Ayşegül Yüksel

Yüce ozan, sıkı esnaf

19 Ağustos 2014 Salı

Shakespeare, 450 yıldır değişmeyen gerçekleri, tadına doyulmaz şerbet kıvamındaki dizelerle sunuyor

Shakespeare’in öyküsü Rönesans İngilteresi’nde biçimlenir. Ortaçağdan modern öncesi döneme adım atıldığı, feodal yönetim biçiminin yerini “monarşi”nin aldığı, “özgürlükçü” sayılabilecek İngiliz Kilisesi’nin karşısında Puritan köktendinciliğin boy verdiği, tarım düzeninden kapitalist girişimciliğe kanat açıldığı, emperyalist yayılmacılığa giriş yapıldığı, bilimsel bulguların farkındalığı ile boş inançların yan yana var olduğu zamanlardan söz etmekteyiz.
Stratford doğumlu ozanımız, 1580’li yıllarda Londra’dadır ve toplumda yaşanan bu sancılı “geçiş dönemi”nin birinci elden tanığıdır.
Toplumdaki çelişkiler alabildiğine keskindir. Bir yandan, Kraliçe Elizabeth’in soylular dünyasında, zarafet, şıklık, güzel konuşma, şiir yazma, günün “centilmenlik kodları” arasında yer alırken, halkın önemli bir bölümü, farelerin veba salgınlarına yol açtığı, fahişelerin frengi mikrobu saçtığı, yangın tehlikesine açık, sağlıksız kenar mahallelerde yaşar. Shakespeare’in yapıtları, onun Londra kentinin her iki cephesinde de yaşamışlığının göstergesidir.
Bu döneme ilişkin çelişkiler saymakla bitmez. Monarşi düzeni için gerekli sayılan “aile” olgusu desteklenirken, “aile”nin vazgeçilmezi olan “kadın”ın “ahlak” duyusuna sahip olmadığına inanılır. Kadının, söz dinleyen eş, iyi anne ve becerikli ev kadını olması adına, gerekirse kocası tarafından pataklanması uygun görülür. Kısacası, bir yanda koca İngiltere’nin yazgısını elinde tutan Elizabeth gibi parlak bir kadın, öte yanda “ikinci sınıf insan” sayılan sıradan dişiler vardır.
Yine de Rönesans tüm hızıyla yaşanmaktadır. Shakespeare’in oyunlarını her sergilenişte üç bin seyirci izler. Tiyatro halkın malıdır. Hıristiyanlık öncesi Avrupası’ndan aktarılan klasik tiyatronun verileri, en az 200 yıllık bir yaygınlığı olan dinsel kökenli İngiliz halk tiyatrosu geleneğiyle Rönesans sürecinde buluşarak, çağın en parlak “seküler” tiyatrosunu yaratmıştır.

Popüler tiyatro yazarı
Shakespeare’in oyunları işte bu sanatsal iklimde biçimlenir. Klasik tiyatro şiirindeki “retorik” özellikler ve düşünsel/ahlaki derinlik, İngiliz halk tiyatrosunun -zamanda ve uzamda atlamalara izin veren- anlatım özgürlüğüyle buluşturulunca, ortaya sinema sanatının devingenliğini yakalayan kıvamda bir tiyatro çıkmıştır. (Shakespeare’in sinemadaki yeri bu yüzden şaşırtıcı değildir.) Shakespeare oyunlarının her kesimden seyircisi vardır: Romantik aşk sözleri soylu bayanlar, dövüş sahneleri şövalyeler, belden aşağı şakalar ve itişmeli fars sahneleri genç çıraklar ve fahişeler, “şiirsel doruklara ulaşan dizeler” de, “alaylı” saydıkları ozanın son ürününü kıskançlıkla bekleyen Oxford ya da Cambridge’li “rakip ozan”lar için yazılır.
Shakespeare, çelişkilerle dolu bir geçiş döneminde, işte böylesine farklı beklentileri olan bir seyirci kitlesinin her bir kesimine aynı düzeyde tiyatro tadı verecek yapıtlar üreterek tüm zamanların en “popüler” oyun yazarı olmayı başarmıştır. (Ozanımızın 3-4 olay dizisini iç içe kurmadaki ustalığı ve oyunlarındaki sinemasal özellikler de günümüzün “dizi” yazarlığı uğraşını çağrıştırıyor. Ozanımız bugün yaşasaydı, kuşkusuz bu alanda da “liste başı” olacaktı.)

‘Seçkinci’ ozan
Unutulmaması gereken,
Shakespeare’in, “popüler” olanı sunarken, “seçkinci” duruşunu da bütünüyle korumuş olmasıdır. Biliyoruz, İngiliz Rönesansı’nın hümanist düşüncesinin peşinde yol almış bir sanat eriydi Shakespeare. Ne ki, insanı “Tanrısal olan”a yaklaştıran erdemlerin yüceliğini kabul ederken, bir yandan da insanın öteki canlılar gibi “ölümlü” oluşuna karşı çıkıyordu. Kısacası, Shakespeare, hümanizmanın “iyimser bakış”ını sorguluyordu. Sorguladığı bir ikinci nokta da “yüce” özelliklerle donatılmış insanın, nasıl olup da onca “aşağılık” işler yapabildiğiydi. Böylece, çağının hümanizma anlayışını, oyunlarında inceleyip sınadığı gerçeklerle uyuşmadığı için reddeden bir “düşünür” çıkıyor karşımıza.
Yalnız trajedileri değil, komedileri de, Shakespeare’in temelde “trajik” olan yaşam görüşünün yansımalarıdır. Komedilerde karakterlerine acı çektirmekte, türün gerektirdiği “mutlu son”a ulaşma yolunda, onları pek çok oyunda “gerçek dünya”dan alıp, düşlerin gerçekleşebildiği birer “masal uzamı”na götürmektedir: “Beğendiğiniz Gibi”nin Arden Ormanı’na, “Bir Kış Masalı”nın Bohemyası’na, “Fırtına”nın Ada’sına söz gelimi… Shakespeare, yapıtlarında yansıyan karamsar, eleştirel yaklaşımla, bize İngiliz Rönesansı’nın bir başka yüzünü göstermektedir.
Shakespeare, 450 yıldır değişmeyen gerçekleri, tadına doyulmaz -şerbet kıvamındaki- dizelerle sunmaktadır…  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları