Zeynep Aliye: ‘Roman kişilerimle çok karşılaştım!’

Kavşakta (Cumhuriyet Kitapları), Zeynep Aliye’nin ilk romanı. Roman, eşi, sevgilisi, anne ve babası, son olarak arkadaşı tarafından ihanete uğradığını, bir başına kaldığını düşünen, üstelik mücadele etme refleksi gelişmemiş, zira ergenlik kozasından hâlâ çıkamamış, sembiyotik ilişkilerle hayatta kalma dışında bir yöntem bilmeyen Mâhinur isimli genç kadının, gelip dayandığı yol ayrımında yaşadıklarını anlatıyor.

11 Ekim 2021 Pazartesi, 00:02
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: KAAN SAĞANAK

Zeynep Aliye, Samsun 19 Mayıs Lisesi'nde öğrenciyken yazdığı şiir ve öykülerle edebiyata ilgi duydu. 1990’da ilk öykü kitabı çıktı, 1993’te ilk öykü ödülünü aldı. Şimdi 9 öykü kitabı, 5 öykü ödülü, 2 şiir, bir söyleşi, bir çocuk kitabı ve bir deneme kitabı var.

İstanbul ve Almanya’da Türkçe ve edebiyat öğretmenliği sonrası, Yaşasın Edebiyat dergisinde çalıştı. Yayın kurulu üyeliği, 2000-2004 Bilgi Yayınevi İstanbul Temsilciliği yaptı.

TYS Genel Sekreterliği, BESAM Kurucu Üyeliği ve Başkan Yardımcılığı, Özerk Sanat Konseyi Yürütme Kurulu Üyeliği, PEN Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu.

Kavşakta, Zeynep Aliye’nin ilk romanı. Ama bu yapıtı ilk kitap özelliklerini çoktan aşmış, romanın temasını ve kişilerini derinliğine ele alışıyla, toplumsal ve psikolojik çözümlemeleriyle o yazarlığına yeni yapı taşları döşemiş bir usta. Okuyunca yazarlığını ve Kavşakta’yı merak edeceğinizi düşünüyorum.

‘BENİM İÇİN BİR YAPITIN YAZIMI YAYIMLANMADIKÇA SÜRER!’

- Kavşakta ilk romanınız. Yazma sürecinizden söz eder misiniz?

İlk romanım, bir türlü yayımlama girişiminde bulunamadığım, Ölmezsek Görüşürüz. Ayrıca çok ilgi çekeceğine inandığım bir otobiyografik roman çalışmam var. Önümüzdeki dönem onlar da gerçek dünyada soluk almaya başlayacaklar.

Kavşakta, ne zaman yazılmaya başlandı, emin değilim. Fakat bu süreçte öyküler, denemeler, inceleme yazıları, söyleşiler yazıp yayımladım.

Benim için bir yapıtın; roman, öykü hatta şiirin, yayımlanmadığı sürece yazımı devam eder. Rahat bırakmaz; çekip durur elimden, kolumdan; zihnime atar kancalarını: “Gel, hâlâ ne bekliyorsun?”

Ancak bu süreçte yaptığım müdahaleler kurgusal boyutta değildir, köklü bir değişiklik içermez.

Yazının dili, anlatımı üzerindedir; karakterlerin, mekânların okura aktarılmasında eksik kalmış ayrıntılardadır.

Örneğin bir renk, ses, hissediş, koku, tat, duruş, bakış ya da devinimdeki bir nüans önem kazanır bu aşamada.

- İsmini koyarken ne düşündünüz?

Romanım; eşi, sevgilisi, anne ve babası, son olarak arkadaşı tarafından ihanete uğradığını, bir başına kaldığını düşünen; üstelik mücadele etme refleksi gelişmemiş, zira ergenlik kozasından hâlâ çıkamamış, sembiyotik ilişkilerle hayatta kalma dışında bir yöntem bilmeyen Mâhinur isimli genç kadının, gelip dayandığı yol ayrımında yaşadıklarını anlatıyor.

Yaşamın ona sunduğu seçeneklerden hangisini kendisi için uygun bulacak Mâhinur?

Her zaman yaptığı gibi en kolay yolu, kaçmayı seçerek hemen önünde duran devasa kara deliğin sonsuzluğuna mı salacak kendini, yoksa bir olanaksızı gerçekleştirerek, o güne dek yabancısı olduğu bir mücadele anlayışıyla küllerinden yeniden mi var olacak?

‘HAYALLERİMİN HARMANI!’

- Romanın kişilerini konuşalım. Bunlar yaşayan kişiler mi yoksa kurmaca kişiler mi? Yaratım sürecinde olayları ve kişileri değiştiren gelişmeler oldu mu?

Roman kahramanlarının nereye kadar kurmaca, nereye kadar gerçek olduklarını kim bilebilir ki? Gözlemlerimin, izlenimlerimin, hayallerimin harman yerinden çıkartırım karakterlerimi.

Firdevs Hanım gibi benmerkezci, hırslı, baskın kimlikli ve doğal olarak mutlu olmayı bilemeyen, aynı biçimde yakınındakilerin de mutlu olmasına fırsat vermeyen anne ve eşlerle çok karşılaştım.

Gülderen, Mâhinur hatta Şahin gibi, çoluk çocuk sahibi olsa da ergenlikten kurtulamamış, hâlâ annesinin prensi ya da prensesi muamelesini görmek isteyen çocuksu ruhlu, evlenip çocuk sahibi olsa da kendini kurduğu çekirdek aileye ait hissetmeyen nice genç kadın, erkek tanıdım. Ya da evliliği bir pranga haline getiren genç çiftler azımsanmayacak kadar çok… Tekdüzeleşmiş evlilikler yüzünden birbirinden soğuyan karı kocalar, toplumun istediği evlilik anlayışı yüzünden gizli ilişkiler yaşamak zorunda kalan kadınlar, erkekler...

‘MÂHİNUR, BASKICI BİR ANNENİN ESERİ!’

- Romanın baş kahramanı Mâhinur, annesinin hitabıyla ‘Mâhi’, mahveden anlamına geliyor. Başarısız olmuş, istediği hiçbir şeyi elde edememiş, terk edilmiş, yalnız bırakılmış bir kadın...

Mâhinur ve annesi Firdevs Hanım, bu toplumda maalesef sık rastladığımız tiplerden.

Mâhinur, güçlü, baskın kişilikli bir annenin kontrolü altında ezilmiş, zorluklar karşısında çözümü başkalarından beklemiş, hüzünden, kederden zevk alan, kendine acıyan ama yakınmak dışında hiçbir şey yapmayan, yapmayı bilmeyen bir genç kadın.

Belki de acınır konumda olmak, onu çocukluğa daha yakın tuttuğu için hoşuna gidiyor. Neredeyse mazoşist biri.

Kendi başına ayakları üstünde durmak gibi bir hedefi olmamış hiç. Çevresinde yalnızca biat edecek insan isteyen Firdevs Hanım’ın şişkin egosu, bu fırsatı vermemiş kızına.

Ancak adeta elleriyle yarattığı Mâhinur’un son derece güvensiz, aynı zamanda öz güveni zayıf, yaşadığı topluma yabancı, toplumsal gerçeklerden habersiz biri olmasından da hoşnut değil. Suçluyor kızını bu yüzden.

YÜREK ACITAN ÇOCUKSU KARAKTERLER

Mâhinur da aynı biçimde her şeyin suçlusu olarak görüyor kendini. Bu duygu durumundan kurtulmak için de hayal dünyasına sokuluyor. Savaşmak, karşı çıkmak yerine sinip beklemeyi bu arada hayal kurmayı yeğliyor.

Cinsel tatminsizlik içinde ama arzularını belli edecek olursa kocasının gözündeki itibarını yitireceği kaygısıyla kocasıyla yatak ilişkisini neredeyse sıfırlamış. Kocasıyla yaşayamadığı tatmine, Şahin’le hayal ederek ulaşıyor.

İlhan, eşcinsel olduğunu gizlemek zorunda kalmış, dahası tam tersi, maço sayılabilecek bir kimlik sergileyerek kendi olmadığı bir kişilikle yaşamını idame ettiren bir tip.

Şahin’in karısı Gülderen ve İlhan nahif, çocuksu, dürüst, net iki karakter. Her ikisi de içlerindeki çocuğu korumakta azimli. Okuru edilgenlikleriyle kızdırırken bir yandan da yüreğini acıtıyorlar.

‘ROMANIMI GERÇEK ARKADAŞLIĞA ADIYORUM!’

- “Romanımı o büyülü duygudaşlığa, arkadaşlığa, hayatıma anlam, sevinç umut katan tüm arkadaşlarıma adıyorum” demişsiniz.

Arkadaşlığın kendisi büyülü bir ilişki. Hiçbir zorlama, zorunluluk taşımayan, feodal kalıntılardan arınmış, son derece demokratik, tamamen gönüllülük esasına dayalı çok özel bir ilişki biçimi.

Arkadaşlık kişiyi oluşturur, zırhını parçalamasını sağlar. Bencillikten arınmış, biz olmayı önemseyen bir yakınlaşmadır.

Eşimizin, çocuğumuzun hatta anne babamızın, kardeşimizin yanında olduğundan daha doğal davranma şansı yakalarız arkadaşımızın yanında. Mâhinur ve İlhan ilişkisinde olduğu gibi.

Kırgınlık, küslük uzun sürmez. Omzuna başımızı koyabileceğimiz kişidir gerçek arkadaşımız.

Kavşakta / Zeynep Aliye / Cumhuriyet Kitapları / 480 s. / 2021.