Gül’ün adı niçin yok?

26 Nisan 2016 Salı

Hürriyet yazarı Akif Beki cumartesi günkü yazısında eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün adının BM Genel Sekreterliği için niçin artık geçmediğini sormuş. Gül’ün mevcut Genel Sekreter Ban Ki-mun’un 31 Aralık’ta dolacak olan pozisyonu için yarışan 9 aday arasında olmamasından duyduğu hayal kırıklığını yansıtmış.
“Oysa Gül ne kadar yakıştırılmıştı bu koltuğa” diyerek “Son birkaç yılda her ne olduysa hayallerimiz çekildi, iddialarımızın boyu kısaldı anlaşılan” diye eklemiş ve şöyle devam etmiş:
“O hayallerin altında bir gün BM Genel Sekreterliği koltuğunda bir Müslüman siyasetçi görme özlemi vardı. O hayallerin altında bir gün Türkiye’nin küresel iddialarını zirveye taşıma iştiyakı vardı.”
Beki yazısında, Gül’ün adının niçin olmadığını sadece sormakla ve bu konuda duyduğu üzüntüyü dile getirmekle yetinmiş. Nedenleri konusundaysa fazla bir fikir yürütmemiş. Yürütmesi halinde tehlikeli sulara gireceğinden endişe duymuş olabilir. Sonuçta bir zamanlar Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sözcüsü olduğu unutulmamalı.
Gül’ün adının BM Genel Sekreterliği için niçin artık anılmadığı konusunda olası bazı nedenleri biz vermeye çalışalım. Fakat önce iki hususu hatırlayalım.
Türkiye 2008 yılında 191 BM üyesi ülkenin oyu ile 2009-2010 dönemi için Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmişti. Bu o güne kadar bir ülkenin aldığı en yüksek oylardan biriydi. Türkiye 2015-2016 dönemi için adaylığını koyduğu Güvenlik Konseyi geçici üyeliği yarışındaysa 2008 yılına oranla çarpıcı bir destek kaybına uğramış ve seçilememişti.
Kısacası 2008-2014 yılları arasında Türkiye’nin cazibesini azaltan bir şeylerin yaşandığı açık.
Nitekim 2008 yılı öncesinde Türkiye dünyanın gözünde hâlâ demokratik yolda ilerleyen, AB perspektifine sadık olan ve başta Ortadoğu’nun geri kalmış Arap ülkeleri olmak üzere, İslam âlemine demokrasi ve insan hakları konularında öncülük edecek bir ülkeydi.
İşler 2008 sonrasında kademeli olarak bozulmaya başladı. Bu bozulma Türkiye’nin, “benden habersiz Ortadoğu’da yaprak kımıldamaz” türünden çıkışlarla kibirlenmeye başladığı döneme de rastlıyor.
Bu dönem ayrıca iktidarın demokrasinin olmazsa olmaz koşullarını ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeleri ideolojik beklentileri uğruna terk etmeye başladığı zamana rastlıyor. Gezi olayları ve 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında bu iyice arttı. Türkiye demokratik ülke görünümünden giderek otoriterleşen bir ülke görünümüne bürünmeye başladı.
Arap Baharı ise AKP’nin “Batı’yı unutup İslam dünyasına lider olma hayallerini” depreştirdi. Bahar kısa zamanda kışa dönünce AKP bu kez, özellikle Suriye’deki mezhepsel iç savaş çerçevesinde, Sünni eksenli bir dış politika izlemeye başladı.
Bu arada, bir zamanlar dünyanın yakından ve umutla takip ettiği Erdoğan’ın demokratik değil, muhalefete tahammül edemeyen ve otoriter emeller besleyen bir lider olduğuna dair algı da uluslararası düzeyde iyice yer etmeye başladı. Bugün ise bu algı kemikleşmiş durumda.
“Erdoğan Türkiye’sinin,” başta komşuları olmak üzere, dünya ile kavga eden ve bu nedenle Türkiye’yi uluslararası düzeyde yabancılaştırıp yalnızlaştıran bir ülke olarak görülüyor olması ise işin cabası. Erdoğan’ın Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerini de “dünya beşten büyüktür” sözüyle sürekli topa tuttuğu da unutulmamalı.
Türkiye’nin dünyadaki itibarı 2008’e kadar yükselirken uluslararası imajının o tarihten sonra kötüleşmesine ve nihayet yerlerde sürünmeye başlamasına neden olan bu ve benzeri faktörler düşünüldüğünde, BM Genel Sekreterliği yarışında Gül’ün adının niçin olmadığını anlamak zor olmasa gerek.
Özetle, sorun Gül’de değil. Kendisi iyi bir BM Genel Sekreteri olmak için gerekli vasıflara sahip. Sorunu Türkiye’nin itibarının sürüklendiği noktaya getirenlerde aramak gerekiyor.
Böyle önemli bir görev için, içerde bu kadar ayrıştırıcı, uluslararası düzeyde ise bu kadar kavgacı olan bir liderin elinde olan bir ülkenin adayına hoş bakılmasını beklemek zaten garip olurdu.
Akif Beki’nin sormadığı sorunun basit cevabı bizce budur.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları