Şairin ömrü şiire dahil! Feridun Andaç’ın yazısı...

Ataol Behramoğlu’nun yeni şiirlerinden oluşan Köprülere Şiirler (Tekin Yayınevi) kitabını okurken, bir yerin zamanını, zamanın oradaki rengini / biçimini düşündüm demeliyim. “Köprü”yü kurabilecek bağların dilsel metaforu olarak düşünürken, Behramoğlu’nun şiirleriyle çıktığım okuma yolculuğu beni Anadolu’nun birçok yerindeki köprülerle (ki bunlardan çocukken en çok etkilendiğim Çobandede Köprüsüne); oradan Paris’in Seine nehri üzerindeki köprülere, Saraybosna’nın, Mostar’ın, Üsküp’ün köprülerine döndürdü. Köprüleri odak alan şiirler demetinde yerin / yurdun / insanlığın renklerini taşıyor bize.

30 Ekim 2021 Cumartesi, 00:04
Abone Ol google-news

Hayatı anlamaya çalıştığım günlerdi. Öyküler, romanlar okuyor; sinema tutkumun bu okuma yolcuğuma eşlik etmesine de seviniyordum. Çünkü hayatın şiirini bana gösteren bir buluşmaydı bu. Sıkıcı ders kitaplarımın gösterdiklerinin dışında bir dünyaya açılan kapılardan geçiyordum.

İşte tam bu dönemeçte şiir hayatıma dokunmuştu. Okuyup bildiklerimizin ötesinde bir dünyanın seyrine çıkıyordum.

Nâzım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı”, “Kuvayi Milliye Destanı” şiirleriyle, Neruda’nın “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”, Lorca’nın “Çingene Türküleri” derken; dergiler: Varlık, Papirüs, Yeni Dergi... Memet Fuat’ın “Türk Edebiyatı” seçkileri; ve Cem Yayınevi’nin şiir dizisinde karşıma çıkan şairler...

16-17 yaşlarında edebiyat tutkunu bir gencin, Doğu’nun iki komşu kenti arasındaki yolculuğunda ilk uğrak yeri olan bir kitabevinde karşısına çıkan şiir kitapları, bunların şairleriyle karşılaşması bugün bize abartılı gelebilir.

Ama “12 Mart” askeri darbesinin esintisinden geçen ülkemizde bu döneme dair edilebilecek sözlerin en tok, en yalınını söyleyen şairlerle buluşmuşsanız...

Yani Ataol Behramoğlu’nu, Refik Durbaş’ı, Nihat Behram’ı, Turgut Uyar’ı, Edip Cansever’i, İsmet Özel’i karşımıza çıkaran Kars’taki o kitabevini anmadan; Behramoğlu’nun şimdi masamda duran yeni şiir kitabındaki şiirleri nasıl okuyabilirim?

Şiirin, şairin hayatına dair olduğunu öğreten şairler yurdundayız. Toprağı mümbit bir Anadolu... Dili, kültürü, tarihi, edebiyatı da öyle.

Yunus’tan Karacaoğlan’a, Pir Sultan Abdal’dan Dadaloğlu’na geçince görürüz bunu... Nâzım Hikmet ile Yahya Kemal’i yan yana okuyunca daha bir anlarız o kadim birikimi...

Gelin görün ki; yaşayan şiirin damarlarını var eden coğrafyayı bilmeden, o toprağın kokusunu, dilin şenliğini anlamadan varamazsınız her birinin söylediklerinin sırrına.

‘İYİ ŞAİR’İN SÖZÜ

İyi şairlerin yüzü her daim insana dönüktür. Dünyaya, insanlık durumlarına oradan bakarlar. Kurdukları dil yurdu, yaşama yurtlarının renklerini, seslerini taşır. Bilirler ki; insanın yeryüzündeki konaklanışı yerin / zamanın / yaşama kültürünün değerleri ile oluşur.

Ataol Behramoğlu’nun yeni şiirlerinden oluşan Köprülere Şiirler kitabını okurken, bir yerin zamanını, zamanın oradaki rengini / biçimini düşündüm demeliyim.

Atina’daydım, şiirleri okuduğumda.

Torunum Leandros’a Mektuplar’ı yazmaya başlamıştım. Aynı havzanın (Ege Denizi’nin) çocuklarının ne denli yakın olduklarını, ortak kültürel değerlere, tarihlerle aralarında nasıl köprüler kurulabileceğini anlatan mektupları tasarlamıştım.

“Köprü”yü kurabilecek bağların dilsel metaforu olarak düşünürken, Behramoğlu’nun şiirleriyle çıktığım okuma yolculuğu beni Anadolu’nun birçok yerindeki köprülerle (ki bunlardan çocukken en çok etkilendiğim Çobandede Köprüsüne); oradan Paris’in Seine nehri üzerindeki köprülere, Saraybosna’nın, Mostar’ın, Üsküp’ün köprülerine döndürdü.

BİR YERİN DİLİ

Ataol Behramoğlu’nun şiir evrenine bakınca; yer ve yurt duygusunun ne denli baskın olduğunu gözlersiniz.

1965’te yayımlanan ilk şiir kitabı Bir Ermeni General’den ikinci kitabı Bir Gün Mutlaka’ya (1969) geçerken, adeta “Köprü Şiir” olan “Okudukça Ne Kötü Eskimesi Şiirin” Behramoğlu’nun hem poetik yolculuğunun, hem de şiirdeki “insani renk”in içerdiği anlamları bize gösterir.

Belleğimize kazınan “Ne Yağmur…Ne Şiirler…”, şairin hayatın şiirini yazarken şiirin hayatımızdaki yerini de getirip bize göstermesinin bir simgesidir adeta!

Bu kez köprüleri odak alan şiirler demetinde yerin / yurdun / insanlığın renklerini taşıyor bize:

“Ülkem beni ağlatacak kadar güzel

Bu doğa ve tarih kardeşliği

Yeter ki bozmasın sevgisiz bir al

Bu eşsiz güzelliği.”

Onun hümanist bakışının yansılarıyla birlikte bir yerin dilini şiirselsöz’le kurmanın düşüncesini de getirir her bir şiiri.

Yer bir bakıma tarihtir, insanlığın yaşama kültürünün en geniş havzasıdır, bellektir. Hafıza mekânları diyebileceğimiz köprülerin öyküleriyle gelip şairin sözceleminde yer bulması anlamlıdır.

Behramoğlu yaşama birikimiyle hayata bakan biridir. Şiirinin sözünü de bu imbikten geçirir. Şair, bir bakıma, sözüne de yurt arar. Bilir ki bunu var eden birikim hayatın tözündedir. Gören, hisseden, duyan ve giden bakışıyla şiirini kurduğuna göre…

Köprülere dönüp bakması, bir varoluş simgesi olarak hayatımızdaki yerini görmesi; bunlar üzerine yazması onunu imgelemindeki renkleri, sesleri, görüntüleri bize taşıması ötemizde duran belleğin ışıltısının neler içerdiğini düşünmemize de neden oluyor diyebilirim.

Köprüler insanlığın yaşamında nasıl da süregelen bir simge… Şairin sözü de yeryüzündeki köprülere dair bir övgülemeyle birlikte hayatımızdaki anlamını görmemize dönük bir çağrı aslında.

“Malabadi Köprüsü”ne dair edilen sözlerin ağıtsı yani ise bu çağrının en etkili yanı:

“Bu nasıl bir nankörlük,

Emeğe, emanete,

Nasıl bir saygısızlık,

Ve duygusuzluk böyle.

Malabadi Köprüsü

Duruyor sitem gibi,

Hüznüyle yüzyılların,

Ve bütün görkemiyle.”

Dönülüp yeniden yeniden okunacak şiirler Köprülere Şiirler. Ve okundukça da üzerinde düşünülüp yeni sözler biriktirecek bir duyarlığın ışıltısını getiren…