Gedik Filarmoni Orkestrası, sezonu 30 Nisan Perşembe akşamı Süreyya Operası'nda düzenlenecek bir konser kapatıyor. Konser, klasik müzik sahnesinde ince bir denge kuruyor: Bir yanda çağdaş bestecilerin ilk kez seslendirilecek eserleri, diğer yanda senfonik repertuvarın köşe taşlarından biri...
Bu çok katmanlı yapı, yalnızca bir konser programı değil; aynı zamanda müziğin zamansız doğasına dair güçlü bir önerme. Orkestranın sanat anlayışı, dinleyiciyi konfor alanından çıkarırken, geçmiş ile bugünü karşı karşıya getirmek yerine onları üretken bir diyalog içinde buluşturmayı hedefliyor. Sezon kapanış konseri öncesi Şef Cem Mansur ile bir araya geldik; biz sorduk o yanıtladı. Keyifli okumalar...
- Gedik Filarmoni Orkestrası’nın bu konserinde iki dünya prömiyeri ile Beethoven’ın 2. Senfonisi yan yana geliyor. Bu program kurgusunu oluştururken geçmiş ile bugünü nasıl bir diyalog içinde düşündünüz?
Gedik Filarmoni Orkestrası’nın tüm programlarını oluştururken iki prensibi gözden çıkarmamaya dikkat ediyoruz: Konser salonlarının birer müze olmadığını, günümüz dünyasını yansıtan müziklerle yüzleşmemizin müziğin geçmiş ve gelecek arasında en güzel köprü olduğunu hatırlatmak. Yüzyıllar öncesinin, yaşadığımız dünyadan tamamen farklı bir ortamında yaratılanların hala geçeri olması da “uygarlık” ve insan olmakla ilgili değişen ve değişmeyenler hakkında düşündürüyor. En önemli kriter de, eski olsun yeni olsun, en üst düzeyde çalınması, müzisyenler ve dinleyici arasında ancak canlı müzikte yaşanabilen bir sinerji yaratabilmek.

ÇAĞDAŞ MÜZİĞİN ÇOK SESLİ YÜZÜ
- Ege Gür’ün “Takma Gözde Cam” konçertosu oldukça çağdaş bir dil öneriyor. Bu eseri çalışırken orkestra ve solist arasında nasıl bir denge kurmayı hedeflediniz?
Ege’nin eserlerine daha önce hem Gedik Filarmoni hem Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası konserlerinde yer verdim. Yeni konçerto da gençlik orkestrasının son iki yıl başkemancılığını yapan Ada Yalın Yücel için yazıldı. Ege’nin dili çok soyut, dingin, derin bir dil. Konsantre olup ses dünyasının içine insanın kendisini bırakmasını öneriyor. Bir “anti-konçerto” diyebiliriz. Sol elin cambazlığı yerine uzun seslerin, yayla yapılan efektlerin ön planda olduğu, oldukça sıradışı bir müzik.
- Murat Kodallı’nın, babası Nevit Kodallı anısına yazdığı “Gravürler” eseri, kişisel bir hafıza ile müzikal anlatıyı buluşturuyor. Bu tür “anıtsal” eserlerin yorumunda şef olarak nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz?
Murat Kodallı’nın eseriyle Ege Gür’ün aynı programda olması, artık “çağdaş müzik” denince akla tek bir yaklaşımın gelmemesine işaret ediyor. Atmosferik bir müzik, Haydarpaşa Garı ve Boğaz manzaralarını da içeren, daha geleneksel bir dil. Ama her üslup gibi, ustaca işlendiğinde son derece etkili olacağından eminim.
- Genç kemancı Ada Yalın Yücel ile bu projede çalışıyorsunuz. Özellikle genç sanatçılara olan katkılarınız herkesçe biliniyor. Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası da bu anlamda somut bir örnek. Sanatın genç temsilcileri için neler söylersiniz?
Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası 20nci yılında. Karşılaştığım ve katkıda bulunmaya çalıştığım yüzlerce genç müzisyen bana Türkiye ile ilgili hiçbir zaman ümidi kaybetmememiz gerektiğini, farklı sesler çıkarırken en büyük uyumun yakalanabileceğini hatırlatıyor.

YENİ ESERLER, YENİ ARAYIŞLAR
- Beethoven’in 2. Senfonisi için “son klasik senfoni” ifadesini kullanıyorsunuz. Bu eseri günümüz dinleyicisine aktarırken özellikle hangi dramatik ya da yapısal unsurları öne çıkarmayı önemsiyorsunuz?
“Son klasik senfoni” derken kastettiğim, 3. Senfoni’de göreceğimiz inanılmaz yenilik, soyutlama , boyut ve daha nice devrim niteliğinde hareketten önce bestecinin “kendine ve dehasına hakim olma gayretleri” demek daha doğru olur. Ama ilk görünüşte klasik kalıplara yakınlığı görülse de, arka planda başımıza ileriki senfonilerde neler neler geleceğinin işaretleriyle dolu.
- Yeni eser siparişleriyle oluşturulan arşivler, Türkiye’de çağdaş müzik için önemli bir hafıza alanı yaratıyor. Sizce bu durumun uzun vadede müzik tarihimize katkısı nasıl şekillenir?
Yeni eser siparişlerinin önemini ne kadar anlatsam az. Gedik Sanat’ın kuruluşundan bu yana geçen az sürede kazanılan yeni eser sayısı inanılmaz. Sipariş ettiğimiz ve çaldığımız her müziğin birer şaheser olduğunu iddia etmiyoruz tabii, ama müzik tarihinde yenilikler icra edile edile kalıcı olabilecekler kendini belli etmiş. Besteciler üretmeli, icracılar çalmalı. Uzun vadede ne olacağını bilemeyiz, ama sıfır üretimin kime ne

faydası var ki?
‘KÜLTÜR DENEN ŞEY BİR BÜTÜNDÜR’
- Son yıllarda repertuvarınızda 20. yüzyıl ve çağdaş müzik ile klasik dönem eserlerini birlikte ele alıyorsunuz. Türkiye’de dinleyicinin bu çok katmanlı programa yaklaşımını nasıl gözlemliyorsunuz?
Birçok müzisyenin tavrı, programlarımın Türkiye için “bir numara büyük” geldiği. Aslında böyle bir şey yok. İnsanların çoğunun, sanılandan daha meraklı ve ilgili olduğunu on yıllar süren deneyimimle yaşadım. Dengeli programlama, iyi anlatım ve iyi icra olduğu zaman insanlar konfor alanlarından çıkmayı kabul ediyor. İstanbul Gedik Üniversitesi’nin öğrencileri de konserleri takip ediyor, bir sezon sonunda, sanatsal ve duygusal alanlarının genişlediğini, “kültür” denen şeyin bir bütün olduğunu kavradıklarını görüyoruz. Zaten eğitim dediğimiz bu olmalı.
'HIRÇIN, KOMİK, HEM KLASİK HEM ROMANTİK'
- Bir eserin dünya prömiyerini yönetmek ile yerleşik bir başyapıtı yorumlamak arasında bir fark var mı?
Klasik başyapıtlar belki her zaman daha zor. İlle de “yeni bir yaklaşım” peşinde olduğumuzdan değil, onları klasik yapan, barındırdıkları derinliklere dalmanın sonu olmadığı için. İlk kez seslendirilecek bir eserde avantaj bestecinin yanı başınızda olabilmesi, gerek icracılar gerek dinleyicileri alışkanlıklarının dışında çıkarmak durumunda olduğunuz için.
- 30 Nisan’da iki eserin prömiyerini yapacağınız bir konserle sahnede olacaksınız. Bu konser özelinde, dinleyicinin salondan çıkarken zihninde kalmasını istediğiniz iz ya da duygu ne olurdu?
Konserin son eseri Beethoven olduğu için tabii ki, barışmaz görünen unsurların bir arada olabildiği, hem hırçın, hem komik, hem klasik hem romantik, hem melek hem şeytan yüzü kalacak zihinlerde. Ama ilk defa sese bürünecek yeni müziklerin de “iyi ki gelmişiz” dedirteceğine inanıyorum.
