Gürol Sözen, yeni bir sergi ile izleyicinin karşısına çıkıyor: Siyah ne yapardı, beyaz olmasaydı!

Gürol Sözen, yeni bir sergi ile izleyicinin karşısına çıkıyor: Siyah ne yapardı, beyaz olmasaydı!

25.04.2026 04:00:00
Güncellenme:
Gürol Sözen, yeni bir sergi ile izleyicinin karşısına çıkıyor: Siyah ne yapardı, beyaz olmasaydı!

Ressam, yazar ve sanat tarihçisi Gürol Sözen’in “Siyahın Karası, Beyazın Akçası” sergisi ARK Kültür’de sanatseverlerle buluşuyor. Sözen, eserlerinde siyah ve beyazın en saf halini sorguluyor.

Ressam, yazar ve sanat tarihçisi Gürol Sözen’in “Siyahın Karası, Beyazın Akçası” başlıklı sergisi, 19 Mayıs’a kadar Beyoğlu ARK Kültür’de sanatseverlerle buluşuyor.

Bu, efer sanatçı siyah ve beyazın en saf halini sorguluyor. Yakın zamanda önce, “1919-23 Destan ve Onlar” projesi. Can Yayınları’ndan çıkan, çocuklar için yazdığı “Anadolu uygarlıklarından öyküler” başlıklı, “Hititli Küçük Hayalcinin Düşleri” ve “Troya’da Bin Pınarlı Dağın kelebeği” ile karşımıza çıkan Sözen, şimdi ise tıpkı Rembrandt’ın resminde olduğu gibi siyah ve umut yüklü bir beyazın akçasında sizi derinliklere sürükleyip sorular soruyor.

Sözen “Kimse, dört yüzyıldan beri Rembrandt’ın siyahı ve beyazını kirletemedi. İşte ben de (tabii ki Rembrandt ki değil) figürlerimde ve soyutlamalarımda bu gizemin peşindeydim” diyor ve ekliyor, “Bu sergim bir kovalamaca değil Hayatımızın tortusu. Tabii ki varlık nedenimiz olan Cumhuriyetin, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının, adsız kahramanların, kadınların, kundaktakilerin de izi var bu sergide. Ya onlar olmasalardı; kim takardı boyacı Gürol’u!”

Cihangir, Batarya Sokak 2’de ARK kültür galerisinde tasarımını mimar Gülfem Köseoğlu’nun yaptığı sergide 35 eser yer alıyor. Sözen ile beyazın ve siyahın yolculuğunu konuştuk.

- Serginin oluşum sürecinden bahseder misiniz?

“Daha lise öğrencisi iken ilk sergimi 1960 yılında Kadıköy’de bir kitapçının galerisinde açtım. Her şairin, yayımlanan ilk şiirindeki heyecan, acemice sözcük sıralamaları ve sevinci ne ise o sergide vardı!… Niye bunu söyledim. Bir çınar ağacı diyelim, gövdesindeki halkalar gibi her şey. Geçen zaman affetmiyor! Kayda geçiyor. Bize sormadan her olguyu, sarsıntıları da kayda geçiriyor. Ancak siz o çınarı zorla kestiğinizde görüyorsunuz hep olup bitenleri! Gövdesindeki yıllanmışlık, daireler yalansız orada. Bu süreç, “günahı ve sevabı” ile orada. 1994’te Aksanat’ta açtığım serginin adı: “Kendimle Hesaplaşmalar”dı. Kendimle hesaplaşmak hoşuma gidiyor. Bu sergideki her eser de yılların içinden kendime ayırdıklarımdan seçmeler. 2025-26 tarihli eserler hariç olabildiğince bu örnekleri arkadaşımız Gülfem de kendi söylemi içinde özenle tasarladı.

‘DERSİMİ İYİ ÇALIŞTIM’

Serginin adının anlamı nedir? Yeryüzü coğrafyasında, sanatın ve tüm uygarlıkların bir hesaplaşması ve merakı var! Bunun adı, bireysel ve toplumsal hesaplaşma. Kendinden öncekiler ve sonrasındakiler için hesaplaşma. Tabii ki bir boyacı için doğanın çizgileri, renkleri ve şiirselliği çok şey öğretiyor. Abartmayayım: Ben, hayatın yalancısıyım! Nedir o, derseniz; yanıt olarak “Dersimi iyi çalışmak” diyebilirim. Çünkü ne iş yaparsanız yapın yalnızlığımız bireysel değil, toplumsal. Oysa doğa, tek kurtarıcımız; baltalardan artakalan, diyelim. Siyah ve beyazın saltanatı ise gerçekten zor bir sınav. Yıllar önce Ege’deki bir yolculukta, uzun kavak ağaçlarının sesi altında bir kır kahvesinde mola vermiştik. İnanamazsınız: Kahvenin adı, “Koyu Gölge!” Gel de çıkın bakalım işin içinden! Siyahın karası, lacivert denizlerin derinliği de diyebiliriz. Çılgınlığı ile Özdemir Asaf ise beyazı yorumluyor: “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu./Birinciliği beyaza verdiler” şiiri bir ağıt ve toplumsal bir ironi. İşte beyazın akçası da bu. Beyazın içindeki derinlik. Bir resim karesinde çok zor yakalanacak iki renk.

- Yılların içinden ‘bir arınma’ diyorsunuz. Bu nasıl bir arınma? “

Yanıtı söylem olarak zor! Örneğin, bir eleğin üstündesiniz, yıllardan beri dağarcığınızda ne varsa döküyorsunuz eleğe! Bir de eleğin altı var. Michelangelo’ya sormuşlar: “Mermeri nasıl yontuyorsunuz?” “Gayet basit. Fazlalıkları atıyorum” demiş. Benim için ne mümkün? Hele bu yorgun coğrafyada. Bunu bir yakınma olarak almayın lütfen. Dileğim, ben yok iken resmettiklerimle, yorumum ile izleyici o eserin önünde resmim ile konuşuyorsa bundan daha büyük mutluluk ve armağan ne olabilir ki? Ama ben tüm sanatçılarımız gibi eleğin altındaki kırıntıları toplamaya çalışıyorum: Çizgim ve rengimle, hele bu koyu gölgede. Tek dileğim var! Tabii ki Özdemir Asaf söylemiş: “Benim öykümü uzanınca yazarlar./Nerede kalmıştım, or’dan yazarlar.”

- Sergide yer alan eserlerinizden bahseder misiniz?

Sevimli ve beyaza bürünmüş mekân. Cumhuriyetin ilk dönemine ait, önünde manolya ağacı ve kedisi ile albenili bir sergi salonu. İstanbul içinde bir İstanbul. Desenlerim, yağlıboyalarım, ikonlarım, gümüş ve bronz heykellerimle (kirli çıkı) değil, eserlerimdeki portreler, güvercinler, martılar ve tabii ki başkaldıran atlarım ile görücüye çıkıyorum. Tabii ki renklerimle. Bach ve Yunus Emre’nin sesi ve sessizliği hep peşimde, beni izliyorlar: Bir halt işlemesin, diye!… Galerinin merdivenleri sonrası karşınızdaki duvarda bir yazıt var. “Her renk bir sözcük./Her sözcük bir çizgi, resim ve masal./Serçenin ürkek sesi,/ mavinin sonsuz derinliğindeki sessizlik ve serinlik ile başladı her şey./Bu destansı masal ise benim gerçeğim…” Umarım bu sınavdan geçer not alırım.

İlgili Konular: #sergi