Yapı sektöründe iklim dönüşümü vurgusu: ‘Karbon kararları yönlendiren bir kriter’

Yapı sektöründe iklim dönüşümü vurgusu: ‘Karbon kararları yönlendiren bir kriter’

25.02.2026 04:00:00
Güncellenme:
Ayça Ceylan
Takip Et:
Yapı sektöründe iklim dönüşümü vurgusu: ‘Karbon kararları yönlendiren bir kriter’

Saint-Gobain Türkiye CEO’su Murat Savcı, karbon ayak izinin azaltılmasından döngüsel ekonomiye uzanan dönüşüm sürecinde üretim, tedarik zinciri ve karar mekanizmalarının yeniden şekillendiğini söyledi.

Yapı sektörü, iklim krizi ve kentleşme baskısının kesişiminde, dönüşümün en kritik aktörlerinden biri haline geliyor. Karbon ayak izinin azaltılmasından döngüsel ekonomiye, enerji verimliliğinden sağlıklı yaşam alanlarına kadar uzanan bu geniş alanda atılacak adımlar, yalnızca sektörün değil kentlerin ve gündelik yaşamın geleceğini de belirliyor. SaintGobain Türkiye CEO’su Murat Savcı, sürdürülebilirliği teknik bir gerekliliğin ötesine taşıyarak üretimden karar alma süreçlerine uzanan kapsamlı bir dönüşümün ipuçlarını ortaya koyuyor.

- Saint-Gobain, yapı malzemeleri ve sürdürülebilir yaşam alanları konusunda küresel ölçekte önemli çalışmalar yürütüyor. Yapı sektörünün karbon ayak izini azaltmak ve enerji verimliliğini artırmak için öncelikli dönüşüm alanlarını nasıl görüyorsunuz?

Saint-Gobain olarak dönüşümü üç ana başlık altında ele alıyoruz. Birincisi, nasıl ürettiğimiz. Toplum olarak daha az enerji tüketen, daha verimli ve daha düşük karbonlu üretim modellerine geçmek zorundayız. Örneğin Türkiye’de tesislerimizde devreye aldığımız güneş enerjisi yatırımlarıyla hem kendi enerji ihtiyacımızın önemli bir bölümünü karşılıyor hem de kayda değer bir karbon azaltımı sağlıyoruz.

İkincisi değer zincirine bütüncül bakmak. Bir ürünün hammaddesinden başlayarak lojistik süreçlerine ve şantiyeye ulaşana kadar geçen her adımın karbon etkisini hesaba katmak gerekiyor. Bu nedenle yalnızca fabrikalarımıza değil, tedarik zincirimizin tamamına aynı çevresel sorumluluk anlayışıyla yaklaşıyoruz.

Üçüncüsü ise karbonu karar alma süreçlerinin içine almak. Yani bir yatırım yaparken yalnızca finansal getirisine değil, çevresel etkisine de bakmak gerekiyor. Bizim için karbon artık raporlanan bir veri değil, kararları yönlendiren bir kriter. Bu artık sadece çevreci bir tercih değil, sektörün bundan sonra nasıl var olacağını belirleyecek bir yol ayrımı.

İKLİME DİRENÇLİ VE DÜŞÜK KARBONLU YAPILAR

- İklim değişikliği kapsamında sıkça vurgulanan sürdürülebilir kentler ve döngüsel ekonomi bağlamında kurumunuz Türkiye’deki yapı sektörüne nasıl bir gelecek perspektifi sunuyor?

Türkiye’nin bu bağlamda durumu çok net. Kentlerimiz artan nüfus ve barınma ihtiyacının baskısı altında, deprem gerçeğiyle yaşıyoruz ve iklim krizi her geçen gün daha fazla hissediliyor. Bu yüzden sürdürülebilir kentler bizim için bir tercih ya da ertelenebilecek bir konu değil, günlük hayatın bir parçası olmak zorunda. Biz geleceği; daha hafif, daha esnek, daha az karbonlu ve yaşam kalitesini merkeze alan yapılar üzerinden okuyoruz. Daha az enerji tüketen, içinde yaşayanların sağlığını gözeten, daha iyi hava kalitesi ve konfor sunan binalar olarak görüyoruz. Sürdürülebilirlik ancak bu şekilde, insanların gündelik yaşamında karşılık bulduğunda anlamlı oluyor.

Kısacası kentleri bugünün sorunlarına göre değil, yarının belirsizliklerine göre hazırlamak zorundayız. Ve bu noktada şunu net söylemek gerekiyor ki böyle kentleri döngüsel bir anlayış olmadan inşa etmek mümkün değil.

Dolayısıyla daha az doğal kaynak kullanımı ve döngüsel ekonomi, bu yaklaşımın omurgasını oluşturuyor. Geri dönüştürülmüş hammadde kullanımı, atığın azaltılması ve ambalajdan üretime kadar her aşamanın yeniden ele alınması, yapı sektörünün bundan sonraki yolunu belirliyor. Bu dönüşüm yalnızca çevresel bir sorumluluk değil, aynı zamanda sektörün uzun vadede sürdürülebilir biçimde varlığını devam ettirebilmesi için de kritik bir gerekliliktir.

- Karbon nötr hedefleri, yapı sektöründe malzeme üretim süreçlerini yeniden şekillendiriyor. Kurumunuzun sürdürülebilir malzeme inovasyonu stratejisi, bu dönüşüm sürecinde sektör için nasıl bir yol haritası sunuyor?

Sürdürülebilir malzeme inovasyonu stratejimiz, Ar-Ge yatırımlarımızla destekleniyor. 2024 yılında global olarak 600 milyon Avro Ar-Ge yatırımı yaptık ve düşük karbonlu cam, yüzde 100 geri dönüştürülmüş alçı içeren bloklar, karbon ayak izini yüzde 50’ye kadar azaltan yeni ürünler geliştirdik. Çimento ve beton üreticilerine yönelik düşük karbonlu katkılar sunuyor, dijital çözümlerle üretim süreçlerini optimize ediyoruz. Ambalajlarımızda bio-bazlı ve geri dönüştürülmüş içerikli malzemeler kullanıyoruz. Bu strateji, maliyetleri düşürürken üretim verimliliğini artırıyor ve müşterilerimize sürdürülebilir çözümler sunarak rekabet avantajı sağlıyor. Yol haritamız, inovasyonu çevresel fayda ile birleştiren ve sektörün dönüşümünü hızlandıran bir yaklaşım üzerine kurulu.

ÇEVRESEL ETKİYİ MERKEZİNE ALAN LİDERLİK

- Siz yöneticilik anlayışınızda sürdürülebilirliği nasıl tanımlıyor ve ekiplerinize nasıl aktarıyorsunuz?

Sürdürülebilirliği bir hedef listesi olarak değil, bir karar alma biçimi olarak görüyorum. Ne ürettiğimiz kadar, bunu nasıl yaptığımızın ve bunun insanlara, topluma nasıl dokunduğunun da önemli olduğuna inanıyorum. Saint-Gobain’de bu bakış açısı yeni değil. Sürdürülebilirlik bizim için 2003’te davranış ve çalışma ilkeleriyle başlayan uzun soluklu bir yolculuk. “Grow & Impact” stratejimizle büyürken etkimizi, aldığımız kararlarda da sosyal sorumluluğu merkeze aldık. Bugün ise bu yaklaşımı, “Lead & Grow” ile bir adım ileri taşıyoruz. Yani sadece kendi gelişimimizi değil, sektöre liderlik etmeyi ve kolektif gelişmeyi de sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Ben ekiplerime sürdürülebilirliği rakamlarla değil, sorduğumuz sorularla işimizin parçası haline getirmeye çalışıyorum. “Bu karar yarın için de doğru mu?” ve en önemlisi “Bu yaptığımız iş kime, nasıl dokunuyor” sorusu, bizim pusulamız oluyor.

- İklim değişikliği ile mücadelede sizce en acil üç mesele nedir?

İlk mesele, sanayi ve inşaat sektörlerinin karbonsuzlaştırılmasıdır. Artan enerji ihtiyacı ve karbon emisyonları karşısında üretim süreçlerinin dönüşümü kaçınılmazdır. İkinci mesele, doğal kaynakların hızla tükenmesidir. Hammadde baskısı, su stresi ve atık yönetimi nedeniyle döngüsel ekonomi artık bir tercih değil, zorunluluktur. Üçüncü mesele ise hızlı kentleşmedir. Artan nüfus ve kentleşme karşısında daha dayanıklı, düşük karbonlu ve sağlıklı binaların inşa edilmesi kritik hale gelmiştir. Bu üç mesele hem küresel hem de Türkiye özelinde sürdürülebilirlik politikalarının merkezinde yer alıyor.

- Bu soruyu her konuğuma soruyorum, şayet bir bitki olsaydınız hangisi olurdunuz ve neden?

Zeytin ağacını pek severim aslında. Zeytin ağacını değerli kılan şey sürekliliği ve üretkenliğidir. Kuraklığa dayanır, zor koşullarda bile yaşamaya devam eder, istikrarlıdır. Aynı zamanda yüzyıllardır barışın ve uzlaşının simgesi olmuştur.

COP31 TÜRKİYE’YE NE KAZANDIRIR?

Bugün COP süreçlerinde iklim politikaları; finansman, ticaret ve rekabetçilikle doğrudan iç içe geçmiş durumda. Yeşil fonlara erişim, kredi koşulları ve yatırım kararları şirketlerin karbon performansına göre belirleniyor. Ticarette ise sınırda karbon düzenlemeleri ve tedarik zinciri baskıları, özellikle ihracat yapan ülkeler için çok somut sonuçlar doğuruyor. Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği rolü, bu konuların artık bizim için “dış gündem” olmaktan çıkıp ekonomik rekabetçiliğin parçası haline gelmesi anlamına geliyor.

Özel sektör açısından fırsat tarafı burada netleşiyor. Düşük karbonlu çözümler geliştiren, dönüşümünü bugünden başlatan şirketler, finansmana erişim, uluslararası işbirlikleri ve pazarlarda konumlanma açısından avantaj sağlıyor. Sorumluluk tarafında ise yalnızca kendi operasyonlarımız değil, tedarik zincirimizden sunduğumuz ürünlere kadar uzanan tüm etki alanımız mercek altına giriyor.

Bu nedenle COP31’i, Türkiye özel sektörü için küresel iklim gündeminin izleyicisi değil, doğrudan muhatabı olduğumuz bir eşik olarak görüyorum. Bu sürece ne kadar hazırlıklı girersek küresel ekonomideki yerimizi de o kadar güçlü belirlemiş oluruz.