Eğitim Bilimci Dr Somel, aynı yılda doğan çocukların farklı deneyimlerle büyüdüğünü söyledi: AKP döneminde bir nesil ‘biz ve onlar’ diye ayrıştı

Eğitim Bilimci Dr Somel, aynı yılda doğan çocukların farklı deneyimlerle büyüdüğünü söyledi: AKP döneminde bir nesil ‘biz ve onlar’ diye ayrıştı

11.05.2026 04:00:00
Güncellenme:
İklim Öngel
Takip Et:
Eğitim Bilimci Dr Somel, aynı yılda doğan çocukların farklı deneyimlerle büyüdüğünü söyledi: AKP döneminde bir nesil ‘biz ve onlar’ diye ayrıştı

Birbirinden ayrıştırılmış, birbiriyle temas etmeyen nesiller yetişti. AKP döneminde aynı nesil içinde ciddi kırılmalar oldu. Bütçeye göre değişen farklı nesiller ortaya çıktı. Tek bir nesilde “biz ve onlar” hissiyatı yerleştirildi.

Gündelik siyaset ve eğitim iç içe geçti. Okullar dönemin siyasetini sembolize eden mekanlar oldu. Siyaset ile eğitim “nasıl bir toplum” konusunda aynı düşünmeli. Birbirini ikna etmeli ama şu an ikna değil zor mekanizması işliyor. 

Eğitim Bilimci Dr Nazlı Somel Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı. 

Image

- Kısa aralıklarla Urfa ve Maraş’ta iki öğrenci okulda silahlı saldırı gerçekleştirdi. Bunun öncesinde yine çocukların başka çocukları soğukkanlılıkla öldürdüğünü gördük. Türkiye’nin eğitim sistemi gençlik şiddetinin neresinde?

Urfa ve Maraş’ta meydana gelen olaylar diğer şiddet eylemlerinden önemli bir farkla ayrılıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde  öğrenciler ilk kez arkadaşlarını ve öğretmenlerini hedef aldı. Bu, eğitim sistemini ve okulları tartışmayı gerektiren bir durum. Her iki çocuk da her ne yaşıyorlarsa bunun acısını göstermek için okulu seçti. Bu anlamda okulu merkeze oturmamız gerek.

- “Okul” mu sorgulanmalı?

Şiddetin yerinin okul olması sorgulanmalı. Lise ve üniversite öğrencilerine “Öfkelendiğinizde okul, aklınıza gelen mekanlardan mı” diye sordum ve şu yanıtı aldım: “Artık okul bizim sosyalleştiğimiz bir mekan olmaktan çıktı. Günlük siyasetin doğrudan uzantısı haline geldi”. Örneğin yakın dönem siyasi olayları okullarda ele alınıyor. Darbe girişimi konu olarak, hafta olarak işleniyor, bunun için panolar hazırlanıyor. Ramazan ayında MEB çeşitli etkinlikler planladı, bunların önemli kısmı doğrudan hükümetle özleştirilecek biçimde ele alındı. Sınıf kapısına asılan bir posterde “Buradan sadece oruç tutanlar girebilir” ifadesini gördük. Gazze ile ilgili etkinliler yapıldı, bu etkinliklerde çocuklara uygun olmayan görseller kullanıldı.

‘ŞİDDETİN İÇİNDE YAŞIYORLAR’

- Dizi ve oyun içerikleri bu süreçte çok konuşuldu, diğer yandan teknoloji gelişirken dünya küçülüyor, tüm bunlar çocukları nasıl etkiliyor?

Biz toplum olarak her anlamda şiddetin içinde yaşıyoruz. Son 10 yılda bombalar da patladı, depremler de oldu, yangınlar da çıktı. Çok sarsıcı olaylarda cezasızlığa tanık olduk. Tüm bunları bir kenara bırakıp “Çocuklar şiddeti oyundan, diziden görüp öğreniyor” denemez. Çocuklar düzenli olarak şiddete maruz kalıyor. Oyun ve dizilerin şiddetin sebebi olarak öne konması, diğer alanların hiç konuşulmamasına neden oluyor. Çocuklar bir yerden bir şey öğrenmek zorunda değiller zaten şiddetin içinde yaşıyorlar. 

- Siz öğretmen yetiştiriyorsunuz, bir eğitim bilimci olarak görev yapan öğretmenlerle de iç içesiniz. Nedir gözlemleriniz?

Korkan öğretmenler var ama genel olarak öğretmenlerimiz olgun, okul saldırılarıyla ilgili sağlıklı tepkiler verdiler. Öğrencilerine sahip çıktıklarını görüyoruz. “Birbirimize güvenerek bunu aşarız” diyenler çoğunlukta.

- Okullarda üst aramaları ve kontroller başladı, öğrencilerin okula girebilmek için kuyruk beklediği görüldü. Kamera sistemi zorunlu hale getiriliyor. Polisiye önlemler çözüm mü?

Bunlar çözüm değil aksine zarar. Biz kamusal alanlarımızı kamuya açmakla yükümlüyüz. Bugüne kadar eğitim bilimciler olarak okul duvarlarına karşı çıktık. Ama gün geçtikçe duvarlar yükseldi. Duvarlar yükselince güvenlik artmıyor. Çocukları tedirgin etmeden, çocuklara hapishaneye giriyormuş muamelesi yapmadan önlemler alınabilir. 

‘SEBEP OLAN BEDEL ÖDEMELİ’

- Nereden başlamalı?

Bakan Yusuf Tekin istifa etmeli. Bunu siyasi bir talep olarak söylemiyorum. Eğitim camiasına ve öğrencilere bu sorumluluğu taşıdığını göstermeli. “20 küsür yıldır eğitim sistemini biz belirledik ve ben bunun sorumluluğunu alıyorum” diyebilmeli. Ekip olarak gitmeliler ki bunun değişeceğine dair toplumda bir inanç oluşsun. Bu adım atılmadığı sürece bir öneri getirmenin anlamı olmaz. Buna sebep olanların bir bedel ödemesi gerekiyor. Ancak o zaman oturup çözüm konuşulabilir. Ama şu an eğitimi yöneten grubun ne samimiyetine ne de yapmak istediklerine güvenim var. Bu nedenle önlem olarak sıranın en başında istifa olmalı. Aynı mantıkla, aynı biçimde çalışan insanlar sorunun çözümü olamaz. 

- İktidar eğitim sistemini 25 yıldır belirliyor, bakan ve ekibinin istifası yeterli mi?

Bu bir samimiyet testi. Sorumluluk aldıklarını görmemiz açısından önemli. Öte yandan bu olaylardan sonra maarif modelini benimseyen camianın nasıl tepki verdiğine de dikkatle bakmamız gerek. Bir; din eğitiminin ve manevi değerlerin çocuklarda yeterince oturmadığı için bu olayların yaşandığını savunanlar oldu. İki; zorunlu eğitimin kısalması tartışması yeniden çıktı. “Her çocuk liseyi bitirmek zorunda değil” söylemi geri geldi. Şiddet olaylarının ardından en gerici önerilerin aynı camiadan çıktığına bir kez daha tanık olduk. 

- Yeni maarif modeli ile maneviyatın öne çıkarılması hedefleniyor. Bir yandan maneviyat önceleniyor diğer yandan gençlik şiddeti artıyor. Neden?

“Değerler eğitimi” sisteme 2018’de girdi. Bizim “tarikat”, Milli Eğitim Bakanı’nın ise “STK” dediği örgütlenmeler MEB ile protokoller imzalayarak okullara girme şansı kazandı. Protokol imzalayanlara bakınca TÜRGEV’in de içinde olduğu hükümetle yakın çalışan 8 STK’yı gördük. Böylelikle okullar belli bir gruba açıldı. Gündelik siyaset ve gündelik hükümet politikalarının okullarda yer aldığı bir dönem başladı. 2024 Eylül’de uygulanmaya başlanan müfredatın ismi dahi “Türkiye yüzyılı” oldu ve bu hükümetin sloganı. Tarihimizde ilk olarak bir siyasi parti sloganının müfredata adını verdiğini gördük. 

- Bunun okuldaki şiddetle ilgisi var mı?

Gündelik siyaset ve eğitim iç içe geçti. Okullar dönemin siyasetini sembolize eden mekanlar oldu. Eğitim sistemi ve günlük siyaset okullarda bu denli ilişkili olamaz. Haberleri açtığınızda TBMM’de tartışma, trafikte kavga, kadın cinayetleri var. Ama Milli Eğitim Bakanı’nın söylemlerine baktığınızda her şey iyiye gidiyor. Bir tarafta felaket senaryosu diğer yanda farklı bir siyasi dil görüyoruz. 

- Siyasi iktidarın dünya görüşünü yansıtan eğitim sistemiyle okuyan ve artık yetişkin olanlar var. Nasıl bir nesil çıktı ortaya?

Türkiye’de tek bir nesilden söz edemiyoruz. Çok heterojen bir yapı var. Kırılma noktası 80 darbesidir ama AKP, tek başına iktidar olduğunda yapısal dönüşümleri çok daha hızlı yapma imkanı kazandı. AKP döneminde aynı yılda doğan çocuklar dahi çok farklı deneyimlerle büyüyor. Daha önce de farklı imkanlar vardı ama uçurum bu denli büyük değildi. Dolayısıyla aynı okul deneyiminden söz edemiyoruz. Birbirinden ayrıştırılmış, birbiriyle temas etmeyen, birbirinden haberdar olmayan nesiller yetişti. AKP döneminde aynı nesil içinde ciddi kırılmalar oldu. Bütçeye göre değişen farklı nesiller ortaya çıktı. Örneğin imam hatiplerin desteklenmesi, cumhurbaşkanının bu okullarda “Geleceğimiz sizsiniz” demesi, başka bir toplum tarif ediyor. Tek bir nesilde “biz ve onlar” hissiyatı yerleştirildi. 

‘AYRIŞMA HER YERDE’

- Siyasette kutuplaşmadan yakınıyoruz ama çocuklarımız da mı kutuplaştı?

Ayrışma okulların her aşamasına girdi. Eğitim, ailelerin oturdukları semte, mahalleye göre, okul içinde çocukların seviyesine göre daha en baştan ayrışmanın dikkat çektiği bir hale geldi. Bazı çocuklardan yolun başında vazgeçmek, parlak öğrencilere ayrı muamele yapmak yaygınlaştı. Bu ayrıştırmalarla ortak yaşam, ortak toplum fikri zedelendi.

- Dindar ve kindar nesil yetiştirme hedefi vardı...

Değerler eğitimi konusu dağınık ilerliyor. Bazı yerlerde etkili biçimde uygulanırken, bazı yerlerde duyarlı öğretmenler buna izin vermiyor. Etkili biçimde uygulanan yerlerde kız ve erkek çocuklarının ayrı mekanlar kullanmasına yönelik uygulamalar duyuyoruz ama bunlardan hiç etkilenmeyen okullar da mevcut. 

- Bu farkın nedeni gelir adaletsizliği mi?

Orta sınıf ve daha eğitimli ailelerin yaşadığı yerlerdeki okullarda daha farklı bir yapı görüyoruz. Bu imam hatipler için de geçerli. İmam hatip sistemi de toplumun yoksul kesimlerini daha çok kapsıyor. Elinde imkanı olan imam hatipleri tercih etmiyor. 

- Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş dahi dini ağırlıktaki derslerin seçilmesinin yüzde 30’lardan yüzde 4’lere düştüğünü söyledi. Daha önce imam hatip liselerinde deizmin arttığı da kamuoyuna yansımıştı, dayatma ters mi tepti?

Söylenenler ve yapılanlar günümüz toplumu ile uyuşmuyor. Çok rekabetçi bir iş piyasası var. İnsanlar çocuklarının bu rekabetçi ortama  hazırlanmasını istiyor ve din dersleri buna hizmet etmiyor. Aileler ne kadar muhafazakar olursa olsun din ağırlıklı bir ders yerine diğerini seçiyor. 

‘VAZGEÇİLEN ÇOCUKLAR İMAM HATİPTE’

İmam hatiplere gönderme konusunda da sorun aynı. Hükümet bu okulları çekici hale getiremediği için program değişikliğine gitti. Bugün her tip imam hatip mevcut. Hafız yetiştiren de fen bilgisine yönelen, robotik çalışmalar yapan da var. Bir de üzerine 2016 sonrası proje okulları diye bir tür açtılar. Buralara en başarılı yüzde 10 girebiliyor. Bu okulların önemli kısmı hiçbir yatırım yapmadan sadece başarılı öğrencileri aldıkları için başarılı duruma geldi. Bu okulların müdürlerine öğretmen seçme şansı verildiği için yerelde en iyi öğretmenler bu okullara alındı. Böylece bir grup imam hatip okulu başarılı kategorisine getirildi. Geri kalan imam hatiplerin durumu ise çok kötü, tamamen vazgeçilmiş çocuklar buralarda okuyor. 

- Tüm bunlar göz önüne alındığında  sağlıklı bir siyaset ve eğitim ilişkisi nasıl olmalı?

Eğitim bir toplumsal tahayyül. Biz bugün verdiğimiz eğitimi 15, 20 yıl sonraki tahayyül üzerine kuruyoruz. Bugünkü müfredattan geçecek öğrenciler için ez az 12 yıl beklememiz gerekiyor. Nasıl bir toplum istiyoruz ve eğitim buna nasıl katkı koyabilir diye bakıyoruz. Siyasetle eğitim ilişkisi de tam bu noktada kuruluyor. Siyaset ile eğitim “nasıl bir toplum” konusunda aynı düşünmeli. Birbirini ikna etmeli ama şu an ikna değil zor mekanizması işliyor. Kararlar tepeden inme alınıyor. Bugünkü müfredat da tartışmalı biçimde yürürlüğe girdi. Görüş sorulduğu söylendi ama açıkçası “mış” gibi yapıldı. Bugün Türkiye’deki eğitim sistemi Avrupa’dan bile övgü alıyor. Çünkü eğitim alanında Türkiye de dünya ile benzer bir yöne gidiyor. 

- Nasıl bir yön bu?

Eğitim artık toplumsal adalet, eşitlik, yurttaşlık hakkı temelinde değil, sistemin çıktıları üzerinden tartışılıyor. Yani “Bu insan ne işe yarayacak” diye bakılıyor. Bu sorunun muhatabı ise piyasa. Maarif modelinin diğer yarısı da piyasanın ihtiyaç duyduğu beceriler üzerine kurulu. MESEM’ler (Mesleki Eğitim Merkezi) buna iyi bir örnek. 

‘MESEM İLE ÇOCUK İŞÇİLİĞİ YASAĞININ ÜZERİNDEN ATLANIYOR’ 

- MEB’in bir soru önergesine verdiği yanıtta yalnızca 5 ayda MESEM’lerde 10’u ölümlü 2 bin 68 kaza meydana geldiği ortaya çıktı . MESEM nedir ve söz ettiğiniz piyasaya nasıl hizmet ediyor?

MESEM bir mesleklendirme projesi. Çocuklar 4 gün işe, 1 gün okula gidiyor. Bittiğinde lise diploması alıyorlar. Bu çocuklar aslında birer çocuk işçi. Asgari ücretin üçte biri kadar para alıyorlar. Büyük çoğunluğu kurumsal yerlerde değil küçük atölyelerde, organize sanayi bölgelerinde yaşlarına uygun olmayan koşullarda, uzun saatler boyunca çalışıyor. Çok çarpık bir sistem. Hükümet bu modelle, staj adı altında, eğitim aracılığıyla çocuk işçiliği yasağının üzerinden atlıyor. 

- Öğrencilerinize baktığınızda ne görüyorsunuz, gelecekten umutlu musunuz?

Benim gibi bu çelişkileri gören ve çıkış yolu arayan insanlar var. Öğrencilerim, siyasetin köşe dönme aracı haline gelmesinin normalleşiyor olmasını sorguluyor, başka tür bir yaşam hayal ediyorlar. Daha adaletli, eşitlikçi bir Türkiye istiyorlar ve 10 yıl öncesine göre çok daha politikler. Toplum için iyi şeyler yapmayı hedeflediklerini görüyorum. 

PORTRE

1978’de Kırıkkale’de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Kırıkkale’de tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi’nde yaptı. Doktorasını Hamburg’da Helmut Schmidt Üniversitesi’nde aldı. Eğitim sosyolojisi alanında çalışıyor ve Türkiye’de eğitimin neo-muhafazakâr dönüşümünü küresel siyasal ve eğitsel eğilimlerle ilişkili olarak inceliyor. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nde öğretim üyesi olan Somel, Eğitim-İş Bilim Kurulu’nda görev yapıyor. 

FOTOĞRAFLAR: VEDAT ARIK