Ölümün ardından tutulan yas, insan doğasının en temel duygusal süreçlerinden biri olarak kabul edilir. Ancak tıp dünyası, son yıllarda bu sürecin bazı bireylerde kronikleşerek hayatı felç eden bir bozukluğa dönüştüğünü saptadı. Trends in Neurosciences dergisinde yayımlanan kapsamlı bir nörobilimsel derleme, bazı insanların neden yas sürecinden çıkamadığını beyin fonksiyonları üzerinden açıklıyor. Araştırmalar, "Uzamış Yas Bozukluğu" (PGD) yaşayan bireylerin beyninde, özlem duygusunun bir tür "biyolojik açlığa" dönüştüğünü gösteriyor.
RESMİ BİR TEŞHİS: 6 AYI GEÇEN ACI RİSK TEŞKİL EDİYOR
Uzun yıllar boyunca yas süreci sadece psikolojik bir evre olarak değerlendirilmiş olsa da, 2018 yılında Dünya Sağlık Örgütü ve psikiyatri otoriteleri tarafından "Uzamış Yas Bozukluğu" resmi bir teşhis olarak literatüre girdi. Travma araştırmacısı Profesör Richard Bryant, bu durumun normal yastan miktar olarak değil, süreklilik olarak ayrıldığını vurguluyor. Kayıptan sonraki altı aylık sürenin kritik olduğunu belirten uzmanlar; bu sürenin sonunda acısı azalmayan, kimliğini yitirdiğini hisseden ve ölümü kabullenemeyen bireylerin nörobiyolojik bir kilitlenme yaşıyor olabileceğine dikkat çekiyor.

BEYİNDEKİ ÖDÜL MERKEZİ 'ÖZLEM DÖNGÜSÜNE' GİRİYOR
Nörogörüntüleme çalışmaları, uzamış yas yaşayan bireylerin beyinlerinin ölen kişiye dair hatırlatıcılarla karşılaştığında ilginç bir tepki verdiğini ortaya koyuyor.
Normal bir yas sürecinde, zamanla bu hatırlatıcıların yarattığı duygusal şiddet azalırken; PGD hastalarında beynin "ödül ve motivasyon" ağları olan nükleus akkumbens ve orbitofrontal korteks bölgeleri aktif kalmaya devam ediyor. Bu durum, beynin ölen kişiye karşı duyduğu özlemi tıpkı bir bağımlılık gibi "doyurulması gereken bir açlık" olarak algılamasına yol açıyor. Diğer bir deyişle, beyin kaybı kabullenmek yerine, sürekli olarak o kişiye ulaşma motivasyonunu canlı tutuyor.
DEPRESYON VE KAYGIDAN AYIRAN TEMEL FARKLAR
Bilim insanları, uzamış yasın sıklıkla depresyon veya travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ile karıştırıldığını ancak tedavi süreçlerinin farklı olması gerektiğini belirtiyor. Depresyon genel bir ilgisizlik ve hayattan kopuşla karakterizeyken, uzamış yasta temel motivasyon "kaybedilen kişiye duyulan yoğun hasret" olarak öne çıkıyor.
Profesör Bryant, beyindeki bu özgün mekanizmaların keşfedilmesinin, gelecekte sadece bu bozukluğa yönelik ilaç ve terapi yöntemlerinin geliştirilmesine olanak sağlayacağını ifade ediyor. Bilim dünyası şimdi, bu beyin değişimlerinin yasın bir sonucu mu yoksa yası uzatan temel neden mi olduğunu belirlemek için daha geniş kapsamlı çalışmalar yürütmeye hazırlanıyor.