Sol örgütler bu arazilere el koyup eşit parseller halinde bedelsiz olarak halka dağıtıyordu. Kurdukları halk komiteleri ile kurulan mahallenin asayişinden sosyal ihtiyaçlarına kadar her işin sorumlusuydu. Ancak bir süre sonra hedef haline getirildiler ve operasyonlar başladı.
Hükümet ve belediyeler gecekondu aflarının yanında başka adımlar da atmaya başladı. Özellikle de seçim dönemlerinde... Gecekondu mahallelerine yol, su, elektrik, kanalizasyon hizmetleri geldikten sonra okul, sağlık ocakları kuruldu.
DENİZİ GÖRMEDİLER
Gecekonduların kentin ana arterlerine ulaşımı uzun süre olamadı. Gecekondularda doğan çocuklardan denizi, Beyoğlu’nu, Taksimi görmeyenler vardı. Önceleri at arabası, bir süre sonra da minibüs hatları ile ilçe merkezlerine ulaşım sağlandı.
Ulaşım olanakları sayesinde iş bulma olanakları da arttı. Önceleri gecekondularına yakın yerlerdeki fabrika, atölye gibi yerlerde çalıştılar. Ancak artan göçün tümünün bölgedeki sanayide iş bulmaları olanaksızdı. Ancak ulaşım olanağına kavuşunca iş bulma olanakları da arttı.
Köyden yeni geldikleri için kadınlarının iş yaşamına katılmalarına ilk yıllarda kapalıydılar. Zaman geçince kendilerinden önce gelen kent yoksullarının eşlerinin çalışmaları onları da heveslendirdi. Önce gündelik temizliğe giden kadınlar sonra başta tekstil sanayi olmak üzere diğer işkollarında iş buldular.
KAVEL DİRENİŞİ
Köyden kente geldikleri 1940’lı yılların sonundan 1960’ların ortalarına kadar sendika ve diğer sosyal haklardan mahrum çalışan gecekondulu işçilerin mesaisi, tazminatı ve iş akdi patronun iki dudağının arasındaydı.
1963’te Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nun çıkarılmasından sonra hele de DİSK kurulduktan sonra, işçiler önce sendikal haklara sonra da sınıf bilincine kavuştular.
1960’tan 1970’e kadar gecekondulu işçilerin fabrika eylemlerine sahne olundu. Grev, fabrika işgali ve yürüyüşlerine gecekondu sakinleri de destek verdi. Ailelerinin de katıldığı eylemlerde kendileri ile aynı mahallede oturdukları komşu fabrikaların işçileri şartelleri indirerek dayanışmaya koştu.
İstinye’deki Kavel Kablo Fabrikası’nda 1963 yılındaki işyeri işgalinden ilham alan diğer işçiler de benzer eylemlere giriştiler. 1964’te Alibeyköy’deki Sungurlar Kazan Fabrikası’ndaki direnişi, 1966’daki Paşabahçe grevi, 1968’de Bakırköy’deki Derby Lastik direnişi, 1969’da Haliç kıyısındaki Demirdöküm ve Kartal’daki Singer direnişi, 1970’te 15-16 Haziran kitlesel direnişi ile taçlandırıldı.
Bu dönem TİP’in kurulduğu ve üniversite işgallerinin doruğa ulaştığı yıllardı. TİP ve üniversite öğrencileri sınıf bilincini yayabileceği bir maden keşfetmişti. Sol-sosyalist örgütlerin üniversite öğrencileri dışında yeni yoldaşları gecekondu sakinleri olmuştu.
1 MAYIS MAHALLESİ KURULUYOR
Sol örgütler gecekonduların örgütlenmesinin yanında boş hazine arazilerini eşit bir şekilde parselleyerek barınma sorunu olan kent yoksullarına dağıtmaya başladılar. Evlerinin yapımına da yardımcı olan sol örgütler, o bölgelerdeki arazi mafyasını da güç kullanarak tasfiye ettiler. Sol örgütlerin kurduğu ilk gecekondu mahallesi o yıllarda Gaziosmanpaşa’nın mücavir alanı Karadeniz Mahallesi’ydi.
Karadeniz Mahallesi’ndeki başarılarından sonra birkaç kilometre ötede Gazi Mahallesi’nde işe koyuldular. Gazi Mahallesi’nde ağırlıklı olarak Sivas-Hafik ile Tokatlı göçmenler iskân edildi.
DEVRİMCİLERİN GETTOLARI
Karadeniz ve Gazi mahallelerinde kazanılan bu deneyim Eyüp’deki Çayan Mahallesi, Avrupa Yakası’nda da yaşama geçirildi. Kadıköy Fikirtepe’den sonra Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi, Kâğıthane’deki Nurtepe ve Kartal’daki Gülsuyu Mahallesi en bilinen örnekler. İzmir’de Gültepe, Limontepe, Ankara’da Tuzluçayır mahalleleri de devrimcilerin gettosu olarak bilinen mahallelerden. Yolunuzu şaşırıp bu mahallelere girdiğinizi, duvardaki bilumum sol örgütlerin propagandasını yapan yazılardan anlamak mümkün.
Yine de 70’lerde inşa edilen gecekondu mahallelerinin tümünün sol-sosyalist grupların hâkimiyetinde olduğu söylenemez. İstanbul Gültepe Mahallesi ülkücü kesimin yuvalandığı mahalle olarak belleklere kazınmıştır. Alaaddin Çakıcı’nın ailesi ve hemşehrilerinin meskun olduğu mahalle ülkücülerle solcuların çatışmalarına sahne olmuştur.
Solcuların kendi düzenini kurduğu mahalleler 70’lerin ikinci yarısında hem devletin hem sağ basının hedefine konmuştur. Tıpkı Fatsa gibi bu mahalleler “Kurtarılmış mahalle” ya da “terör yuvası” olarak yaftalanmış ve sıkıyönetimin emri ile sık sık yıkım ekipleri bu mahalleleri ablukaya almıştır. Mahallelinin direnişi ile karşılaşan güvenlik güçleri çok sert müdahalede bulunmuş ve özellikle 1 Mayıs Mahallesi’nde kan dökülmüştür. 2 Eylül 1977’de polisin operasyon için gittiği mahallede açılan ateş sonucu 11 kişi yaşamını yitirdi. Mahalle komitesinden Hasan Kızılkaya adlı bir gencin polis kurşunuyla alnından vurulması hâlâ anımsanır.
ASAYİŞ KOMİTELERDE
Sol örgütler tarafından kurulan mahalleler halk komiteleri tarafından yönetiliyor; sorunlar bu komiteler tarafından çözümleniyor, mahallenin ihtiyacı komite tarafından kurulan kooperatiflerden sağlanıyordu. Asayişten de komiteler sorumluydu.
ETİK DEĞERLERDEKİ DEĞİŞİM
FEST Travel’ın düzenlediği gecekondu gezimizde rehberliğimizi yapan Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın solcuların kurduğu mahallelerde etik değerlerdeki dönüşümü anlatmak için verdiği örnek çarpıcıydı:
“1 Mayıs Mahallesi’ni model alan Gülsuyu Mahallesi’nde, ilk kurulduğu dönemlerde bir hırsızlık vakası olmuş. Hırsızlık olayı hayli yaygınlaşınca mahalleli komiteye şikâyette bulunuyor. Evlerden tuhaf tuhaf eşyalar çalınıyor. Bu tür mahallelerde polise gitmek de olmaz. Sisteme karşı bir mahalle kuruyorsunuz, ‘Her sorunu biz çözeriz’ diyorsunuz ama mahallede hırsızlık oldu diye de karakola gidemezsiniz. Komite başkanının anlattığına göre bu hırsızlık olayını araştırmak üzere bir komisyon kuruluyor. Komisyon araştırmalara başlıyor ve şüpheler bir kişi üzerinde yoğunlaşıyor. O kişinin evine bir gece vakti baskın yapılıyor. Evde gerçekten çalınan eşyalar bulunuyor. Fakat hırsızlık yapan kişi sorguya çekildiğinde adamın kleptomani hastası olduğu ortaya çıkıyor. Adamın bu konuda hasta raporu var. Çalmadan duramıyor. Zaten çaldığı eşyalar da pek bir işine yaramıyor ama evinde toplamış. Komisyon konuya çözüm için aralarında tartışmışlar. Adamı cezalandırmak gerekir ama adam hasta. Hasta olduğu için onun onuru ile de oynamak istemezler. Sonunda bir çözüm bulmuşlar. Çalınan eşyalar sahiplerine verilirken adama da mahalleden taşınması için bir ay süre tanınmış. Bir ay sonunda hırsızlık hastası bu kişi mahalleden ayrılmış ve sorun çözülmüş.
90’lı yıllarda şöyle bir olaya şahit oldum. Üç beş kişinin arasına aldığı genç biri, elinde bir megafonla iki yüz metrede bir ‘Ben Hasan, bu mahalleye uyuşturucu soktum. Halkımızdan özür diliyorum.’ İki yüz metre sonra yine megafonla aynı şeyleri söylüyor.
Mahalle komitesine neden bir gencin onurunu kıracak şekilde hem de ismini söyletmek suretiyle teşhir edildiğini sordum. Verdikleri yanıt, mahalleyi uyuşturucudan korumak için böyle bir cezalandırma yapıldığı yönündeydi.
İHTİYAÇTAN RANTA GEÇİŞ
Gecekondular, göçün yoğun olduğu yıllarda konut yetersizliğinden kaynaklanan ihtiyaç sonucu yapılan düzensiz yapılardı. Ancak hükümetlerin ve yerel yönetimlerin her seçim döneminde gecekondu affı çıkarıp tapu tahsis belgesi dağıtmasının kaçınılmaz sonucu olarak artık ihtiyacı olmadan da hazine arazileri parsellenip üzerinde kondular yapıldı. Bunda Özal’ın payı büyüktür.
ARABESK, GECEKONDU KÜLTÜRÜ MÜ?
Arabesk kültürün gecekondu ile özdeşleştirilmesi hem haksız hem de yanlış bir tespit Zira bu tespiti yapanların o dönemde bir gecekondu mahallesine gitmiş olma ihtimali bile hayli zayıf.
Gecekondu halkı memleketlerinden gelirken elbette ki yerel kültürlerini büyük kentlere taşıdılar. Zaten yerel kültürlerinde olmayan bir kültürü taşıma ihtimali de yok. Karadenizli gecekondu sakini kemençe eşliğinde Erkan Ocaklı ya da tulum çalan Remzi Bekar gibi yerel sanatçıları dinlerken Alevi gecekondulular Mahzuni Şerif, Feyzullah Çınar ya da Daimî dinliyordu. Güneydoğulu ise kendi yerel sanatçılarını dinliyor; Tepebaşı’ndaki açık hava gazinolarında yerel sanatçılarını dinlemeye gidiyordu. Rumelili göçmenler de kendi müziğini icra edenlerle düğün dernek yapıyordu.
Sol örgütlerin kurduğu mahallelerde ise müzik kültürü Ruhi Su, İhsani ve Fatsa Çocuk Korosu gibi protest müziğe dayanıyordu.
GECEKONDU SANATI
Yemek kültürlerini de büyük kentlere taşıyan bu yoksul kesim bir de bundan dolayı aşağılandı. Lahmacun kültürünü kente taşımakla eleştirildiler. Ama bugün yaz sezonu açıldığında Türk Bükü’nde lahmacun fiyatları ilk gündem maddemiz oluyor nedense. Sanki Osmanlı mutfağı göçebe Türklerin mutfağıydı.
Türk sineması, tiyatrosu ve edebiyatı gecekonduyu konu alan epey eser üretilmesine yol açmıştır. 1960’larda Keşanlı Ali Destanı, Düğün, Gurbet Kuşları, Gelin gibi filmler 70’li yıllarda Ah Güzel İstanbul, Sultan, Yusuf ile Kenan, Altın Şehir, Çiçek Abbas gibi pek çok konu olmuştur. 70’lerin gecekondu filmlerinde bölgeyi satın alan ve gecekonduları yıkıma gelen gaddar müteahhit teması ağırlıklıdır. Artık arazi mafyasının yerini; gecekondu mahallesine yüksek apartmanlar dikmek isteyen müteahhitler almıştır.
REZİDANS MI GECEKONDU MU?
Gecekonduların yaygın olduğu yıllarda tek katlı, bahçeli, pencere önlerinde vita yağı kutusuna dikilmiş çiçekleriyle gecekondular kentin siluetini bozdukları gerekçesiyle çok eleştirilmişti. Oysa baktığınızda çoğunu görmezdiniz bile. Şimdi bu gecekonduların yerini halk dilinde gökdelen denen yapılar aldı. Kentin her bölgesinden görülen bu hançerlerden şikâyet ediliyor şimdi de. Sahi sizin tercihiz hangisi?
