim çok sevdiğim pufböreği, sonra ucundan yediğim hamur/ kıyma ve ardından kurt/ solucan düşürüşüm...

Bütün bunlar, sonra merdiven altındaki gıdaları, yiyecekleri koruyan, kavanozları daima dolu tutan Hızır, inandığım Hızır; her şey o yıllara düşüyor, oradan çıkıp geliyor.

- Duygular: ağrı, hüzün, keder, üzüntü; mutluluk, aşk...

Vardır bunlar bende...

‘DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK!’

- Ve değişmeyen ilişkiler... Mağara insanı Ateş’ten bu yana şu birkaç on bin yılda insan ne katmış/ katabilmiş hayatına?

Hiçbir şeyin değiştiğini zannetmiyorum. Günümüzde bir adam bir kadına âşıksa bir parfüm ya da başka bir hediye verebiliyor. Ya da akşam, yemeğe çıkıyorlar falan... Ateş belki öyle bir şey yapamıyor. Hepsi bu.

- Sıklıkla Orhan Veli’nin “Arzulu mudur acaba,/ Bir tank, rüyasında/ Ve ne düşünür tayyare/ Yalnız kaldığı zaman?/ Hep bir ağızdan şarkı söylemesini/ Sevmez mi acaba gaz maskeleri/ Ayışığında?/ Ve tüfeklerin merhameti yok mudur,/ Biz insanlar kadar olsun?” dizeleri düştü aklıma sizinle/ Nazlı’yla müzedeyken. İskender, Venüs, Firavun, Ağlayan Kadınlar... kimin sesi ulaştı size ilkin?

İlk defa Ağlayan Kadınlar. Onların o tiz sesi. Hani o yankesici kadın var ya (Agrippina), sonra iş buluyor, Venüs’ün bileziğini çalıyorlar... Sonra da Venüs’ün hafif, mırmır, mırmır konuşması.

- Neden, “aşklar, tutkular, entrikalar”ın yalnızca “önemli” kişilerin hayatını “süslediğini” sanır insan ya da sanmamız istenir? Sokaktaki insanın, devlet memurunun “hayatının düz bir rayda gittiği”ni akıllara kazıyan nedir?

Belki de her şey tam tersidir aslında. Memur zor/ güç bir hayat yaşıyor Türkiye’de. Evden işe, işten eve gibi gözüküyor. Öbür hayatlar balonlu, konfetili, parfümlü, pastalı, şampanyalı... Onun için insanlar aşkı bu dünyadan genç insanlara yakıştırıyorlar. Halbuki bir memurun tutkusu, aşkı belki Kazanova’nın aşkını geçebilir.

Bir de şu var: memur onu dile getiremiyor. Olup biten kapalı perdeler arkasında... Ama bu, o duygunun kısıtlanması demek değildir. Koltuğunun altında ekmek yahut pideyle o neler düşünebilir! Ben onları, o sıcak yuvalarda yaşananları yazdım ama. Onlar o aşkı çok derin yaşayabilirler.

‘KİMSE TAM DEĞİL’

- Bekçi’nin, “Baksana çevrene, kiminin bacağı yok, kiminin kafası... Yalnızca gövde olan var...” seslenişi; Karga Feramuz’un “İnsan olmak...” deyişi ve başka örnekler. Hepsi kendi bağlamından çok öteleri, ironik bir yaklaşımla aslında bir hayat felsefesini anımsatıyor okura; alttan alta. Nedendir bu olamama hallerimiz? Ya “her ne ararsak kendimizde” olduğunun uzağına savrulmalarımız?

Ee, bu hayat böyle... Yaşamda bir gerçek bu. Hiç kimse tam ve bütün değildir. Muazzam bir holding sahibisindir, işadamısındır, bir şeysindir... ondan sonra çolaksındır, gözün görmez, kamburun vardır, yardıma ihtiyaç duyarsın... Öyle şeyler olabilir.

Yani insanoğlu hiçbir zaman bir Apollon değil bence. O nedenledir ki karga bir hayvan, müzedekiler; torsonun başı, kiminin kolu bacağı yok. Hayatta herkesin böyle teklemeleri vardır. Solaklığı vardır, miyopluğu vardır, kekemeliği vardır, korkuları vardır, anksiyetesi, panikatağı vardır; hiç kimse tam değildir. Bizi insan yapan budur. Belki karga da onun için insandır.

- Müzeden o karakterleri seçmenizin temelinde de bu yatıyor, değil mi?

Evet, elbette. Onlar nedir, biliyor musun; onlar yaşayan ama yaşayamayanlar! Bir heykel nedir, bizi niçin büyüler? Ölümsüz ama yaşayamayandır.

- Mağara insanı Ateş’in psikiyatristle buluşmasında ve kimi başka bölümlerde eğitim süreçlerinin düştüğü açmaz (yığıştırılmış bilgi, derinliksiz yaklaşım...) ezberlenmiş tutumlar alaya alınıyor, bir işin iyi ve doğru yapılamaması üzerine düşünmeye çağrı ses veriyor romanda. Katılır mısınız?

Bütün bu sıraladıkların için yazıldı bu roman. Belki bilinçsizce -tam bilinçli değil- ama o kadar göze batan şeyler ki bunlar, ben buradayım, hatalı yapılıyorum denen şeyler ki bunlar tabi Ateş’e yansıdı.

- Yapıtın son tümcesi; “Hayat asırlardır aynıydı ve hiçbir şey değişmiyordu aslında.” anlatının gölgesinde yatanı bütünüyle açık ediyor. Peki, umut ne yana düşüyor?

Umut yetişiyor. Refik’in sözü / dizesi değil mi bu?

- Evet, Refik Durbaş’ın. “Çırak Aranıyor” şiiri...

“Elim sanata düşer usta/ Dilim küfre, yüreğim acıya/ Ölüm hep bana/ Bana mı düşer usta?// Sevda ne yana düşer usta/ Hicran ne yana/ Yalnızlık hep bana/ Bana mı düşer usta?// Gurbet ne yana düşer usta/ Sıla ne yana/

Hasret hep bana/ Bana mı düşer usta?”

Refik abinin esiniyle kurdum son tümceyi.

Çok sevdiğim bir şiiridir Refik’in. Umut ileriye düşsün, umut önümüze düşsün, umut kalbimize düşsün. Çünkü dünya her şeye rağmen çok güzel. Çok çok güzel ve yaşamak da bir hediye. Bir serüven, bir macera, bir kitap yazmak gibi...

‘HAYAT BÖYLEDİR!’

- Hayat bir kitap yazmak gibi... Harika!

Evet, öyledir ve bunun içinde her şey olabilir. Çocukların bunu bilmesini istiyorum. Hayat bu! Ay, yarın var mı, dersin önünde bir derya açılır. Yolum kapandı, dersin; bir mağara yarılır. Hayat böyledir.

Bazen ben burada, Apollon tapınağının karşısında, bir kafede otururum. O binlerce yıllık kalıntıyı seyrederken hayatın ne kadar değişik bir şey oluğunu düşünürüm. Orada bambaşka düşünceler kuşatır beni. Bambaşka şeyler... Hayattaki o küçücük dargınlıklar, küslükler, kaprisler, üzüntüler, ondan sonra dertler...

- Hepsi anlamsızlaşıyor değil mi?

Hepsinin boş olduğu, hayatın bööööyle bir savrulan hortum, kimi zaman bir meltem gibi sürdüğünü orada anlıyorum. Ve çok mutlu oluyorum. İyi geliyor.

- Çok teşekkür ederim Nazlı Hanım.

Ben çok teşekkür ederim. Heykeller için demiştim ya hani, “hayatta ama yaşamayan”, o laf hoşuma gitti.

- Bir söz vardır, halk arasında dolaşan; insan yaşamını yitirdiği gün değil, artık adı anılmadığı ya da kendisini tanıyan son kişi öldüğünde ölür diye... Örneğin Yunus Emre yaşıyor; Nasrettin Hoca, Pir Sultan Abdal yaşıyor. Oysa hayatta olduğu halde yaşamayan / çoktan ölmüş çok sayıda kişi var aramızda dolaşan.

Bu çok güzel, işte o heykeller de yaşamıyor olsalar da hayattalar.

1 Karga Feramuz’un Aşkı, Nazlı Eray, Günışığı Kitaplığı, Aralık 2021, 180s., 14+, İstanbul.

2 Frej Apartmanı’nın Esrarı, Nazlı Eray, Everest Yayınları, 2. baskı: Ekim 2020, İstanbul.

3 Nezleli Karga, Salâh Birsel, deneme, Remzi Kitabevi, 1991, İstanbul.