Tutuklu İstanbul Büyükşehir (İBB) Başkanı ve CHP'nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu 414 ismin yargılandığı İBB davasının 30'uncu celsesi bugün görüldü.
Celsede hakim İmamoğlu'nun tahliye talebi konuşması yapmasına izin vermedi. İmamoğlu'nun izin verilmeyen tahliye talebi konuşmasının tam metni şöyle:
“Sayın Başkan, Değerli Heyet,
Bugün 30 Nisan. Bir ayı daha geride bırakıyoruz. Ancak tutsaklık, zamanı normal akışından koparan bir haldir; 1 saatle 1 günün, 1 ayla 1 yılın birbirine karıştığı, insanın takvim duygusunu yitirdiği ağır bir sınavdır.
Özgürlüklerin gasp edildiği, hapishanelerin tıka basa doldurulduğu, tutuklamanın bir tedbir olmaktan çıkıp fiili infaza dönüştürüldüğü, algı yaratmak adına her yolun meşru sayıldığı bir süreçten geçen Türkiye'de, zulmün en sert biçimleri yaşanmaktadır.
Bugün siyasetin, yargı eliyle yürüttüğü hukuka aykırı operasyonların anlamı nedir? Kime ne kazandırmaktadır? Bu ağır bedeller neden ödetilmektedir? Bütün bunları anlamaya, çözmeye, bu karanlık tablonun ardındaki amacı kavramaya çalışıyorum.
“KANUNA, HUKUKA VE İNSAN HAKLARINA AÇIKÇA AYKIRIDIR”
Ne yazık ki yaşananların tamamı; kanuna, hukuka ve insan haklarına açıkça aykırıdır. Üstelik bu yapılanların Türkiye'nin bugününe de, yarınına da, geleceğine de hiçbir faydası yoktur. Memlekete kazandırdığı hiçbir şey yoktur ama bir kişinin çıkarına katkısı vardır.
Rakibine, rakibi olan siyasi partiye ve hatta tüm muhalif kesimlere yönelen siyasi operasyonların içindeyiz. Kendisini millet iradesinin üstünde gören, seçimle geldiğini unutup makamı şahsi mülkü sanan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu kibirli anlayış, sandıkta yenemediği rakiplerini yargı eliyle tasfiye etmeyi, hukuk yoluyla devre dışı bırakmayı tek çare olarak görmektedir.
Sonuç olarak bugün yaşanan bütün bu zalimliklerin, hukuksuz operasyonların ve baskı düzeninin temelinde bir kişinin gelecek seçimi de kaybedeceğine dair duyduğu derin korku vardır. Talimatlarla yürütülen bu süreçler dün başladı, bugün sürdürülüyor. Ancak bütün bu çabaların millete karşı hiçbir kalıcı faydası yoktur.
“BENİM BU HEDEF İÇİN ÇALIŞTIĞIMI CÜMLE ALEM BİLMEKTEDİR”
Milletimize duyurmak isterim ki;
Önümüzdeki seçimde; hukukun üstünlüğünü tanıyan, kendisini de hukukla sınırlı gören, millet iradesini yeniden güçlendiren, Meclis'in itibarını ve yetkisini sahibine yani millete iade eden demokratik anlayış kazanacaktır. Kanun önünde herkesin eşit olduğu fikrini yeniden bu ülkenin temeline yerleştiren irade kazanacaktır. Benim bu hedef için çalıştığımı cümle alem bilmektedir.
Bu davanın başlangıcından bugüne 82 gün geçti. 29 celsede 39 kişi ifade verdi. Kaç ay daha sürecek, kaç yıl daha devam edecek belli değil. İBB operasyonunun başladığı günden bu yana aranan şey adalet olmamıştır. Burada çalışan mekanizma hukuku değil, siyasi takvimi esas alan; iktidarın önündeki engelleri kaldırmaya ayarlanmış bir infaz düzenidir. Ve bu düzenin bedelini yalnız sanıklar değil, bütün millet ödemektedir.
Maddi ve manevi ağır yükler bugün her evde, her iş yerinde, fabrikada, atölyede hissedilmektedir. Çocukların, öğrencilerin, gençlerin, emeklilerin, emekçilerin sırtına; bir avuç insanın kaybetme korkusunun faturası yüklenmektedir.
Bakınız, bugün burada yürütülen süreç sıradan bir yargılama değildir. Ben, 12 metrekarelik bir hücrede ağır tecrit koşullarında tutuluyorum. Ekrem İmamoğlu şahsında, 16 milyon İstanbullunun iradesi o daracık dört duvar arasına hapsedilmek, fikren ve bedenen çürütülmek isteniyor.
“HER İKİ YOLUN DA HEDEFİ AYNIDIR”
Şunu herkes bilsin, tarihe de not düşsün: Milyonların oyuyla seçilmiş bir siyasetçiyi, hukuku ayaklar altına alarak zindanlarda çürütmeye çalışmakla onu başka yöntemlerle susturmak arasında özde hiçbir fark yoktur. Çünkü her iki yolun da hedefi aynıdır: milli iradeyi ortadan kaldırmak. Ama kaldıramayacaklar; milletin iradesi dimdik ayakta kalacaktır.
Bu nedenle burada görülen dava, yalnızca şahsıma yönelmiş bir haksızlık değildir. Bu dava, Türkiye'nin demokrasi birikimine karşı kasten planlanmış, siyasi sonuç üretmeye dönük bir müdahale girişimidir. Ama başaramayacaklar; milletimizin iradesi bu kumpası da aşacaktır.
“BU DOSYADA HÂLÂ ÖZGÜRLÜĞÜNÜ BEKLEYEN ÇOK DAHA FAZLA HAYAT VAR”
Sayın Başkan, Sayın Heyet
Geçtiğimiz ay bu dosyada 18 kişinin tahliye edilmesi, geçtiğimiz hafta ise iddianamesini bekleyen iki şoförün özgürlüğüne kavuşması elbette sevindirici gelişmelerdir; arkadaşlarımızın evlerine dönmesi kıymetlidir. Ama inanın, yetmez. Bir yıldır yaşananların, çekilenlerin, bu insanların maruz kaldığı muamelenin yanında bu tahliyeler yetmez; çünkü bu dosyada hâlâ özgürlüğünü bekleyen çok daha fazla hayat var. Dosyalar ayrılmış olabilir, klasörler bölünmüş olabilir, isimler başka başlıklara taşınmış olabilir; ama adaletin sınırları dosya ayrımlarıyla çizilmez, sorumluluk dosyadan ayrılınca ortadan kalkmaz.
“BU İNSANLAR BİR ANNENİN EVLADI, BİR ÇOCUĞUN BABASI, BİR AİLENİN UMUDU”
Onur Gülin, Doğukan Arıcı, Fikri Murat Demir, Çağatay Takaoğlu, Savaş Can, Arzu Can, Burak Arslan, İlkay Onok, Engin Gönül, Faruk Ceyhan... Bu isimler bir liste değildir; her biri evine dönmeyi bekleyen bir hayat, kapıda bekleyen bir ailedir. Ama o kapılar yaklaşık bir yıldır açılmıyor. Bu insanların dosyaları ayrıldı ama iddianameleri hâlâ yazılmadı; ortada bir iddia yok ama ortada bir tutukluluk var. Neyi savunacaklarını bilmeden, neyle suçlandıklarını bilmeden, ne zaman hâkim karşısına çıkacaklarını bilmeden içeride tutuluyorlar. Bu artık bir tedbir değildir; süresi belirsiz bir cezalandırma halidir. Ve bu süreç giderek daha tehlikeli bir yere evriliyor; insanlar fiilleriyle değil, ilişkileriyle yargılanıyor. Bu insanlar bir annenin evladı, bir çocuğun babası, bir ailenin umudu... İnsan bunlar insan!
“DOĞRUDAN HALKIN İRADESİNE YÖNELİK BİR GASPTIR”
Bir de halkın iradesini temsil eden belediye başkanlarımız var. Seçilmiş bu insanlar aylardır hâlâ iddianame bekliyor, neyle suçlandıklarını dahi bilmeden belirsizlik içinde tutsak ediliyor. Bu artık kişilere dönük bir işlem değil, doğrudan halkın iradesine yönelik bir gasptır. Sandıkta yenemediklerini yargı eliyle etkisizleştirmeye çalışıyor, milletin verdiği yetkiyi masa başında gasp ediyorlar. Seçilmiş başkanları susturarak aslında milyonların sesini kısmaya çalışıyorlar.
“BU SÖZLERİ HİÇ Mİ VİCDANINIZI SIZLATMADI?”
Yüzü aşkın insanın yargılandığı bu tabloda; evladının ilk kez "baba" dediğini mahkeme salonunda öğrenen Ramazan Gülten, hiç görev almadığı bir uygulama üzerinden kurgulanan iddialarla aylardır tutuklu olan 26 yaşındaki Iraz Bayrak, 7 yaşındaki kızıyla tehdit edilen Elçin Karaoğlu... "Biz çocuklar çok büyük şeyler istemiyoruz. Ne oyuncak ne hediye... Biz sadece babalarımızı istiyoruz" diyen Çağlar Türkmen'in oğlu Ediz'in bu sözleri hiç mi vicdanınızı sızlatmadı?
Bu insanların her biri ayrı bir hayat, ayrı bir hikâye, ayrı bir umut. Bekliyorlar. Belirsizlik içinde, ailelerine hasret, adaleti bekliyorlar. Ve son üç haftadır bu salonda dinlediğimiz savunmalar artık bu dosyayı sadece hukuki bir metin olmaktan çıkardı; yüzü aşkın avukatın belgeleriyle anlattığı süreç, başta parçalı görünen anlatımların bir bütün haline geldiğini gösterdi. Açıkça söylemek isterim ki ben burada sadece bir dosyayı dinlemedim; bir sürecin nasıl kurulduğunu, nasıl ilerletildiğini ve nasıl sonuçlar doğurduğunu izledim. Bazı anlarda durup nefes almak zorunda kaldım, gerçekten nefesim kesildi; çünkü anlatılanlar yalnızca hukuki tartışmalar değil, insanların hayatına doğrudan temas eden gerçeklerdi. Önyargısı olmayan hiçbir insan bu tabloya kayıtsız kalamaz. Ben kalamadım. Ve bu nedenle bugün burada verilecek kararın, artık bu bütün tabloyu görmezden gelerek verilemeyeceğini düşünüyor, buna inanmak istiyorum.
“ÖZGÜRLÜĞE GİDEN YOL, HUKUKİ DEĞERLENDİRMEDEN Mİ GEÇMEKTEDİR, YOKSA "İTİRAFÇI" OLMA İRADESİNDEN Mİ?”
Şimdi bu tabloyu bütün olarak gördüğümüzde, ortaya çıkan çelişkiyi görmezden gelmek mümkün değildir. Çünkü bir tarafta; neyle suçlandığını bilmeden, iddianamesini bekleyerek aylarca içeride tutulan insanlar var. Diğer tarafta ise aynı dosyada "itirafçı" olarak yer alan kişiler için bambaşka bir süreç işliyor. Bu kişiler açısından ev hapsi kaldırılıyor, yurt dışı yasağı kaldırılıyor, şirketleri üzerindeki kayyumlar kaldırılıyor; hayatları normale dönüyor. Ve bu kararlar, bu salonda günlerdir dinlediğimiz o ağır tabloyla yan yana geldiğinde ister istemez şu soruyu doğuruyor: Aynı dosyada, aynı süreçte, aynı iddiaların gölgesinde bir kısmı belirsizlik içinde tutulurken, bir kısmı için hayatın bütün kısıtları bu kadar kısa sürede ortadan kalkıyorsa, burada uygulanan ölçü nedir? Daha açık söylemek gerekirse; bu dosyada özgürlüğe giden yol, hukuki değerlendirmeden mi geçmektedir, yoksa "itirafçı" olma iradesinden mi?
“SORUYORUM: AKRABA OLMAK SUÇ MU?”
Bu salonda öyle şeyler dinledik ki, insanın kabul etmesi mümkün değil; akrabalığın, aynı aileden olmanın, aynı soyadı taşımanın neredeyse başlı başına bir suç gibi muamele gördüğü bir tabloyla karşı karşıyayız. Soruyorum: Akraba olmak suç mu? Hangi kanunda yazıyor bu, hangi hukuk düzeni bunu kabul eder? Bir baba üzerinden evlada, bir evlat üzerinden aileye baskı kurulur mu; bir insanın iradesi, ailesi üzerinden kırılmaya çalışılır mı? Sadece bir iftiracının beyanları ile bir ailede 3 kişi rehin tutulur mu?
Akrabası içeride, evladı içeride, yeğeni içeride, müvekkilini savundu diye avukatı içeride olan bir düzende insanlar nasıl adalete güvenecek? Delil yokken, sadece iddialarla, sadece beyanlarla insanların aylarca özgürlüğünden mahrum bırakıldığı bir yerde hukuk nasıl ayakta kalacak? Açık söylemek gerekir ki bu, bir yargılama değil; sınırları belirsiz, ölçüsü kaybolmuş bir baskı halidir ve böyle bir tabloyu ne vicdan kabul eder ne hukuk taşır.
“SADECE BEYAN, BEYAN, BEYAN!”
Bu duruşma canlı yayınlansaydı ne olurdu biliyor musunuz?
Bu salonun duvarları arasına sıkıştırılmak istenen gerçekler, 86 milyon insanın vicdanına ulaşırdı. Dizi dizi dizilen iftiralar görülürdü. Birbiri ardına sıralanan yalanlar görülürdü. Hukuksuz müdahaleler, zulüm, kötü muamele, siyasi operasyonun yargıdaki aparatları tek tek açığa çıkardı.
Canlı yayın olsaydı; tek bir somut delil ortaya koyamayanların çaresizliği görülürdü. İddia var, belge yok. Suçlama var, ispat yok. Manşet var, hakikat yok. Nerede delil, nerede para, nerede kamu zararı? Sadece beyan, beyan, beyan!
Canlı yayın olsaydı; talimat verenlerin görgüsüzlüğü de yüzsüzlüğü de milletin önüne serilirdi. Bu davanın, bir kişinin rakibinden korktuğu için kurgulandığını 86 milyon izler, görürdü. Siyasi iktidarın gerçek yüzü saklanamazdı.
“SAYIN ERDOĞAN, SÖZÜNÜZDEN NEDEN DÖNDÜNÜZ?”
Şimdi sormak istiyorum; Sayın Erdoğan, sözünüzden neden döndünüz? Sayın Bahçeli, kamuoyu önünde kabul gören canlı yayın talebiniz neden rafa kaldırıldı? Niçin sözünüzün gereğini yapmadınız? Benim sesimden mi korktunuz? Bir fotoğrafımdan mı korktunuz? Yoksa sandıkta benimle yarışmaktan mı korktunuz? Milletin kararından mı korkuyorsunuz? Yoksa millet nezdinde tükenişinizi, oylarınızın yüzde 1'lere kadar gerileyeceğini gördünüz de ondan mı korktunuz?
Bunun adı şudur: Naklen yayından kaçmak! Bu korkaklıktır. Yüzyılın hukuksuzluğunun ifşa edilmesinden endişe duyulmuştur.
Yüzyılın hukuksuzluğu. Öyle bir metin yazıldı ki; gerçekle ilgisi yok. Öyle isimler yan yana dizildi ki; hukukla bağı yok. Öyle senaryolar kuruldu ki; vicdanla ilgisi yok. Yetmedi... Kopyala yapıştır iddialar, ithal senaryolar, dışarıdan alınmış siyasi ezberlerle dosya şişirildi. Gerçek bulunamayınca kurgu üretildi.
“İFTİRACILARIN BİR KISMI DIŞARIDA, NEREDEYSE TAMAMININ TEDBİRLERİ KALKTI”
Sayın Başkan;
İftiracıların bir kısmı dışarıda. Neredeyse tamamının tedbirleri kalktı. Blokeler kaldırıldı. Yurt dışı yasakları kaldırıldı. Şirketlerine ilişkin kararlar kaldırıldı.
Ama bütün bunların yanında bugün Silivri'de ne var? Bir yıldır iddianame bekleyen emekçiler var. Bu salonda korumalar var. Memurlar var. Bürokratlar var. Belediye başkanları var. Kadınlar var. Hastalar var. Sadece burada 90'a yakın tutuklu insan var. Evlatlar var, anneler var, burada baba olup burada evlenen var. Yazık değil mi bu insanlara?
Bu iftiracıların tedbirleri, blokeleri yasakları, şirketlerindeki kayyumları bir bir kalkarken bir emeklinin maaşına konulan blokeyi kaldırmak hiç mi aklınıza gelmedi? Bir öğrencinin yurt dışı yasağını kaldırmak hiç mi aklınıza gelmedi? Babası nedeniyle cezaevinde çürüyen evlatların dramı hiç mi içinizi sızlatmadı? Kardeşi olduğu için, akrabası olduğu için, avukatı olduğu için, yanında çalıştığı için insanların özgürlüğünden edilmesi hiç mi vicdanınızı yaralamadı?
Akraba olmak suç mu? Avukat olmak suç mu? Çalışan olmak suç mu? Bütün bu sorulara, vicdanı sızlatan duruma bugün son vermelisiniz.
“BU İNSANLAR DAHA KAÇ AY TUTSAK KALACAK?”
14 aydır hapiste olan insanlar var. Merak ediyorum, sormak istiyorum: Bu insanlar daha kaç ay tutsak kalacak? Kaç ay daha cezaevinde tutulacaklar? Bir 14 ay daha mı? Bir yıl daha mı? Ortada tek bir somut delil yokken, yalnızca iftiracı beyanlarıyla masum insanları daha ne kadar içeride tutacaksınız? Kaç ay daha tutuklu yargılayacaksınız? Mademki iftiracılar dahi tutuksuz yargılanabiliyor, o halde bu insanlar neden yoksun bırakılıyor özgürlüklerinden? Bırakın, insanlar tutuksuz yargılansın!
Üstelik burada, ceza alsa dahi infazda yatacağı süreyi çoktan doldurmuş insanlar var. Soruyorum: Bu insanları daha ne zamana kadar içeride tutacaksınız? Hangi gerekçeyle, hangi vicdanla, hangi hukuk anlayışıyla özgürlüklerini gasp etmeyi sürdüreceksiniz?
“KURGU ÇOK, İFTİRA ÇOK, MALZEME ÇOK!”
Bu iftiranamenin yazarları kendi payına düşeni, tam da kendine yakışanı yaptı. Hukuku zorladı, insanları rehin aldı, medya eliyle itibar suikastleri yarattı, cezayı yargılamadan önce vermeye kalktı. Daha bu hafta hepimiz gördük; şablon sorularla üretilen cevapları, imzasız ve barkodsuz sözde ifadeleri, delil diye dosyaya sürülen hukuk garabetlerini. Bu dosyada somut delil yok ama kurgu çok, iftira çok, malzeme çok! Soruyorum Sayın Başkan: Bu hukuksuzluğun hesabını kim soracak, bunları kim cezalandıracak?
“BANA ACZİYET NEDİR DİYE SORSANIZ, İŞTE TAM DA BU TABLOYU GÖSTERİRİM”
Bir de ibretlik bir tablo var karşımızda. Yirmi iki yıl önceki tapu kayıtlarını didik didik inceliyorlar. Soruyorum: Bu kadar mı aciz duruma düştüler? Bu kadar mı delilsiz kaldılar? Bu kadar mı çaresizler ki bugünü ispat edemeyip yirmi iki yıl öncesinin kapılarını çalmaya başladılar? Bana acziyet nedir diye sorsanız, işte tam da bu tabloyu gösteririm. Zavallılar...
Peki siz ne yapacaksınız? Aynı kararları vererek bütün bunları onaylayacak mısınız? Yoksa hukukun mahkeme salonunda hâlâ nefes aldığını mı göstereceksiniz? Masumiyet karinesi sizin de mi gündeminizde değil? Tutuksuz yargılama ilkesinin bir hak olduğu sizin de mi aklınızdan çıktı? AYM kararları... AİHM kararları... Bunlar sizin için de mi yok hükmünde?
Sayın Başkan,
Savcılık ne yaptıysa aynısını yapmanızı beklemiyorum. Daha fazlasını yapmanızı hiç beklemiyorum. Tam tersini bekliyorum. Cesaret bekliyorum. Hukuk bekliyorum. Vicdan bekliyorum.
“YETER ARTIK, İNANIN ÖFKEM ÇOK BÜYÜK”
Yeter artık. İnanın öfkem çok büyük. Bu vicdansız iftiranameye karşı öfkem çok büyük. Bu masum insanları hangi delille tutuyorsunuz? Hangi delille tutmaya devam edeceksiniz? Hangi somut gerekçeyle özgürlükleri kaldırıyorsunuz? Sıfır delil, sıfır ispat, sonsuz mağduriyet... Böyle adalet olmaz Sayın Başkan.
Bu salondan her gün feryat yükseliyor. Anaların, babaların, evlatların, özgürlüğünden mahrum insanların feryadı bu salondan her gün yükseliyor. Yazıktır, günahtır. Tutmayın. Yapmayın. Bu zulmü büyütmeyin.
Türkiye'de hukuka, adalete susamış milyonların varlığını ve hukuka hizmet eden, gerçekten devletin adaletine hizmet edenlere nasıl sarılacağını unutmayın.
“DERDİNİZ BENİMLE, BİRİLERİNİN DERDİ BENİMLE”
Defalarca söyledim, arkadaşlarımı bırakın ben buradayım dedim. Bugün bu salonda yine tekrar ediyorum. Derdiniz benimle, birilerinin derdi benimle... Bu masum insanları, arkadaşlarımı bırakın, ben buradayım. Bütün arkadaşlarımı, evlatları, kadınları, akrabaları, emekçileri, bürokratları, siyasileri, herkesi evine yollayın. Yazıktır, günahtır. Kul hakkı yemeyin.
Ben sizden bir lütuf değil; hukuk istiyorum. Bir ayrıcalık değil; eşitlik istiyorum. Kanun önünde herkesin eşitliğine katkı sunmanızı istiyorum. Bir ihsan değil; adalet istiyorum.
“İZİN VERİN, TARİHİN SİZE VERDİĞİ BU ROL İLE ADALET YERİNİ BULSUN”
Sayın Başkan, Sayın Heyet,
Geçtiğimiz ay bu kürsüden söyledim; "Bazen de tarih, adaleti sağlamakla görevli hakimlere, yargıçlara ve mahkemelere rol verir. Onlar verdikleri kararlarla sadece tarihteki yerlerini almazlar; ülkelerinin haysiyetini ve şerefini de kurtarırlar" dedim.
İzin verin, tarihin size verdiği bu rol ile adalet yerini bulsun.
Teşekkür ederim.”
