İran sayesinde sırıtan ‘değersiz yalnızlığımız’

16 Temmuz 2015 Perşembe

Türkiye’nin Mayıs 2010’da Brezilya ile birlikte İran için sağladığı mutabakat ABD tarafından reddedilirken, İran’ın P5+1 ülkeler grubuyla Viyana’da anlaşmasına farklı açıklamalar getirilebilir. Kimilerine göre Washington, o tarihlerde hızla yükselen güçler arasında sayılan Türkiye ile Brezilya’nın Ortadoğu ve Latin Amerika’da etkinlik kazanmasını istemedi.
Başkalarına göre ABD, İslamcı AKP hükümetinin o sırada açıkça yakınlık duyduğu İran konusunda “tarafsız” olamayacağına inandığı için o planı reddetti. O dönemde başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ınABD ve İsrail’de varsa, İran’da niçin nükleer silah olmasın” şeklindeki açıklamaları da bu algıya su taşıdı.
Erdoğan’ın, kendisi gibi sivri dilli olan o sıradaki İranlı muhatabı Mahmut Ahmedinejad ile “eller havada” kutladığı 2010 mutabakatının reddedilmesine kuşkusuz başka açıklamalar da getirilebilir. Fakat bunların hepsi tarih oldu artık ve konu bu aşamada akademik. Günümüzdeki genel görüntü ise çok farklı. Türkiye ile İran, bırakın potansiyel müttefik olmayı, artık bölgesel rakip durumundalar.
Nitekim Erdoğan kısa bir süre önce, Tahran’ı “Ortadoğu’da hegemonya peşinde koşmakla suçlayarak” bunun önlenmesi gerektiğini vurgulamış ve böylece nefret ettiği İsrail ile aynı hizaya gelmişti. Birkaç gün sonra ziyaret ettiği Tahran’da “gerçeklerin ağırlığı” karşısında sözlerini yutmuştu, ama Ankara ile Tahran’ın, özellikle Suriye yüzünden, şu anda birbirlerine karşı dostluk duyguları besledikleri söylenemez.
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, birkaç gün önce, Ortadoğu ve Arap politikalarımızın gerçekçi bir zemine oturtulmasını isterken, kuşkusuz Türkiye’nin “değersiz yalnızlığına” karşın, İran’ın yükselen yıldızını da düşünüyordu. İran’ın, Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve AB’nin lokomotif gücü Almanya ile vardığı mutabakatın bölgesel dengeleri etkileyecek nitelikte olduğunu o da biliyor.
Tahran, Ortadoğu’yu bugün acilen ilgilendiren en temel iki konuda bu güçlerle mutabakat içinde bulunuyor. Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Viyana’daki anlaşmadan sonra, “Ortadoğu’da terörle (yani IŞİD’e karşı) mücadele güçlenecek” demesi manidar.
Türkiye, IŞİD’e yardım ettiğine dair töhmetten hâlâ kutulamamışken, IŞİD karşıtı uluslararası cephe, İran ile varılan mutabakattan sonra daha güçlenmiştir. Bu durumda Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin – ki bunlardan Çin ile de sonunda kavgaya tutuştuk– IŞİD’e karşı mücadelede İran’a mı, yoksa Türkiye’ye mi daha çok güveneceklerini sormak gereksiz.
İran ile varılan anlaşmayla Türkiye’nin Esad rejiminin askeri yollardan devrilmesini öngören politikası da iyice zayıflamış oldu. Beşşar el Esad’ın Viyana’da varılan mutabakat nedeniyle tarafları kutlaması da boşa değil elbette. Bu gelişme, Suriye krizine diplomatik ve siyasi çözüm bulunması, özetle, doğrudan Esad ile olmasa bile, Suriye’deki rejimle masaya oturulması olasılığını arttırdı. ABD, Rusya ve Çin’in de bu konuda hemfikir oldukları zaten biliniyor.
Uzun lafın kısası, AKP’nin ihtiraslı ve hatalı politikaları nedeniyle Türkiye’nin içine düştüğü yalnızlık her zamankinden çok sırıtacak. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Viyana’daki mutabakattan sonra, “İran, yapıcı olmalı, siyasi diyaloğa önem vermeli... Özellikle Suriye, Irak ve Lübnan’daki rolünü gözden geçirmeli” diye yaptığı soğuk açıklama da zaten, AKP’de İran’ın yükselişinden duyulan rahatsızlığı yansıtıyor.
Ancak, “dünya güçleriyle” çetin müzakereler yürütüp tatmin edici sonuçlar elde etmiş olan Tahran’ın, diplomatik alanda güçsüz düşmüş ve herhangi bir bölgesel etkisi kalmamış olan bir Türkiye’den gelen bu gibi telkinleri ciddiye alması mümkün değil. Buradaki asıl trajedi, bölgenin en güçlü en çok vaat eden ülkesiyken bu zavallı duruma düşürülmüş olmamızdır.
AKP’nin öngörüsüzlüğü ve İslami endeksli hesap hataları nedeniyle ortaya çıkan bu durumdan bir an önce kurtulup fazlasıyla var olan siyasi ve ekonomik gücümüzle dünya sahnesine dönmemizi sağlamak yeni hükümetin önündeki en acil sorun olacak.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları