Olaylar Ve Görüşler

Hamaset işi kotarmaz

23 Mart 2016 Çarşamba

Son günlerde üst üste bombalar patlıyor, Türkiye adeta kan revan içinde tedirginleşiyor, toplumsal kaygı ve korkular her geçen gün artıyor, bu durum sosyopsikolojik yapıdan sosyoekonomik yapıya kadar bir dizi yaşam pratiğini derinden etkiliyor.

Bunlardan sorumlu olan hükümet gerekli tedbirleri alıp acilen çözüm bulmak yerine üst üste hamaset kokan açıklamalar yaparak durumu geçiştirmekte, ardından başka bir yerde başka bir bomba patlamaktadır.
Bunlar yaşanırken Sağlık Bakanı ha bire ölü ve yaralı sayısını açıklayarak önemli bir iş yaptığını sanıyor. Hükümet sözcüsü istikrarın altını çizerek “halkımızın ne kadar güzel bir sınav verdiğinden dem” vuruyor; İçişleri Bakanı “Hiç merak etmeyin soruşturma çok detaylı sürüyor” diyerek bomba patladıktan sonra yapılacak işleri sıralıyor. Başbakan hemen güvenlik toplantısı yapıyor, bu toplantıdan sonra “devletimiz büyüktür milletimiz azimlidir, gereği yapılacaktır” lafları ortalığı dolduruyor; Cumhurbaşkanı birleştirici ve toparlayıcı görevini sergilemek yerine bir kez daha “Ezeceğiz, bitireceğiz, yok edeceğiz” diyor.

Toplumun sorumluluğu
Peki, bombalarla paramparça olan, otomobillerin altında ezilen, kolları bacakları sağa sola savrulan vatandaşlara ve onların ailelerine ne diyeceğiz? Bu tarzla hareket edilirse nereye varılacak? Toplantı, hamaset, yok edeceğiz sözleriyle bu iş çözülür mü? Ülkenin bir tarafı kan ağlarken diğer tarafı huzura erebilir mi? Cizre, Sur, Nusaybin, Şırnak Yüksekova huzur bulmadan Ankara, İstanbul huzur bulabilir mi? Belli ki bu işler bu şekliye bu hükümete bırakılırsa ve hükümet bu yaklaşımla giderse çözüm bulunamayacak. Peki, kim bulacak? Kanımca bu sorunun cevabı halkta saklı. Çözümü toplum bulacak, sorumlu ve örgütlü toplum.

Hakkı olanın görevi de var
Eğer özgür olmak istiyorsak, eğer demokratik bir devlet talep ediyorsak o halde sorumluluklarımızı da yerine getirmemiz gerekir. Toplum sorumluluğunu yerine getirmeyince birinin kendince egemen olması kolaylaşıyor. İnsanların bireysel olarak kendini kurtarmaktan kurtulup dayanışma içine geçmesi gerekiyor. Çünkü Türkiye’deki egemenler her seferinde aynı şeyleri temcit pilavı gibi ısıtıp önümüze getiriyorlar. İşin en garibi de bunları bizim için yaptıklarını söylüyorlar, biz de gerçekten bizim için yaptıklarına kanıyor ve inanıyoruz.

Silah çözüm değil
Bu işin özünün Kürt sorununun çözümsüzlüğünde saklı olduğunu aslında herkes biliyor. Kürt sorunu çözülmeden ne barış ne demokrasi olmaz. Kürt sorunu ise silahla değil diyalogla, müzakereyle, siyasetle ancak çözülebilir. Bu iktidar değil miydi, “silah çözüm değil” diyen. O halde denenmiş yöntemleri yeniden denemenin manası ne? Einstein, “Delilik sürekli aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemektir” diyor. Elli yıldır sonuç vermeyen silah, tank, top, ölüm, yakma, yıkma bugün mü sonuç verecek? Bugün de bu yolla sonuç alınamayacağı açık. Daha büyük tehlike, boş hamasetin; vatan, bayrak, hain laflarıyla toplumun milliyetçi duygularını kaşımanın, ölü sayıcılık yapmanın ayrışmayı her geçen gün derinleştirdiği gerçeğinin görülmemesidir.

Baskılar artıyor
Bir yandan bunlar yapılırken öbür yandan da buna itiraz edenler susturuluyor, içeri atılıyor, işinden ediliyor. Aslında bir çeşit öbürlerine de aba altından sopa göstererek “susun, sesinizi çıkarmayın, sesinizi çıkartırsanız sizinde başınıza bunlar gelir” denmek isteniyor. Yani toplum korkutulup susturuluyor. Toplum burada bir yol ayrımına geliyor ya pısıp kalacak insanlar taki işin ucu kendine dokununcaya kadar ya da işler çığırından çıkmadan itirazını yükseltecek. Sorumluluktan kaçınıp, bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın moduna geçerse, refleks veremez hale gelir, bir çeşit felç olur.

Toplumsal refleks şart
Oysa asıl doğru yol bütün bu haksızlıklara karşı koymaktır. Bu sorumlu davranışların belki bedelleri olacak ancak beraberinde bir denetim mekanizmasını işleterek demokratik bir yönetimin yolunu da açabilecek. Aksi takdirde hiçbir şey değişmeyecek, ta ki sorumluluktan kaçanların da canı bir gün yanana kadar...
Bu çerçeve hayata geçerse, iktidar yanlış dış politikasını yeniden gözden geçirmeye, çatışmalı ortamdan çözüme geri dönmeye, baskıları artırmak yerine demokrasiyi güçlendirmeye mecbur kalacaktır. O takdirde ülkenin önü açılır yoksa bu gidişat iyi bir gidişat değildir.

Prof. Dr. AHMET ÖZER
Toros Üniversitesi

 

-

 

Karadeniz ısınıyor mu?

 

Türkiye ile Ukrayna, Rusya’dan habersiz bir bıldırcının bile uçmadığı Karadeniz’de neden ikili ortak bir “uyum tatbikatı” yaptı? Türkiye belki bununla “düşmanımın düşmanı, benim dostumdur” izlenimi vermek istedi. Bir düşünelim...

Türkiye 1990’lı yıllardan beri Karadeniz’deki etki alanını genişletmek ve özellikle Karadeniz enerji koridorlarına paydaş olmak için çaba sarf etti. Kurulmasına öncülük ettiği Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİ) üyelerinin bir kısmının AB’ye katılması, çok taraflı ilişkileri çelimsizleştirse bile, ikili ilişkiler özellikle 1996 sonrasında hızla gelişti.
Bu bağlamda, Türkiye-Rusya ve Türkiye-Azerbaycan ilişkileri, ticaret, yatırım ve enerji anlaşmaları ile önem kazandı. Bakû-Tiflis- Ceyhan Türkiye’yi Azerbaycan’a, Mavi Akım ise Rusya’ya bağlayan iki atardamar gibi, ikili ilişkilere temiz kan pompaladı.
Bu arada Türkiye Karadeniz’deki ağırlığının arttığını düşünüyor, Rusya ise Türkiye’den olan beklentilerini bir listeye yazıyordu. Ukrayna tepesini attırınca, Putin’in doğalgaz akımlarının adını ve yönünü “Türk Akımı” olarak değiştirmesi, Türkiye’nin koltuklarını kabarttı. Ama acaba Rusya, Türkiye’den nükleer reaktör’den başka ne bekliyordu? Suriye konusunda destek mi? İşte stratejik ortağından bu konuda yüz bulamadı. O da ya Murmansk’tan kaldırıp, Cebel-i Tarık’ı aşırtarak veya zırhlılarını silahlı nöbetçilerin yedeğinde, boğazlardan kaydırarak Akdeniz’e iniverdi.

Oyun içinde oyun
Türkiye-Rusya ilişkileri 20 yıl zarfında, karşılıklı bağımlılıktan çok, Türkiye’nin Rusya’ya olan bağımlılığına dönüştü ise de sıkı fıkı ilişkilere “stratejik ortaklık” denmesinden her iki ülke de pek hoşnut oldu. Zaten Türkiye’nin diğer Karadeniz havzası ülkeleri ile yakınlaşması bir tereddüt yaratınca, arada Rusya hemen “Bağımsız Ülkeler Topluluğu” üyesi olan kıyıdaşlarına ince ayar çekiyor, onlara iplerin Karadeniz’de kendi elinde olduğunu hatırlatıyordu.
Bu arada Türkiye ne yapıyordu? Bir taraftan Rusya ile stratejik ortaklık kurarken, diğer taraftan ABD desteği ile “Rusya’nın Karadeniz’deki Etkisini Sınırlandırma” çalışmalarına itibar ediyordu. Bunları Rusya acaba hiç anlamıyor muydu? Bu arada ABD ile Rusya arasında çeşitli sürtüşmeler oluyor, AB ise Rusya’ya karşı olan enerji bağımlılığından bezgin hale geliyordu. Bu yüzden Kırım’ın ilhakına sessiz kalınıyor, Doğu Ukrayna’daki gelişmelerin ise yaptırımlarla önüne geçilmek isteniyordu. Ama Türkiye’yi “arkandayız” diye ittirmek, hem Suriye sınır boylarında, hem de Karadeniz’de Rusya’nın önüne atmak hangi amaca, hangi oyuna hizmet ediyordu?

Tatbikatın düşündürdüğü
Bilindiği gibi Türkiye 2004 yılında bir “Karadeniz Uyum Harekâtı” (Operation Black Sea Harmony) girişimi başlatmış, bu harekâta 2006 yılı sonunda Rusya, 2007’de ise Ukrayna katılarak, daha çok kaçakçılığın ortak denetimi, takibi ve yaşa dışı işlerin engellenmesi gibi sivil nitelikli faaliyetlere yoğunlaşması hedeflenmişti. Şimdi geçen haftalarda Türkiye, Ukrayna ile Karadeniz’de bir tatbikat yaptı. Ama bu tatbikatta Rusya yer almadı. Pekiyi, Türkiye ile Ukrayna, Rusya’dan habersiz bir bıldırcının bile uçmadığı Karadeniz’de neden ikili ortak bir “uyum tatbikatı” yaptı?
Türkiye belki bununla “düşmanımın düşmanı, benim dostumdur” izlenimi vermek istedi. Ama bir düşünelim: Rusya’ya karşı Karadeniz’in güvenliği, Ukrayna ve Türkiye’den mi soruluyor ki bu tatbikat yapıldı? Evet, bu ABD, NATO ve AB desteğinde ve Karadeniz etki alanı genişletme hevesinde. Gelip kendileri genişletsinler lütfen. Bu yaptığımız nasıl bir “taktik manevra”ydı? Ukrayna ile “ortak deniz üssü” mü? Bu fikir bence Karadeniz’i bir hayli ısıtır. “Donanma kapasitelerimizi birleştirmek” de neyin nesi? Hangi Ukrayna donanması ile? Rusya’nın Sovyetler çökerken kendi rızası ile Ukrayna’ya bıraktığı eski Sovyet donanması ile mi? Ama en önemli soru bence, Türkiye’yi bölgesel siyasetin kaprisine veya başkalarının emellerine feda etmek doğru mu sorusudur. Şu anda Türkiye’nin Karadeniz’deki manevraları, bana fırsat değil, tuzak gibi görünüyor.

Sonuca katlanmak
Şimdi gelelim Rusya’nın şaşırtmacalarına: Önce geçen ay Gazprom’un, Karadeniz’de Poseidon projesini canlandırmak için, İtalyan Edison ve Yunan Depa ile yeni bir anlaşma imzaladığını hatırlayalım. Rusya artık Akdeniz’de demek, Karadeniz’den vazgeçti demek değil tabii. Bakalım Ukrayna’yı ne bekliyor? Sonra aniden, Suriye’deki askeri gücünü sözde çekmeye başladı. Oysa Lavrov, Türkiye’nin Suriye’deki “askeri varlığına” dikkat çekiyordu. Rusya Suriye’de neden bir boşluk bırakmak istesin ki? Yoksa Cenevre görüşmeleri öncesinde, bu boşluğu doldurmak için Kuzey Suriye’deki “federasyon” oluşumuna mı güveniyordu? Belki de, Moskova, bahar gelirken Karadeniz ilişkilerine yeniden bir ince ayar gerektiğine karar verdi. Türkiye “Karadeniz’deki etki alanı” konusuna bence çok dikkat etmeli. Çünkü Karadeniz’in kaynama noktası bir hayli düşük olabilir.  

Prof. Dr. SEMA KALAYCIOĞLU


Yazarın Son Yazıları