En önce şunu söylemek gerekiyor: Albert Camus ne yazmışsa, François Ozon “Yabancı”da (L’Étranger) onu yeniden resmetmiş; küçük farklarla...
*
20'nci yüzyılın en güçlü Fransız yazarlarından biri Albert Camus.
O, Cezayir'in Fransız sömürgesi olduğu yıllarda, 1913'te doğdu. Yoksul ve işçi sınıfı bir aileden geliyordu. Cezayir Üniversitesi'nde felsefe öğrenimine devam ederken, Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Troçki'ye olan yakınlığı nedeniyle partiden uzaklaştırıldı. 2. Dünya Savaşı'nda, Naziler'e karşı "Fransız Direnişi"ne katıldı. Direniş, yayın organı "Combat"ı yayımladığında, o da gazetenin safında yer aldı. Gazetenin sloganı "Direnişten Devrime" idi. Yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Ticari bir gazeteye dönüşmesi onu istifa yoluna götürdü...

Yukarıda kısaca sunulan Camus'nün kısa ve yarım öz geçmişi, "sosyalist" bir aydın imgesi doğurur akıllarda. Fakat Camus'nün yaşamı çelişkilerle, ikilemlerle doludur.
Uzun bir süre Cezayir'in Fransız sömürüsü altında varlığını kabul görür, hatta sadece Cezayir'in değil, Fransa'nın diğer sömürge topraklarındaki acımasız varlığını da göğsünde sıkı sıkıya tutar.
Camus, Cezayir'in bağımsız bir ülke olarak kalmasını asla kabul etmez. Çağdaşı Fransız sosyalist aydınlar, Cezayir'in bağımsız bir ülke olması gerektiğini savunur, karşıtlarıysa Cezayir'in Fransız toprağı olduğunu. Ancak o, Arapları ayrı bir millet olarak kabul görmez. Fransızları da Cezayir'in sahibi olarak görür ve Arap-Fransız kardeşliğini öne sürer.
Yer yer sömürge tarafgirliği yer yer FLN (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve MNA (Cezayir Ulusal Hareketi) ile hareket eder hali, Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında da açıkça görülür. Ancak en sonunda kendisi de Cezayir'in bağımsızlığını reddettiğini kamuoyuna açıklar.
Oliver Gloag, ABD'de yayımlanan Jacobin dergisindeki "Albert Camus'nün Sömürgeci Çelişkileri" yazısıyla, Camus'nün çelişkisini oldukça nesnel bir tutumla, kaleme alır. Gloag'ın tespitlerinin yanı sıra, yazısında değindiği, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un "Camus hayranlığı" ile ilgili şu sözlerine kulak vermekte fayda var: "Camus, Fransız Cumhuriyeti'nin en göze çarpan çelişkilerinden birini -yüce devrimci söylemin (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) sömürgecilikle çelişmesini- örtbas etmek için kullanılıyor; ancak bu çelişki hayatının büyük bir bölümünde onu derinden etkiledi ve hiçbir zaman tam olarak bununla barışamadı."

OZON’UN TERCİHİ
1999’da yapılan kamuoyu yoklamasıyla belirlenen sıralamaya göre 20’nci yüzyılın en büyük romanı olarak kabul edilen, 60’tan fazla dile çevrilen, Fransa’da okullarda okutulan Yabancı’nın Türkiye’deki uyarlamasını Zeki Demirkubuz’un “Yazgı” filmiyle izledik. Bu yerel motiflerle bezeli ancak dönemin “yeni Türk sineması”nın bir ürünü olarak etkileyici bir dille beyazperdeye aktarılmış Yazgı’dan önce, Luchino Visconti imzasıyla ilk Yabancı uyarlaması 1967’de vizyona girdi. Visconti’den 58 yıl sonra François Ozon kolları sıvadı ve yeni bir Yabancı uyarlamasını sinemaya taşıdı.
Bu uyarlamada Benjamin Voisin, Denis Lavant, Pierre Lottin, Swann Arlaud, Rebecca Marder gibi isimlerin etkileyici oyunculuklarını izliyoruz. Özellikle az konuşan, az iş yapan, sigara içerek düşüncelere dalan, dünyaya kayıtsızlıkla bakan, annesinin cenazesinde neredeyse hiç gözyaşı dökmeyen, adaletsizliğe karşı durmayan, her şeyi önemsiz gören Meursault’yu hakkıyla canlandıran Voisin’i alkışlamak gerekiyor.
En başta söylediğimiz “Albert Camus ne yazmışsa, François Ozon “Yabancı”da (L’Étranger) onu yeniden resmetmiş” sözünü açalım: Ozon, romanın neredeyse tamamına sadık kalmış, olduğu gibi taşımış. Camus’nün absürt, tanrısız, kayıtsız evreni ve varoluşçu sancıları; yüksek kontrastlı siyah beyaz çekimler, büyüleyici kadrajlar ve tekinsiz sessizliklerle yazarın ruhunu başarıyla aktarmış Ozon. Meursault’nun Papaz’la tartışma sahnesi, herhalde sinema tarihinin en çok konuşulacak sahnelerinden birisi olmaya aday...
Peki fark nerede?
Politik doğruculuk mu?
Ozon, Camus’nün Yabancı’sındaki isimsiz iki “Arap” kardeşe isim atıyor: Meursault’nun öldürdüğü ve yargılanmasına sebep olan kişi “Moussa”, kardeşi ise “Djemila”. Ozon, Cezayirli yazar Kamel Daoud'un “Yabancı” romanını yapısökümcü bir bakışla yeniden kurguladığı ve Meursault’nun öldürdüğü “Arap”ın hikâyesini ele aldığı "Meursault Soruşturması" kitabından mı etkilenmiştir, bilinmez; ancak “mağdur”a isim atayarak, bir anlamda onların da hikâyelerinin dikkate değer olduğunu gösteriyor.
Filmin finalinde ise tamamen kitapta olmayan bir görüntü karşılıyor izleyenleri. Bu kadrajla Ozon, Fransız sömürgesi altındaki tüm yerlileri "Arap" etiketiyle damgalayan orijinal metnin dışına çıkarak, Cezayirlilerin acılarına “Moussa” ve “Djemila” üzerinden sahip çıkıyor.
Burada ilginç bir ayrıntıya dikkat kesilmek gerekiyor: Camus’nün kızı ve eserlerinin koruyucusu olan Catherine Camus, The Guardian’a yaptığı açıklamada filmi beğendiğini ancak Ozon'un, öldürülen “Arap”ın kız kardeşi Djemila'nın rolünü abarttığını, politik doğruculuğa kapıldığını düşündüğünü söylüyor.. (Dikkat, ipucu vardır.) Camus, “Kız kardeş, erkek kardeşinin mezarı başında gösteriliyor; bu kitapta yok ve bana bir çelişki gibi geldi. Sanırım François Ozon bunu ‘uyanışçı hareket’i tatmin etmek için yaptı” diyor. Ozon ise bu tercihini "Camus'nün dokuduğu ama geliştirmediği bir ipliği çekmek gibi hissettirdiği”ni söyleyerek açıklıyor.

MEYDAN OKUMA
Politik doğruculuk, çağımızda hakikate kavuşmanın önündeki en büyük engellerden biri. Bir yapıtı, hatta Ozon’un deyişiyle “Herkesin okuduğu ve her okuyucunun kendi zihninde canlandırdığı bir başyapıtı sinemaya uyarlamak” büyük bir meydan okuma.
Bu meydan okumalar, bugüne kadar çok tartışma yarattı, yaratmaya da devam edecek. Fakat Ozon’un tercihi ve Catherine Camus’nün açıklamaları üzerinden, şu soruları gündeme yeniden getirmek gerekiyor:
Bir yazarın yapıtını sinemaya uyarlarken, anlatıyı bozmak doğru mu?
Yaşamı boyunca sömürgeci kodlardan kurtulamayan Camus’nün yapıtını, “politik doğruculuk” iddiası yaratacak derecede bir eklemeyle bozmak, etik mi?
Sömürgeci Fransa’nın ve Camus’nün kahramanı Meursault’nun öldürdüğü “Arap”, niçin öldürüldü?
Düşünmeli...