Kyme, İzmir-Aliağa ilçesinde, Çandarlı Körfezinin Nemrut Koyu kıyısında bulunan bir antik kenttir. Bugün, dar bir alana sıkışmış, çevresi yaygın sanayi tesisleriyle çevrili bir ören yeridir. Sözcük, eski dillerde muhtemelen Kuma, günümüzde Kime/Kimi diye okunur.
Adını bir Amazon bir prensesi olan Kyme’den aldığı söylenir. Amazonlar mitolojide kadın savaşçılar topluluğu olarak anılırlar ancak, gerçek olduklarına dair tarihsel bir kanıt bulunmaz. Kyme sözcüğünün Helen (Yunan) diliyle bir ilgisi yoktur.
Kyme’nin İ.Ö.12.yüzyıldan, 3300 yıl öncesine, efsanevi Troya/Çanakkale savaşından sonra kurulduğu ileri sürülür. O dönemde Batı Anadolu’ya göç eden Helenler’den Aiol (Eol okunur) boyu bu topraklara yerleşmişlerdi. Kyme, bu Aiol boylarının Batı Anadolu kıyılarında yaşadığı on iki kentten biriydi.
Bunlardan, Yunanistan’ın Lokris-Phrikonis dağında yaşayanların buraya geldikleri ve hemen on km uzaklıkta bulunan Larissa (Buruncuk-Menemen) kentiyle birlikte bu yöreyi yurt edindikleri ifade edilir. Bunun için hem Kyme, hem Larissa adları sonuna Phrikonis sözcüğü eklenerek anılırdı. Kyme Phrikonis gibi.
Şimdiye dek yapılabilen dar kapsamlı arkeolojik kazılarda Kyme ören yerinde daha eski dönemlere ilişkin bir iz bulunamamıştır. Ancak, komşu Larissa/Buruncuk’ta Helenler’in buraya gelişinden de önce bir yerli halkın yaşadığı, Helenler’in onlara Pelasgos dediğini eski tarihçiler yazıyor.
Ünlü söylencesel Troya savaşında Anadolu’ya saldıran Helenler’in baş komutanı olan Kral Agamemnon’un ailesinden bir kolun Kyme’ye yerleştiği söylenir. Agamemnon, yaralı askerlerinin İzmir-Balçova’daki sıcak su ılıcalarında iyileştirildiğine inanılan savaşçıdır.
Baş komutanları Agamemnon önderliğindeki Helenler, öyküye göre sahte “tahta at”ın içine asker doldurup kent surları içine girmişler, böylece Troyalıları kandırıp kenti ele geçirmişlerdi. Bu olaya izafeten, yıllarca Agamemnon bir “at” ile simgeleştirilmiş ve Kyme paraları üzerinde “at” görüntüsü basılmıştı.
Bu soy kolundan gelen, adı yine Agamemnon olan Kyme Kralının kızı Demodike’nin, Eskişehir dolaylarını merkez edinmiş bir ülke olan Phyrgia’nın Kralı, her dokunduğu altın olduğu rivayet edilen ünlü Midas’la evlendiği ve dünyada ilk kez altın sikkelerin para olarak kullanılmasını bu ikilinin icat ettiği söylenir. Daha sonraları üzeri “at” simgeli altın sikkeler Ege dünyasının en geçerli paraları, mal değişim araçları olacaktır.
Ayrıca, Batı kültürünün en önemli kaynaklarından; antik Helen tanrılarını ve dinsel inancını kaydeden ve onlarla ilgili bilgilerin günümüze kalmasını sağlayan, İ.Ö.8-7.yüzyılda yaşamış ünlü ozan Hesiodos’un babası Kyme doğumludur. İ.Ö.4.yüzyılın önemli tarihçilerinden, günümüze birçok bilgi aktaran Ephoros da Kymelidir. Demek ki Kyme aynı zamanda bir kültür merkezi idi.
İ.Ö.5.yüzyılda çok parlak bir dönem yaşayan Kyme’nin bölgenin metropolü olduğu, otuz kadar kent kurduğu bildirilir.
İ.Ö.480 yılında Yunanistan’a saldıran Pers/İranlıların Kralı I.Kserkses’in savaş gemileri kışı, surları güçlü Kyme’nin rüzgarlara karşı korunaklı limanında geçirmişti. Pers/İranlılar’ın Anadolu’yu işgal ettiği iki yüz yıllık süreçte, Batı Anadolu’da işgalcilere karşı olan büyük isyana Kyme de katılmıştı.
Demek bir başkaldırı geleneği vardı Kymeliler’in!
Pergamon/Bergama Krallığı döneminde, İ.Ö.133 yılında baş gösteren, Aristonikos önderliğindeki, “Güneş Ülkesi” kurmak isteyen eşitlikçi köle isyanında Kyme yine isyancıların yanında yer almıştı.
Kymeliler’in, kentin ticaret yaşamını geliştirmek için olsa gerek, gelen giden gemilerden yıllarca liman vergisi almaması, serbest ticaret, o dönemde yadırganmış, alay konusu da olmuştu.
Güya Kymeliler o kadar saftı ki sokakta aralarında konuşur, tartışırken yağmur yağdığında, ıslanmamak için yol kenarındaki dükkanların önündeki korunmalık stoa/sundurmaların altına sığınmaz, yağmura aldırmadan konuşmaya devam eder, ıslanırlardı.
Güçlü bir ekonomiye, zenginliğe sahip Kyme rakipleri tarafından kıskanılıyor, küçümsenmeye çalışılıyor olmalıydı.
Özellikle İ.S.17’de bir akşam vakti yaşanan depremde Kyme büyük hasar aldı. Kentte yaşam bir süre daha sürse de Kyme bir daha kendini iyice toparlayamadı. Yöre yavaş yavaş ıssız bir alana dönüştü. 13.yüzyıldan sonra bölgeye yerleşmeye başlayan Türklerden Ali Ağa’nın kurduğu çiftliğin adıyla anılır oldu. Yaşadığımız yakın dönemde hızla artan yatırımlarla giderek büyük bir sanayi merkezine dönüşüyor.
18-19.yüzyılda zengin tarihi eserleriyle yabancı gezginlerin dikkatini çeken Kyme’nin birçok eseri Fransa ve İngiltere’ye kaçırıldı. Bir kısmı şimdi İzmir Arkeoloji Müzesinde korunuyor.
İşte insanlık ve Anadolu kültürüne böyle izler bırakmış Kyme, bir zamanlar bir köy bile olmayan Ali Ağa’nın çiftliğinin dev bir sanayi kentine dönüşme sürecinde kötü bir kadere mahkum edildi. Bulunduğu alan yavaş yavaş sanayi tesisleriyle kuşatıldı. Kent ve çevresi belki de Türkiye’nin en kirli havasıyla kaplandı. Bacalardan yayılan metan kokusu şimdi, sık sık çevrede yaşayan insanların burnunu yakıyor.
Bunlarla beraber yörede “rant” her değerin üstüne çıktı. Bir adımlık yerler çok büyük parasal karşılık kazandı.
Bu zor koşullarda İtalyan arkeologlar Kyme’nin tarihsel izlerini ortaya çıkarmaya uğraştılar. İtalya’da, Napoli’nin güneyindeki Cumae (Kuma) antik kenti, ses benzerliğiyle Ege’nin Kymesi ile adaş idi. Belki de aralarında çok eskilerden kalma bir bağ vardı.
Zamanla Petrol, Perto-Kimya, Termik Santral, Demir Çelik, Gemi Söküm, Modern Liman tesisleri arasında boğulan Kyme ören yeri önceleri 1.Derece Arkeolojik Sit alanı ilan edildi, koruma altına alındı. Korunan alan dar olmasına rağmen bu iyi bir şeyd: Yasalara göre 1.Derece Arkeolojik Sit alanları bozulamaz, hiçbir yapı yapılamaz.
Bir dönem Kyme’de kazı yapan heyette bulunan arkeolog Nuray Pehlivan’ın ifadesine göre, ören yerinin hemen yakınında bulunan Nemport şirketinin liman kapasitesinin arttırılması için, Kyme’nin bir kısım alanı 1.Derece Sit Alanı olmaktan 3.Derece Sit alanına düşürüldü. 3.Derece Sit Alanlarında denetimli inşaat yapılabiliyor çünkü.
Yani yeni bir liman genişletilmesi yapmak için tarihsel Kyme’nin, bir zamanlar bölgenin metropolü olan kentin bir kısmı feda edilmek durumunda.
“Vahşi kapitalizmin acıması yoktur! Para, tabii ki kültür varlıklarından, tarihi eserlerden daha değerlidir! Para kazanmak her şeyin üstündedir!”
Oysa TC Devleti, milyonlarca lira harcayarak Kyme’nin/Aliağa’nın yaklaşık otuz km kuzeyine, Çandarlı-Zeytindağ-Kazıkbağlara büyük bir liman yapmak için yatırımlar yaptı, yapıyor. Değil Türkiye’nin, Akdeniz’in en büyük limanlarından bir olacağı ileri sürülen bu limana İzmir’den ulaşmak için pahalı, paralı bir otoyol inşa edildi, işliyor.
Böylesine durumlar varken, bir şirketin işlerini kolaylaştırmak, iskelesini geliştirmek, kazancını arttırmak için, çevrecilerin, tarih severlerin ve bazı komşu şirketlerin itirazına rağmen Kyme’ye kıyılmaya kalkışılması, Kyme’nin lime lime edilmesi kabul edilebilir bir olgu değildir.
Oysa kimi modern kapitalistler, sanat eserlerine, tarihi eserlere değer ve önem verip onları koruyucu, geliştirici tutum alabiliyorlar. Büyük holdinglerimizden biri Urfa- Göbeklitepe’ye sponsorluk yapıyor. Büyük bankalarımız resim koleksiyonları oluşturuyor.
Kyme, bu gibi sahiplenebilecek, özümsenebilecek tarihi simgelerle doludur.
İlgili Devlet kurumlarının, yetkililerin dikkatli kararlarıyla Kyme’ye daha fazla dokunulmamalı, kıyılmamalıdır. Çok özel olan bu ören yeri onca sanayi tesisi ortasında bir inci gibi durmalı, korunmalıdır.
Yeni liman yapmak isteyenler için 30 km kuzeydeki büyük Çandarlı limanı yeter de artar bile!
Tarihi miras, doğa gibi, çocuklarımıza aktaracağımız, insanlığın bize bıraktığı emanetlerdir.