
BUHRANLI GÜNLER VE GÖÇ!
Gazeteciliği, teşkilatçılığı, gericilikle mücadelesi, Atatürk ilke ve devrimlerinin Batı Trakya Türk Azınlığı içinde yayılması, benimsenmesi için gösterdiği çabalarla bilinen Mehmet Hilmi’nin (1902-1931) “edebi kişiliğinden” söz edilmemesi oldukça düşündürücüdür.
Oysa çıkardığı gazetelerde Rus edebiyatından bazı eserlere yer vermiş, Türk edebiyatının ünlü yazarlarının eserlerinden bazılarını alıntılamıştır. Daha da önemlisi, 1920’li yıllarda bugünlere hitap eden bazı hikâye ve anılarına da bu gazetelerde yer vermiştir.
Bu hikâyelerin ve hatıraların gözden kaçması, söz edilmemesi, Şerafettin Turan’ın “Sanatın gelişip evrensel boyutlara ulaşabilmesi için toplumun bilgi ve kültür düzeyinin sanatçıyı destekleyecek içerikte olması da gerekmektedir” düşüncesi çerçevesinde düşünülebilir.
Kaldı ki Batı Trakya Türkleri o yıllarda çok buhranlı günler yaşamaktadır ve bu yüzden aydınlarının çoğu Türkiye’ye göç etmiştir.
‘GÜNDÜZ NENE’ VE ‘KABAHATLİYİZ’
Bu bilgilere ulaştıktan ve Mehmet Hilmi’nin “Gündüz Nene” ve “Kabahatliyiz”, hikâyelerini bir antolojide okuduktan sonra bu “raflarda unutulmuş yazarı” iyice merak ettim. Mehmet Hilmi’yi bulup araştıracaktım. Ama nasıl?
O yılların gazeteleri Harf Devrimi’nden (1928) önce yayınlanmış gazetelerdi. Osmanlıca yazı bilmiyordum. Ama Mehmet Hilmi’nin hikâyeleri ve anıları olduğunu da öğrenmiştim. Bu düşünceler içindeyken Gümülcine’de BAKEŞ Yayınları arasında çıkan Rahmi Ali’nin Anı ve Hikâyeleriyle Mehmet Hilmi adlı çalışması elime geçti.
Bu değerli imzanın edebi kişiliği ile de gün yüzüne çıkmış olmasının sevincini içimde yaşadım. Doğal olarak bu kayda değer edebi hazine hakkında birkaç söz söyleme gereksinimi de duydum.
Mehmet Hilmi’nin anı ve hikâyeleri -doğal olarak- kullanılan dilin eskiliği dışında anlatım ustalığı, düşünce ve insan psikolojisini verme becerisi açısından bugünlere hitap edecek düzeyde yazılar.
“Gündüz Nene” hikâyesi “Kökler” in bir giriş kapısı gibidir. Zencilerin “insan” sayılmadığı bir dönemde yazılan bu hikâye, yaşamı süresince “memleketine” dönmek için yol parası biriktirmeye çalışan zenci kadının acıklı hikâyesidir.
“Kabahatliyiz” ve “Piç” adlı hikâyeler günümüz “köprü altı” çocuklarının yaklaşık yüz yıl önce yazılmış hüzün dolu hikâyeleridir. Duyarsız toplumların utanç belgeleridir.
Toplum daha genel anlamda “sistem”, kendi yarattığı açlık ve sefaletten utanacağı yerde bu aç ve sefil insanlardan adeta tiksinti duyar. Sayıları az da olsa, “mazlumdan” yana olan insanların varlığı okuyucuya umut verir.

SAVAŞ MAĞDURLARININ YAŞAMLARINDAN KESİTLER
“Zavallı Mahkûm”, kısacık ama insana çok şeyler anlatan bir hikâyedir. Adaletin işleyişindeki aksaklıklar, “adaletsizlikler” aynen sürüp gitmektedir. Hikâyenin kahramanı yıllarca hapislerde çürüyüp öldükten sonra hakkında “beraat” kararı çıkar.
“Facia”, “Bir Validenin Hikâyesi”, “Ama Dilenci” adlı kısa hikâyeler savaş mağduru kişilerin yaşamlarından değişik kesitler sunan ucu açık hikâyelerdir.
KADININ TOPLUMDAKİ YERİ
“Bir Mektup” adlı oldukça uzun hikâye, kadının toplum içindeki yerini, değerini, gerek erkek gerekse hemcinsleri tarafından nasıl görüldüğünü anlatan bir yazıdır. Bugün için de güncelliğini koruyan bir yazı.
Teşbihler-benzetmeler, söz konusu hikâyeler içinde insanın ruhunda tatlı güzellikler yaratır:
“Narin endamı ve cazip reftarı, ince ve uzun boyu ve parlak bir cildi vardı.”
“Soğuk bir şimal rüzgârı bu zengin kasabanın dar sokaklarında Kanun-u evvelin hırçın kraliçeleri gibi saltanat sürüyor, tiz ışıklar, acı iniltilerle insanın kalbine derin bir korku ilga ediyordu.”
“Ay, gümüş şema ali (dış görünüşü) ile denizin üzerinde milyarlarca kıvılcımın parlak ayinelere dökülmesinden meydana gelen cazip noktalar meydana getiriyordu.”
Güzel hikâyeler, ilginç anılardı okuduklarım. Mehmet Hilmi’yi daha çok sevdim.