Brüksel’de yapılan son temaslar Türkiye–Avrupa Birliği ilişkilerinin yeni bir evreye girdiğini gösteriyor. Yıllar boyunca bu ilişkiyi belirleyen çerçeve açıktı: Türkiye aday ülkeydi, Avrupa Birliği ise siyasi kriterlerin belirleyicisiydi. Demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve reformlar sürecin merkezinde yer alıyordu. Bugün ise bu çerçevenin giderek geri plana çekildiği, yerini çok daha pragmatik bir ilişki biçimine bıraktığı görülüyor.
Brüksel’de artık sorulan soru “Türkiye Avrupa Birliği’ne ne zaman üye olacak?” değil. Asıl soru şu: Avrupa kendi güvenliğini, ekonomisini ve çevresini daha iyi yönetebilmek için Türkiye ile işbirliklerini nasıl geliştirebilir?
Bir grup gazeteci olarak AB yetkilileri ile yaptığımız görüşmelerden ortaya çıkan tabloya bakıldığında Avrupa’nın bu soruya verdiği cevap giderek daha net hale geliyor. Avrupa Türkiye’siz bir çevre düzeni kuramayacağını biliyor. Ama bu aynı zamanda Türkiye ile tam entegrasyon anlamına da gelmiyor. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor bu durumu şu sözlerle özetliyor: “AB ile ne kadar çok ortak olarak görünürseniz, o kadar az aday ülke olarak değerlendirilirsiniz.”
Aslında verdiği mesaj açık: Ben Türkiye’nin AB’ye aday ülke statüsünün korunması gerektiğini hep savundum .Avrupa Birliği üyeliği temel olarak demokrasi, hukuk devleti ve temel değerlerle ilgili bir süreç. Türkiye ne yazık ki burada adım atmıyor. Türkiye’de zaman zaman dile getirilen “askeri gücün veya stratejik önemin üyelik sürecini hızlandıracağı” yönündeki görüşler doğru değil.
NORMATİF AVRUPA’DAN JEOPOLİTİK AVRUPA’YA
Avrupa Birliği uzun yıllar boyunca kendisini bir “norm gücü” olarak tanımladı. İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü AB’nin dış politikasının merkezindeydi. Türkiye ile ilişkiler de bu çerçevede yürütülüyordu.
Ancak son on yıl Avrupa’nın bu yaklaşımını kökten sarstı.
2015 göç krizi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Ortadoğu’daki istikrarsızlık, enerji güvenliği sorunları ve ABD’nin giderek öngörülemez hale gelen politikaları Avrupa’yı daha sert bir jeopolitik gerçeklikle karşı karşıya bıraktı.
Brüksel’de artık daha sık duyulan kavram “jeopolitik Avrupa”.
Bu kavram Avrupa’nın artık yalnızca değerler üzerinden değil, güç, güvenlik ve çıkarlar üzerinden hareket etmek zorunda olduğu gerçeğini yansıtıyor.
Bu değişim Türkiye’ye bakışı da dönüştürüyor.
Brüksel temaslarında dikkat çeken en önemli unsur Türkiye’ye dair ton değişimi. Türkiye artık yalnızca demokratik standartları tartışılan bir aday ülke olarak değil, Avrupa’nın çevresindeki krizlerin tam ortasında bulunan bir jeopolitik aktör olarak görülüyor.
Avrupa’nın karşı karşıya olduğu hemen her stratejik başlık Türkiye ile doğrudan bağlantılı:
- Karadeniz güvenliği ve Rusya
- Ukrayna savaşı
- Ortadoğu’daki krizler
- Güney Kafkasya dengesi
- göç yolları
- enerji ve lojistik koridorları
- savunma sanayi üretimi
Bu tablo Türkiye’yi Avrupa için basit bir komşudan çok daha fazlası haline getiriyor.
Bir Brüksel yetkilisinin ifadesi bu değişimi çarpıcı biçimde özetliyor:
“Avrupa Türkiye’yi içeri almakta zorlanıyor, ama Türkiye’siz bir çevre düzeni kurmak da mümkün görünmüyor.” Türkiye’nin AB üyelik süreci fiilen donmuş durumda. Bunu Brüksel’de kimse inkâr etmiyor. Ancak bu durum ilişkilerin tamamen durduğu anlamına gelmiyor.
Tam tersine siyasi üyelik perspektifi zayıflarken sektörel ve teknik işbirliği alanları genişliyor.
Bugün ilişkiler şu başlıklar üzerinden ilerliyor: Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ,savunma sanayi işbirliği,göç yönetimi, bağlantısallık projeleri, iklim politikaları, karbon düzenlemeleri, enerji dönüşümü ve tabii vize…
Yetkililer aynı zamanda şunu da açıkça ifade ediyor: Türkiye’de siyasi bir değişim olur ve vize serbestisi için gerekli altı kriterde ilerleme sağlanırsa kapıların yeniden açılması mümkün.
SAVUNMA VE GÜVENLİK
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali Avrupa’da ciddi bir güvenlik şoku yarattı. Avrupa artık kendi savunma kapasitesini artırmak zorunda olduğunu kabul ediyor.
Bu çerçevede Avrupa Birliği savunma sanayi üretimini artırmak ve ortak tedarik mekanizmaları kurmak amacıyla European Defence Fund, ortak satın alma programları ve yeni savunma sanayi finansman araçları gibi çeşitli girişimleri devreye soktu.
Brüksel’de yapılan görüşmelerde Türkiye’nin belirli koşullarla bu savunma projelerine katılabileceği ifade ediliyor. Türk savunma sanayisinin bazı projelerde yüzde 35’e kadar katılım sağlayabileceği belirtiliyor.
Bu katılım yalnızca üretim zincirine dahil olmayı değil, aynı zamanda geliştirilen sistemleri satın alma ve kullanma imkânını da beraberinde getiriyor.
Başka bir deyişle Türkiye bir projeye dahil olduğunda yalnızca üretici değil, aynı zamanda potansiyel bir müşteri ve tedarikçi haline geliyor.
Türkiye’nin son yıllarda özellikle insansız sistemler, mühimmat, zırhlı araçlar ve askeri gemi üretiminde geliştirdiği kapasite Avrupa açısından önemli bir üretim potansiyeli olarak görülüyor.
Bu nedenle Brüksel’de Türkiye artık yalnızca NATO’nun askeri açıdan önemli bir müttefiki değil; aynı zamanda Avrupa savunma sanayisinin üretim kapasitesini genişletebilecek potansiyel bir ortak olarak değerlendiriliyor.
Ancak işbirliğinin sınırları da var. Savunma projelerinde AB şirketlerinin çoğunlukta olması, hassas teknolojilerin üçüncü ülkelere aktarılmaması ve güvenlik kurallarına uyulması gibi şartlar korunuyor.
Yine de ortaya çıkan tablo açık: Türkiye Avrupa savunma mimarisinin tam parçası olmasa da artık tamamen dışarıda da değil.
“MADE İN EUROPE” VE TÜRKİYE
Avrupa’nın yeni sanayi politikası Türkiye açısından hem fırsatlar hem de riskler içeriyor. Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı yeni Industrial Accelerator Act Avrupa üretimini güçlendirmeyi hedefliyor. Bunun merkezinde ise “Made in Europe” yaklaşımı bulunuyor.
Amaç AB’nin büyük kamu alım gücünü kullanarak temiz teknoloji üretiminin Avrupa içinde yapılmasını teşvik etmek. Çelik, çimento, alüminyum, bataryalar, elektrikli araçlar ve yenilenebilir enerji ekipmanları gibi sektörlerde Avrupa üretimine öncelik verilmesi planlanıyor.
Burada kritik soru şu: Türkiye bu sisteme dahil olabilir mi?
Brüksel’de verilen yanıt oldukça net.
Türkiye’de üretilen ürünler hiçbir zaman “Made in Europe” sayılmayacak. Ancak belirli koşullar sağlanırsa eşit muamele görebilecek.
Bu koşulların başında ise karşılıklılık geliyor.
Yani Türkiye kendi kamu alımları piyasasını Avrupa şirketlerine açarsa, Avrupa da Türk şirketlerine daha fazla erişim sağlayabilir.
Başka bir ifadeyle Türkiye Avrupa üretim zincirine girebilir, ancak karar mekanizmasının parçası olmadan.
GÖÇ: AVRUPA’NIN TÜRKİYE’YE BAĞIMLILIĞI
Göç meselesi Türkiye - AB ilişkilerinin en sert ve en kalıcı başlıklarından biri olmaya devam ediyor. 2015’de Suriye’den göç Avrupa’da siyasi dengeleri altüst etmişti. O tarihten sonra Avrupa göç meselesine giderek daha fazla güvenlik perspektifinden yaklaşmaya başladı.
Bugün Avrupa’nın göç yönetiminde Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç açık.
Türkiye yalnızca bir komşu ülke değil; aynı zamanda Avrupa’ya yönelen göç akımlarının ana geçiş noktası. Bu nedenle Brüksel’de Türkiye ile göç konusunda “aynı kaygıları paylaşıyoruz” vurgusu sıkça dile getiriliyor. İnsan kaçakçılığı, organize suç ağları ve sınır güvenliği gibi konular Türkiye ile Avrupa’yı aynı cephede buluşturuyor. İran savaşının uzaması durumunda olası bir yeni göç dalgası ise AB’ye göre o zaman değerlendirilecek bir konu.
GÜMRÜK BİRLİĞİ’NİN MODERNİZASYONU
Türkiye-AB ilişkilerinin en kritik başlıklarından biri Gümrük Birliği’nin güncellenmesi.
Mevcut Gümrük Birliği 1996’dan kalma. O dönemin ekonomisinde dijital ticaret yoktu, hizmet ticareti sınırlıydı ve kamu alımları kapsam dışındaydı. Bugün ise bu yapı iki taraf için de yetersiz. Modernizasyonun Türkiye açısından getirileri açık: hizmet sektörünün dahil edilmesi, kamu alımlarına erişim ve Türkiye’nin taraf olmadığı ticaret anlaşmalarından kaynaklanan dezavantajların azaltılması. AB açısından ise mesele biraz farklı.
Brüksel’deki yaklaşım şu: Gümrük Birliği güncellemesi ekonomik olarak mantıklı. Ancak bunun için Türkiye’nin bazı alanlarda uyum sağlaması gerekiyor.
Özellikle üç alan kritik görülüyor:
- kamu alımları
- rekabet kuralları
- ticaret politikası uyumu
AB bu süreci yalnızca ticari bir güncelleme olarak değil, aynı zamanda kurumsal bir uyum süreci olarak görüyor.
Aynı zamanda Avrupa Birliği küresel ticaret ağını yeniden kurmaya çalışıyor.
Mercosur anlaşması, Hindistan ile hızlanan müzakereler, Çin ile rekabet stratejileri ve Asya-Pasifik ülkeleriyle geliştirilen ticaret ilişkileri AB’nin küresel ekonomik rolünü güçlendirme stratejisinin parçaları.
Bu tablo Türkiye açısından daha karmaşık bir durum yaratıyor.
Türkiye Avrupa ekonomisiyle derin biçimde entegre olmaya devam ederken, aynı zamanda Avrupa’nın karar mekanizmalarının dışında kalıyor.
Başka bir ifadeyle Türkiye çoğu zaman Avrupa’nın ticaret ve sanayi kurallarına uyum sağlamak zorunda kalıyor, ancak bu kuralların oluştuğu masada yer almıyor.
İKLİM VE SANAYİ: YENİ EKONOMİK PAZARLIK
Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğini belirleyecek bir diğer alan ise iklim ve sanayi politikaları. Avrupa Yeşil Mutabakatı ve karbon sınır düzenlemeleri Avrupa ekonomisini yeniden şekillendiriyor. Çelik, çimento, alüminyum ve enerji yoğun sektörlerde karbon fiyatlandırması devreye girdiğinde Türkiye bundan doğrudan etkilenecek ülkelerden biri olacak. Ancak bu süreç yalnızca bir maliyet baskısı değil, aynı zamanda yeni bir entegrasyon alanı da yaratıyor. Avrupa’nın temiz teknoloji üretimini artırmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye’nin sanayi kapasitesi önemli bir fırsat olarak görülüyor.
Ancak bunun için Türkiye’nin karbon fiyatlandırması, kamu alımları ve sanayi dönüşümü gibi alanlarda Avrupa ile uyum sağlaması gerekiyor.
VİZE: ÇÖZÜMSÜZ BİR DÜĞÜM
Vize konusu ise hâlâ ilişkilerin en görünür ve en sembolik sorunlarından biri.
Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’a göre vize serbestisi meselesi büyük ölçüde Türkiye’nin atacağı adımlara bağlı.
Türkiye’nin vize serbestisi için karşılaması gereken 72 kriterden altısı hâlâ tamamlanmış değil.
Ancak Türkiye’de vize meselesi artık yalnızca teknik bir problem değil; aynı zamanda eşitsizlik ve dışlanmışlık duygusunun sembolü haline gelmiş durumda.
Bu nedenle teknik iyileştirmeler mümkün olsa da siyasi bir çözüm olmadan sorunun tamamen ortadan kalkması zor görünüyor.
SONUÇTA YENİ GERÇEKLİK ŞU:
Türkiye-AB ilişkileri artık bir “bekleme odası” ilişkisi değil. Ama ortak bir siyasi gelecek ilişkisi de değil. Ortaya çıkan tablo daha çok şuna benziyor: krizlerle çevrili bir coğrafyada birbirine mecbur iki aktörün temkinli ortaklığı.
