Hakan Bulgurlu, Everest’in zirvesinden çevre sorunlarına dikkat çekti

Çevre sorunlarına dikkat çekmek isteyen Hakan Bulgurlu, bir sanayi kuruluşunun zirvesinde olmayı bir kenara iterek Everest’in zirvesine tırmandı; amacı acıyı bal eylemek, tehlikeli gidişi serüven dolu bir hikâyeyle pazarlamaktı.

07 Aralık 2021 Salı, 04:00
Hakan Bulgurlu, Everest’in zirvesinden çevre sorunlarına dikkat çekti
Abone Ol google-news

Kırk yıl düşünsem Koç Holding’in en önemli gruplarından biri, Arçelik’in Global CEO’su, ağzında gümüş kaşıkla Norveç’te doğmuş, çoğunlukla yurtdışında yaşamış bir başarılı yöneticinin, dünyanın en yüksek zirvesi Everest’in tepesine tırmanmaya kalkacağı aklıma gelmezdi! Öyle bir zirve ki çıkışı var, inişi yok çoğu zaman. Öyle bir zirve ki 7 bin metrenin üzerinde başın sıkışsa kimsenin yardım etme şansı yok. Öyle bir zirve ki yapayalnızsın, kendinle baş başa. Tırmanmak zorunda kalacağın yer, yüzlerce metrelik dimdik buzullar olabiliyor. Kramponlarla, buzun üzerinde, sırtında oksijen tüpü, günde 40 km yürümek zorundasın! Isıdan hiç bahsetmeyelim, öyle bir dondurucu soğuk ki 100 yıl önce ölüp kalmış olan dağcı bile karların üzerinde hiç bozulmadan duruyor. Tepeye çıkarken donup kalmış dağcıların haritası bile var! Böyle bir zirveye niye çıkılmak istenir? Hayır sen zaten zirvedesin, dur işte olduğun yerde?

KİRLİLİĞE DİKKAT ÇEKMEK

Hakan Bulgurlu

Hakan Bulgurlu, bir gezide dizine kadar plastik çöpe batıp da çocukları “Baba, bu ne” diye sorunca, suçluluk duygusuyla karışık bir aydınlanma yaşamış! Kirlilik, çöp ve iklim krizi ve buna karşı bir şeyler yapma sorumluluğu, kafasına dank etmiş. Tabii ki bu kadar basit değil. Tayland’daki Maya Körfezi çocukluğunun en güzel anılarından, öylesine berrak bir deniz, pırıl pırıl bir kumsal. Ve yıllar sonra gittiklerinde yaşadıkları o korkunç görüntü. Tabii ki sadece bu değil, kutuplardaki buzulların erimeye başlaması, plastiğin dünyayı kaplaması ve göllerin kuruması, iklim krizi.

Kendisiyle buluştuğumuzda, sorduğum ilk soru buydu: “Çevreci bir ruhla hareket etmişsiniz, oysa siz sanayicisiniz. Sanayiciler ve çevreciler birbirini sevmez. Bu duruma nasıl geldiniz?” O da yukarıdaki anekdotu anlatmıştı. Dünyada plastikten oluşan yeni bir kıta olduğunu biliyorsunuz değil mi? Denizlerdeki mikroplastik atıklara, çok özel izinler ve koşullarda gidilen Antarktika’da bile rastlanabiliyor, oralara kadar dalgalar ve akıntılarla geliyor. Hatta biberon emmiş bebeklerin vücutlarında bile mikroplastik olabiliyor!

Hakan Bulgurlu, durdurulmazsa, biz görmeyecek olsak bile, dünyanın bir felakete doğru gittiğini görünce bu tehlikeye dikkat çekmek istemiş. “Çevre sorunlarını anlattığınızda bile herkes telefonuyla oynamaya başlıyor, kitabı hiç okumazlar. İşin içine aksiyon ve heyecan katmalı, bir macera kitabı yazmalı!” diye düşünmüş. Zaten ekstrem sporları seviyor, kendini öne atacak, Everest’in zirvesine çıkacak! Ve herkes bu olağandışı macerayı okurken aralarda onlara çevre kirliliğinden bahsedecek! Artık sadece çevre aşkı mı, zaten heliski gibi bir çılgın sporu yapan birinin gözünün biraz daha kararması mı, ani bir yazarlık hevesi mi, tam kestiremiyorum ama serüven böyle başlıyor. İyi ki de yapıyor, çünkü gerçekten de çok akıcı bir üslupla yazılmış kitabı yalayıp yutarken çevreyle ilgili birçok bilgiyi de farkında olmadan öğreniyorsunuz!

EVEREST’LE ŞAKA OLMAZ

Everest’in zirvesine öyle Uludağ’a gider gibi gidilmiyor. Hakan Bulgurlu, deneyim kazanmak için önce başka bir zirveye tırmanıyor: Arjantin’deki Aconcagua’ya. Oraya da uzun bir fiziki hazırlık döneminden sonra gittiği halde o kadar zorlanıyor, irtifa hastalığından o kadar çekiyor ki dönerken “Bir daha mı, asla” diyor. Ama daha uçaktan inmeden yaptığı iç hesaplaşmalardan sonra devam etmeye karar veriyor, planını gerçekleştirecek.

Everest gibi gidişi olup da dönüşü olmayabilecek bir yere çıkmak için uzun bir hazırlık ve izin süresi gerekli. Bunun için önce patronu Rahmi Koç’tan, sonra eşi Stephanie’den ve en son babasından izin alıyor. Hangisi daha zor derseniz tabii ki eşi, hazırladığı bütün o romantik atmosfere rağmen lokantanın ortasında bir kadeh şarabı yüzüne yiyor, kararını söylediğinde! Üç çocukla dul kalma korkusu az buz değil tabii, bir de ne için, koca Everest’e tırmanacak. Neyse, bütün zorluklar aşılıyor ve hazırlanma başlıyor.

Bir yazıda her şeyi anlatamam size. Kitabı okumanız lazım, zaten başlayınca bitirmeden bırakamıyorsunuz, hatta çevreyle ilgili bilgileri pas geçebilirsiniz, her ne kadar aralara ustaca serpiştirilmiş olsa da. Şaka şaka, adamcağız bunun için hayatını tehlikeye atmış, hepsini okuyun lütfen.

KORKULU ANLAR

Hani korku filmi seyrederken kendi kendinize “Canım film bu, korkma” diye gaz verirsiniz ya, ben de dağda, ölümün eşiğine her geldiğinde, “Canım kitabı yazabildiğine göre yaşıyor işte, üstelik aslan gibi, üzülme” diye teselli buldum. Ama yaşadıkları yenilir yutulur değil. Sadece fiziki zorluklar değil, o ölümün kıyısına gelip dönmeler, ölmek üzere olana yardım edememe, kendi başına kalıp düşünme dönemleri, ve nöropsişik etkileri. Dağa çıkanların karakterleri açısından büyük değişimler yaşadıkları tıbbi bir gerçek. Doğanın karşısında ne kadar aciz olduklarını görüp emekleyerek yol almaya çalışırken hüngür hüngür ağladığı anlar var. Ya da yorgunluk ve açlıktan uyuyakalıp oksijeni bittiği zaman tesadüfen hayatta kaldığı.

YA MUTLU SON?

Gerçekten çok değişmiş. O tavan yapmış egosu gitmiş, yine mükemmelliyetçi ama gerçekçi, hoşgörülü ve hoş bir insan olmuş. Kendisiyle sadece bir toplantıda beraber olmuştum, az buz havalı değildi. Şimdi çok sevimli.

Ailesine ve çocuklarına da bambaşka biri olarak davranıyormuş; ilgili, anlayışlı, kaliteli vakit ayıran. İşte de öyleymiş. Bütün üretim çevreye duyarlı hale gelmiş. Tabii ki değişmesini istediğimiz herkesi zirveye tırmanmaya yollayamayız, acaba başka yolu yok mudur?