MUBI’nin özel gösterimiyle izleme fırsatı yakaladığım filmin gösterimi öncesi MUBI ekibinin, filmin içerisindeki bir sekanstan yola çıkarak, konukları “Türk düğünü” biçimindeki bir organizasyonla karşılaması bu konuda beni biraz tedirgin etti. Fakat çok geçmeden bu tedirginlik halinden çıkıp, merakla beklediğim filmin tadını çıkarmak üzere beklemeye koyuldum…
*
“Sıçan Avcısı” (1999), “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” (2011), “Hiçbir Zaman Burada Değildin” (2017) gibi filmlerle adından söz ettiren Lynne Ramsay’in yönettiği “Geber Aşkım”, 78’inci Cannes Film Festivali’nde dokuz dakika boyunca alkışlanmıştı, yılın en dikkat çekici filmlerindendi.
Konu, evlilik ve annelik. Başrollerde Jennifer Lawrence ve Robert Pattinson var. Hatta yalnızca Jennifer Lawrence var desek, yanılmayız.
Burada küçük bir parantez açıp, filmin ortaya çıkış hikâyesini eklemek gerekiyor. Film, Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2012’de yayımlalan aynı adlı romanından uyarlanmış. Aslında hikâye tam da burada başlıyor. Usta yönetmen Martin Scorsese romanı okuyor, okuduktan sonra, Jennifer Lawrence'ın Justine Ciarrocchi ile birlikte yönettiği yapım şirketine gönderiyor ve Lawrence'ın başrolde olabileceğini söylüyor. Lawrence da bu isteği Lynne Ramsay’e iletiyor…
Ramsay’e uyarlama senaryoda oyun yazarları ve senaristler Enda Walsh ve Alice Birch eşlik ediyor.
GERGİN VE ISSIZ, BAZEN DE ABSÜRD
Olaylar ABD’de geçiyor. New York’tan Montana’nın kırsalına taşınan Grace (Jennifer Lawrence) ve Jackson (Robert Pattinson) çifti odağımızda. Burada şehirden, insanlardan uzakta “sanat”larını icra edecekler. Grace, bir yazar. Jackson da bir müzisyen. Daha doğrusu “beyanlar” bu yönde. Çünkü ne Grace’in yazarlığını ne de Jackson’ın müzisyenliğini görüyoruz. Bu sanatçıların hangi sanatçılardan, hangi akımlardan etkilendiği, daha önce ne yaptıkları, ne yayımladıklarının pek bir önemi yokmuşçasına ilerliyor, tam bir muamma…
Yeni doğan bebekleriyle birlikte, her şeyden uzakta bir yaşama isteği var çiftimizin. Tutkulu bir aşk ve şehvetli birliktelik, bebeğin doğumunun altıncı ayında soğuk ve bir o kadar da isteksiz birlikteliğe dönüşür. Grace, tek başına bu ilişkiyi ayakta tutmaya çalışsa da, Jackson’ın vurdumduymaz halleri, tiksinti verici kayıtsızlığı işleri giderek zorlaştırır. “Doğum sonrası depresyonu” olarak nitelendirdiğimiz aşamada Grace’in “delilik” dönemi ayyuka çıkar. Arzudan, tutkudan alev alev yanan bir beden, bir ruh artık bendini aşmıştır.
Grace’in bu delilik halleri, oldukça metaforik ve soyut işleniyor. Kedi gibi emekleyen bir kadın, siyah at, orman, yangınla yok oluş/yeniden doğuş… Bu soyut anlatımlarda Jennifer Lawrence’ın kayda değer oyunculuğu ve Lynne Ramsay’in başarılı yönetmenliği, Seamus McGarvey’in usta görüntü yönetmenliği devreye giriyor. Kamera karşısında büyüyen, büyüyen, büyüyen bir oyunculuk; kamera arkasında ustalık eserini itinayla somutlaştıran bir olgunluk.
Bir başka “anne”nin hatırlanışı…
“Hakkımda ne düşünebileceğiyle ilgilenmiyorum. Onu dünyaya getirdim işte, yeterli değil mi bu. Otomatiğe bağlanmış bir anneyim ben. Mızmızlanıyor ve bu ağlamasından bile kötü. Onu havaya kaldırıyor, yapmacık bir şekilde gülümsüyor, dişlerimi sıkıyorum. Bebekten önce mutluydu anne. Şimdi anne her sabah bebekten kaçma arzusuyla uyanıyor ve bebek daha da çok ağlıyor.”
Harwicz’in romanındaki “anne”nin bu söylenişi, Ramsay’in Lawrence’i bir fedai gibi kullanarak tüm bu psikolojiyi beyaz perdeye taşıması, etkileyiciydi. Fakat filmi izlerken, zihnimde başka bir “anne” yeniden canlandı…
Takvimler 2017’yi gösterdiğinde, dış basının “en kötü film” olarak değerlendirdiği “Anne!” (Darren Aronofsky) filmi, “Geber Aşkım”ı izlerken sık sık gözümün önüne geldi.
“Anne!”de de kocasıyla birlikte kırsaldaki evlerinde sakin bir hayat süren genç bir kadını izleriz. Jennifer Lawrence’in “anne”ye hayat verdiği filmde, yaratım sancısı çeken karakter onun eşi olan Javier Bardem de şair. Lawrence ve Bardem’in evine gizemli bir çiftin gelişiyle, her şey altüst olur, yaşamları giderek daha kaotik ve yıkıcı bir hal almaya başlar. “Anne!”de Lawrence’in canlandırdığı karakter, “yazar”ın ilhamı olmak için deyim yerindeyse saçını süpürge eder. Tüm bunlara karşın yazar, ilhamının değerini bilmez, tersine “anne”den, bebeğinden ve yaşamından vazgeçmesini ister. Bu fedakârlık karşısında yazar, her şeye yeniden başlar. Fakat bu bir döngüdür. Kutsal annelik, kutsal yaşam döngüsü…
“Geber Aşkım”daki anlatıda gerçek ve düş iç içe geçiyor. İçsel çatışmalar ağırlığını koyuyor, toplumsal cinsiyet normlarının üzerine cesurca yürünüyor, dayatılan kutsal annelik mitinde gedik açılıyor, doğa/erkek-kadın ilişkisini farklı bir biçimde ele alıyor. Tekinsiz, gergin ve ıssız, bazen de absürd, sinematografik açısıdan değerli bu film, bize bir sonuç vadetmiyor. Filmin sonunda küllerinden doğuyor Grace, “Anne eve geliyor”… Grace’in üzerinden “doğum eşittir ölüm” önermesiyle yan yana getirilen bu im, bir sonuca ulaşıyor mu ya da anlatıyla örtüşüyor mu, emin değilim.
Buradan “Aronofsky’nin ‘Anne!’ filmiyle Ramsay’in ‘Geber Aşkım’ filmi tıpatıp aynı” düşüncesinde olduğum çıkmasın. Elbette “Anne!”de anlatının ulaştığı nokta ile “Geber Aşkım” arasında hiçbir benzerlik yok. Ancak sinematografilerinin, mekânların ve yola çıkışların benzerliği dikkat çekici.
*
Film bitti. Özel gösterim öncesinde, filmin içerisindeki bir sekanstan yola çıkılarak, konukları “Türk düğünü” biçimindeki bir organizasyonla karşılamanın bir ters köşe olduğu ortaya çıktı. Şu sorular zihnimde belirdi:
Aşkı, tutkusu, şehveti ve en önemlisi saygısı bitmiş bir evliliği ya da evliliğe dönüşmemiş, orta yerinden çatırdayıp yok olmaya yüz tutmuş bir ilişkiyi, düğün toparlar mı?
Annelik midir/babalık mıdır kutsal olan, yaşamak mı?
Peki yaşam/yaşamak kutsal mı? Kutsal olduğu kanısına varıyorsak, “nasıl yaşamak kutsal?”
Yanıtını biliyoruz, kulaklarımızda çınlasın.