Köşe Yazısı

A+ A-

'Allah ıslah etsin demekten başka sözüm yok'

Paylaş
instela'da paylaş
07 Mart 2016 Pazartesi

İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun, anayasa hukukunun Türkiye'deki “yüksek kule”lerinden biri. Duayen hukukçu, Türkiye'nin en acil ihtiyacının yargı bağımsızlığını yeniden tesis etmek olduğunu söylüyor. “Mevcut şartlar altında kuvvetler ayrılığına dayanan bir anayasa değişikliği şu anda mümkün değil” diyor.

2007 yılında bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan'ın talebi üzerine AK Parti'nin anayasa taslağını hazırlayan akademik heyetin başında yer alan Özbudun, “Sayın Erdoğan'a, güveninize teşekkür ederim. Ama başkanlık sistemine dayanan bir anayasa bekliyorsanız beni mazur görün” dediğini, “kesinlikle hayır” cevabı ve AK Parti'nin 2007 seçim beyannamesindeki ilgili maddenin teminat olarak gösterilmesi üzerine görevi kabul ettiğini aktarıyor. Ve ekliyor: “Parlamenter rejimin esaslarına uygun, Cumhurbaşkanının bugünkü yetkilerini de çok büyük ölçüde kısıtlayan bir taslak hazırladık. Sadece Sayın Erdoğan değil, AKP'nin diğer ileri gelenleri de son derece olumlu bulmuştu.”

79 yaşındaki Özbudun rahmetli Çetin Altan'ın “enseyi karartmayalım” deyişini hatırlatsa da “O demokratik anayasayı göremeyeceğini” söylüyor.

Prof. Özbudun'un 2007'den bugüne köprünün altından akanlara dair analizi ve Anayasa Mahkemesi'nin Yayın Yönetmenimiz Can Dündar ve Ankara Temsilcimiz Erdem Gül hakkında verdiği hak ihlali kararına ilişkin değerlendirmeleri için buyrun.

- İlk soru ilk kısımdan: Cumhurbaşkanı'nın “Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” sözlerini nasıl değerlendirdiniz?

Anayasa Mahkemesi Başkanı değerli meslektaşım Zühtü Arslan'ın da ifade ettiği gibi yargı kararlarını herkes eleştirebilir. AKP sözcüleri de “Kararı herkes eleştiriyor, Cumhurbaşkanı neden eleştirmesin” diyorlar. Ben buradaki mantığı tersine çeviriyorum. Bireylerin ve biz hukukçuların eleştirilerinin gerek Anayasa Mahkemesi, gerek diğer yargı organları üzerindeki etkisi marjinaldir. Ama devletin en yüksek makamı, üstelik gayet sert biçimde, eleştirince bu hem Anayasa Mahkemesi hem de diğer yargı organları üzerinde hiç değil ise manevi bir baskı oluşturur. O bakımdan mantığı tersine çevirerek diyorum ki, herkes eleştirse dahi Sayın Cumhurbaşkanı'nın devletin en yüce makamının temsilcisi olarak böyle bir eleştiriden kaçınması çok daha uygun olur. Ayrıca kendisinin beyanında başka unsurlar da var, ki o sözler sadece Anayasa Mahkemesi bakımından değil, diğer yargı mercileri bakımından da manevi baskı teşkil edecek nitelikte. Örneğin “Alt mahkeme direnmeliydi” diyor. Bunun bir defa hukukta yeri yok.

- Neden yok?

Çünkü alt mahkemenin Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı direnme gibi bir yetkisi yok. Anayasada açık hüküm var, 153. madde diyor ki: “Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” Bu madde karşısında davayı gören yerel mahkeme zaten aksine bir karar veremezdi. Böyle bir karar vermesi yani tahliyeyi reddetmesi bir cezai sorumluluk doğururdu. Başka bir suç oluşturmasa dahi Türk Ceza Kanunu'ndaki görevini kötüye kullanma suçunu oluşturabilirdi. Dolayısıyla bu mahkemenin hakimleri muhakkak ki bu durumu idrak ediyorlar ki, isabetli bir kararla Anayasa Mahkemesi kararına karşı bir direnç göstermeden bu kararı uyguladılar. Sayın Cumhurbaşkanı'nın sözleri önümüzdeki dönemde benzer dava ve kararlarla karşılaşacak mahkemeler üzerinde de bir baskı unsurudur. Cumhurbaşkanı'nın direnme telkininde bulunması onları hukukun kabul etmediği direnme gibi bir davranışa sevk edebilir. Mevcut bir anayasa hükmüne aykırı hareketin adeta özendirilmesi ve bu yönde teklif, tavsiye ve telkinde bulunulmasını bir hukukçu olarak hoş karşılamak mümkün değil. Kendisinin sözlerini bu açıdan da sakıncalı buluyorum.

- Bir hakimin psikolojisini düşünelim. “Alt mahkeme direnmeli, karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” gibi sözler ve bu sözlerin kardeşi olabilecek diğer beyanlar, hakimleri nasıl etkiler?

Çok ciddi olarak etkiler. Bir defa manevi baskı oluşturur. Çünkü bu sözler, herhangi bir kişiden sadır olmuyor. Devletin en yüksek makamından oluyor. Ayrıca bugünkü HSYK'nin yapısını ve icraatını düşündüğümüzde sadece manevi baskı değil, mesleki endişeler de doğurabilir. Maalesef pek çok örneğine tanık olduk. Hoşa gitmeyen tarzda karar veren hakimlerin, savcıların meslekten ihraç edildikleri, sürüldükleri veya haklarında HSYK tarafından soruşturma açıldığı, birkaçının tutuklandığına şahidiz. Ki askeri dönemlerde dahi bir hakimin verdiği karardan dolayı tutuklandığını hatırlamıyorum. Dolayısıyla sadece manevi bir baskı değil, ayrıca mesleki endişeler de doğurabilir. Bu itibarla yüksek makam sahiplerinin bu tarz beyanlarında çok itinalı olmaları gerekir.

 

'Allah ıslah etsin demekten başka söyleyecek bir sözüm yok'

- Başbakan, AYM yetkisini aştı, dedi.

Evet, bazı AKP sözcüleri daha sert bir deyimle, yetki gasbı var, diyorlar.

 - Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ın sözü bu.

Evet, bazı milletvekilleri çok daha ileri gidiyorlar. Bireysel başvurunun tümüyle kaldırılmasını ya da Anayasa Mahkemesi'nin tümüyle lağvedilmesini ileri sürüyorlar. Bir milletvekili de Anayasa Mahkemesi üyelerinin yargılanmasını önerdi. Bu tarz beyanlara Allah ıslah etsin demekten başka söyleyecek bir sözüm yok. Buradaki eleştiriler, Anayasa Mahkemesi yetkisini aştı, gibi daha ılımlı versiyonları ile de haksız. Çünkü Anayasa Mahkemesi davanın esasına ilişkin bir karar vermemiştir. Ortada bir yetki aşımı, yetki gasbı söz konusu değil. Anayasa Mahkemesi'nin Dündar ve Gül hakkındaki kararı, davanın özü hakkında verilmiş bir karar değil. Tutukluluk sürecinin, anayasanın ve AİHM'nin içtihatlarına uygun olmayan şekilde yürütülmüş olmasının yarattığı hak ihlallerine tespitidir. Tutukluluk süreci dava süreci ile ilgili bir hak ihlali olduğunda, ki burada durum odur, Anayasa Mahkemesi'nin sürecin kesinleşmesini beklemesi bireysel başvuruyu tamamen anlamsız kılar. Yargı sürecinin kendisinde ve o süreç esnasında olan hak ihlalleri tutuklulukla ilgilidir, Anayasa Mahkemesi de burada onu yapmıştır. Davanın esası hakkında bir karar verilmiş değil.

- Burada iktidar kanadında alerji yaratan kısımda şu vurgu var: “Kişi hürriyeti ve güvenliğinden ziyade, 'düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti' ve 'basın hürriyeti' haklarının ihlal edildiğine dair kararı ile AYM davanın esasına girdi.”

Meşru, makbul tutukluluk sebeplerinin olup olmadığını araştırırken Anayasa Mahkemesi buna da değinmek zorundaydı. Çünkü tutukluluk, bir hakimin keyfi takdirine bağlı bir olay değil. Muayyen olmayan bir süre için hürriyetinizden tümüyle mahrum ediliyorsunuz. Tutukluluktaki gerekçelere göz atmak, bunları nazara almak ve tartışmak Anayasa Mahkemesi'nin görevleri dahilindedir. Bireysel başvurunun da doğasına uygundur.

- Cumhurbaşkanı'ndan alıntılayarak devam edelim. “Anayasayı ben değil, Anayasa Mahkemesi ihlal etti” diyor.

Tekrar edeceğim. Anayasa Mahkemesi tamamen görevi dahilinde hareket etmiştir. Mahkeme yetkisini aşmamıştır. Asla bir yetki gasbı yoktur. Anayasayı ihlal de söz konusu değildir. Bir geçersiz itiraz da şu: “Efendim gerekçesi yayımlanmadan bu karar açıklandı!” Bireysel başvuruya ilişkin kararların doğasına aykırıdır bu. Gerekçenin yazılması aylar alabilir. Muhalif kalan üyeler var. Onların muhalefet şerhlerinin de eklenmesi lazım. Gerekçeli kararın yayımlanması belki birkaç ay alabilecek bir süreç. O durumda bu hak ihlali devam mı etsin? Hukuki temeli olmayan, son derece absürd bir iddia.

- Bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olmayacağına dair bir söylemi de var Cumhurbaşkanı'nın.

Sayın Cumhurbaşkanı'nın bu beyanını da ilgiyle okudum. Bunun da hiçbir anayasal temeli yok. Çünkü Anayasamız, Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır, diyor. Burada “İptal kararları bağlayıcıdır, bireysel başvuruya ilişkin kararlar bağlayıcı değildir” gibi bir ayrım yapmıyor. “Kararlar” kelimesi Anayasa Mahkemesi'nin her tür kararını kapsar. Üstelik bu bağlayıcılık, yine anayasanın 153. maddesindeki ifadeye göre, “Yasamayı, yürütmeyi, diğer yargı makamlarını ve idari makamları, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” Hiçbir istisna getirilmiş değil. Dolayısıyla iptal kararlarıyla bireysel başvuru kararları arasında ayrım yapmanın hiçbir anayasal dayanağı yok.

- Ve yine alıntılamaya devam edelim: “Şimdi birinci mahkemeye gittiğine göre, eğer birinci mahkeme kalkar da kararında diretirse Anayasa Mahkemesi’nin verebileceği hiçbir karar yoktur.”

Sayın Cumhurbaşkanı'nın birinci mahkeme dediği o davayı gören mahkeme. Davayı gören mahkeme doğru olanı yapmıştır. Anayasa Mahkemesi kararını uygulamıştır. Bir direnme hakkı da yoktur. Az evvel söylediğim madde gereğince Anayasa Mahkemesi kararı diğer yargı makamlarını da bağlar. Bir direnme söz konusu değildir.

- Bir diğer alıntı: “Bu işin bittiği anlamına gelmez. Savcı karara itiraz edebilir. İtiraz durumunda, bir üst mahkeme yeni bir süreç başlatabilir.”

Bu da mümkün değil çünkü anayasanın hükmü savcıyı da bağlar. Savcı böyle bir itirazda bulunamaz. Bulunursa, üst mahkeme denilen, diğer sulh ceza hakimliklerinin de mevzuata göre bunu kabul etmemesi lazım. Çünkü yine daha önce de belirttiğim gibi böyle bir durum, başka bir suç olmasa dahi görevi kötüye kullanma suçu teşkil eder. Böyle bir davranışta bulunan savcılar ya da hakimler bir gün bunun hesabını vermek zorunda kalırlar. Onun için direnme de üst mahkemeye itiraz da söz konusu değildir.

- “Kaldı ki bir casusluk olayından söz ediyoruz” diyor Cumhurbaşkanı.

Size somut bir örnek vereyim. Anayasamızın 138. maddesinin ikinci fıkrası diyor ki, “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez. Genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.” 138. maddenin üçüncü fıkrası da şöyle diyor: “Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılmasıyla ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.” Peki biz ne görüyoruz? Her gün tavsiye, telkin, talimat niteliğinde devletin en yüksek mercilerinden yargı organına hitaben ifadeler geliyor. Sadece Sayın Erdoğan'dan değil, AKP'nin diğer sözcülerinden de benzer ifadeler işitiyoruz.138. madde de herhalde bekleme odasına alınan maddelerden biri. Yüksek konumdaki bir siyasinin sanki bu ispatlanmış bir suçmuş gibi ifadelerde bulunması yine anayasanın ve Ceza Kanunu'nun yasakladığı bir nokta. Çünkü henüz kesinleşmiş hiçbir mahkeme kararı yok. İspatlanmış bir durum yok. Anayasamızda masumiyet karinesi diye bir hüküm var.

'AKP'nin AYM hakkında radikal fikirler ifade etmesi trajikomik'

- Başbakan, “Bu tür yetki aşımlarının olması durumunda bazı ilkeler konması gerektiği aşikardır” diyor. Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuruyu sınırlama isteği var sanki.

Burada bir ironiye işaret etmek istiyorum. Bireysel başvurunun kabulü, AKP'nin gerçekleştirdiği en önemli demokratik reformlardan biridir. Bireysel başvuru hakkı, bireylerin temel hak ve hürriyetlerini koruma bakımından çok olumlu bir işlev gördü. AKP'nin kendi getirdiği bir reform hakkında böyle tereddütler yaşaması hatta radikal fikirler ifade etmesi trajikomik bir durum.

- Bireysel başvuruyu sınırlamaya yönelik bir girişim olursa bu ne anlama gelir?

Bunun adı hukuk devleti ilkesinden ve demokratik standartlardan bir adım daha uzaklaşmak olur. Bireysel başvurunun esasları anayasamızda mevcut. Bir anayasa değişikliği olmadan burada radikal bir değişikliğe gitmek, bireysel başvurunun anayasadan tümüyle çıkarılması ancak bir anayasa değişikliği ile mümkün. Eğer kanunla bu değişikliği yapmak isterlerse ve kanun anayasada belirtilmiş esaslara aykırı olursa Anayasa Mahkemesi onu da iptal edebilir. Tabii ne tür bir değişiklik ve sınırlandırma getirilebilir, onu şu anda bilemiyoruz. Sayın Başbakan, “Bazı ilkelere bağlanmalıdır” dediğine göre bunu sınırlandırma şeklinde anlamak mümkün.

- Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından Mehmet Uçum'un önerisi şöyle: “AYM kanununun yürüyen davalara ilişkin bölümü yeniden düzenlenmeli. Yoksa görev-yetki gasbı, usul-yetki gasbı ve doğal yargıç ilkesinin ihlali AYM’nin bu yöndeki kararlarıyla olağan hale gelir.”

Bunlar demin de tartıştığımız klasik ifadeler, değişik deyişlerle yine yetki gasbı olduğunu söylüyor. Böyle bir kanun çıkarsa onun anayasaya uygunluğu da tartışma konusu olur. “Ancak bir dava bitip kesinleştikten sonra bireysel başvuru yapılabilir” derseniz o dava sürecinde olabilecek tüm hak ihlallerine karşı bu yolu kapatmış olursunuz. Ve daha evvel tanık olduğumuz gibi neticede beraat eden kişilerin dört yıl, beş yıl hapiste kaldıkları olaylarla karşılaşırız. Bunu da hiçbir vicdanlı hukukçunun tasvip edeceğini sanmıyorum.

- Adalet Bakanı, “AYM içtüzüğü Danıştay'a götürülebilir, anayasaya aykırı kısımları iptal edilebilir” dedi.

Ona da katılmıyorum. Anayasa Mahkemesi bağımsız, temel bir devlet organıdır. İdari bir makam değildir. Danıştay ancak idari makamlarla ilgili tasarruflara bakabilir. Anayasa Mahkemesi kendi iç tüzüğünü yapmakta serbesttir. 1961 Anayasası'ndan bu yana böyledir.

 

'Adım adım otoriterizme gidişte kritik kavşaktayız'

- Erdoğan'ın “uymuyorum” açıklamasıyla başlayan bu resmin tamamına şaşırdınız mı?

Parlamenter sistem bekleme odasındadır, rejim fiilen değişmiştir” gibi evvelki beyanları düşünüldüğünde çok fazla şaşırmadım. Fakat devletin en yüce makamını işgal eden Sayın Erdoğan'ın devletin temel bir kurumunu bu kadar sert ifadelerle eleştirmesi, evet bu daha yeni bir olay. Sayın Cumhurbaşkanı kararlı görünüyor. Fakat hukuk kuralları ortada. Mahkemelerin başka türlü hareket etmesi bir görev suçu olur.

- AYM'nin kararından sonra konuşulanlar, tüm bunlar size ne öğretti?

Çok kritik bir dönemde olduğumuzu bir kez daha kanıtladı. İlerideki dönemde olacak olanlar, özellikle AKP'nin istediği tarzda bir anayasanın gerçekleşip gerçekleşmemesi önümüzdeki 10 yılların kaderini belirleyecektir. O bakımdan son aylarda çıkan bir kitabın başlığında olduğu gibi kritik bir kavşaktayız.

- Vaziyetimiz için birkaç kelime seçecek olsanız?

Otoriterizme gidiş.

- Gidiş mi?

Adım adım gidiş. O nedenle kritik kavşaktayız.

- Bu kavşakta da kuvvetler ayrılığına dayanan bir anayasa değişikliği şu anda mümkün değil, diyorsunuz.

Başkanlık sisteminin uzun dönem boyunca yüksek demokratik standartlara bağlı kalarak işleyebildiği tek ülke Amerika. Bunun dışındakilerin, örneğin Latin Amerika'dakilerin, sicili perişan denilebilir. Amerika'nın kendine özgü şartları var. Amerikan örneğini burada tekrarlayamazsınız. Bunun siyasi ve kültürel şartları Türkiye'de mevcut değil. Özellikle son birkaç yılda yargı alanındaki olumsuz adımları düşündüğünüzde bunun imkansız olduğunu görüyoruz. Hükümet sistemi tartışması talidir. Şu an Türkiye'nin birincil önceliği, yargı bağımsızlığını yeniden tesis etmektir. Birey hürriyetinin tek güvencesi gerçek anlamda bağımsız yargıdır. En başta sulh ceza hakimliklerini yaratan kanun ve mevcut HSYK yapısı eşliğinde, böylesi bir durumdayken kuvvetler ayrılığına dayanan bir anayasayı nasıl yapabiliriz?

- Sulh ceza hakimliklerini kaldırmak büyük bir iş mi?

Hayır, basit bir kanun değişikliğine bağlı. İktidar partisinin kabul etmesi halinde

Meclis'in oy birliği ile birkaç gün içinde çıkarabileceği bir kanun.

- Yargıyla ilgili geçilen kavşaklarda, 2010'dan 2016'ya nasıl bir parantez açarsınız?

Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı konusunda çok ciddi bir gerileme var. Burada kritik nokta HSYK olduğuna göre meselenin dönüm noktası HSYK seçimleridir. Adalet Bakanlığı yapmaması gerekeni yapmış, çok aktif şekilde devreye girmiştir. Kendine yakın hissettiği gruba lojistik ve manevi destek sağlamıştır. Bu noktada varılan yeri tümüyle Adalet Bakanı ya da hükümetin sorunu olarak görmek doğru değil. Bu oylamaya katılan 13 bin civarında hakim ve savcımızın da sorumluluğu vardır.

- “Bu noktaya gelinmesinde 2010 referandumuna sizlerin, liberallerin, desteğinin de katkısı var” diyenlere yanıtınız?

2010 değişikliği ile kabul edilen, yargının tümünün, yargının alt kademelerinin de temsil edildiği, bir sistemdi. Demokratik ve Avrupa standartlarına uygundu. Bunu olumsuz karşılamak mümkün değildi. Ama Türkiye'de bazı sonuçlar beklentilere uymuyor. Bu da beklentilere uymayan bir sonuç. Burada kritik faktör, HSYK seçimleri ile iktidarla uyumlu çalışacağını baştan söyleyen grubun açık bir çoğunluk teşkil etmesi. Dolayısıyla bütün suçu hükümete yüklemiyorum. Böyle bir yapıyı oluşturan meslektaşlarımız, hakim ve savcıların bugünkü durumdan şikayet etmeye pek hakları yok.

- AK Parti'nin 2007'deki anayasa taslağını hazırlayan akademik heyetin başında siz vardınız. Siz ve heyetteki arkadaşlarınız başkanlık sisteminden yana değildiniz, doğru mu?

Hatta şunu ilave edeyim. Bu görevi kabul etmeden evvel o konuda bir güvence istedim. “Başkanlık sistemine uygun bir anayasa hazırlansın” deselerdi bu görevi kesinlikle kabul etmezdim. Sayın Erdoğan'a “Güveninize teşekkür ederim. Ama başkanlık sistemine dayanan bir anayasa bekliyorsanız o zaman beni mazur görün” dedim. Kesinlikle “hayır” dediler. Ve henüz yayımlanmamış olan seçim beyannamelerini (2007 seçim beyannamesi- S.O) işaret ettiler. Toplantıda bulunan Sayın Cemil Çiçek, devlet organları arasındaki ilişkilerin parlamenter sistem esaslarına göre düzenlenmesi, Cumhurbaşkanının yetkilerinin de bu perspektifle yeniden düzenleneceğine dair beyannamedeki bölümleri okumuştu. Bu ne demektir? “Cumhurbaşkanının mevcut yetkilerini de azaltacağız” demektir. Seçim beyannamesindeki hükmü bir teminat kabul ettik. Ve parlamenter rejimin esaslarına uygun ve Cumhurbaşkanının bugünkü yetkilerini de çok büyük ölçüde kısıtlayan bir taslak hazırladık.

- Bu taslağı nasıl bulmuştu Erdoğan?

Sadece Sayın Erdoğan değil, diğer AKP ileri gelenleri de son derece olumlu bulmuştu. O dönemde başkanlık sistemi için böylesi bir ısrarı bırakın böyle bir öneri dahi yoktu.

- 2007'de anayasa taslağını hazırladığınız o günlerden bugüne, köprünün altından çok şey aktı. Özellikle yargı alanında varılan yere baktığımızda son noktada önümüzde “Tutuklayın, AİHM'e giderler biz de tazminatını öderiz” gibi bir yaklaşım var. Sizin “nereden nereye” analizinizde neler var?

Bazı çevrelerde şu tarz bir yaklaşım var: “Her zaman zaten niyetleri buydu. Fakat o zaman çekindikleri hususlar vardı. İç ve dış meşruluklarını takviye etmek zorundaydılar o nedenle liberallerin, demokratların desteğini almak amacıyla gerçek gündemlerini sakladılar.” Ben buna pek itibar etmedim. O zamanki davranışlarının samimiyetinden şüphe etmedim. Peki ne değişti ve niçin değişti? Zannediyorum 2011 seçimleri dönüm noktası oldu. Bu AKP'nin üçüncü seçim zaferiydi. Her seçimde oylarını artırdılar. Varılan yüzde 50, aşırı güven uyandırmış olabilir. Diğer husus, Silahlı Kuvvetler'le ilgili davalara ve 2010'da yapılan bazı reformlara kadar Silahlı Kuvvetler'in ve yargının vesayetinden söz etmek mümkündü. Unutmayalım ki 2008'de AKP kapatılmaktan son anda döndü. Tüm bunlar etkili olmuş olabilir. Spekülasyonda bulunmak istemiyorum. Ancak 2007 ile bugüne, iki tabloya bakıyorum. Arada akla kara, geceyle gündüz kadar değişiklik var.

- Yani buraya nasıl gelindi, sorusuna cevabınız?

Bu sorunun bende çok tatmin edici bir cevabı yok. Evet, çok temel bir soru bu. Fakat bu soruya kimsenin çok kesin bir cevap vereceği kanaatinde değilim. Bakıyorsunuz, o zaman hareketin en önde gelen simaları bugün onlar da şikayetçi. Rahatsızlıklarını açık ifadelerle dile getiriyorlar. AKP iktidarı aynı demokratik yolda devam edebilirdi. Bugün çok daha rahat bir pozisyonda olurdu. 2011 seçimleri de dahil her şey lehte gitmekteydi. Neden bu kadar kutuplaştırıcı bir yol tercih etti? İnanın, makul ve mantıklı hiçbir sebep bulamıyorum.

 

'O demokratik anayasayı görebileceğimi sanmıyorum'

- Ergun Hoca, siz kaç yaşındasınız?

(Gülerek yanıtlıyor) 1937 doğumluyum. Yani 79 yaşındayım.

- İçinizde “O tren kaçtı, o demokratik anayasayı görmeyeceğim” gibi bir his var mı?

Görmeyeceğim hissi var tabii. Rahmetli Çetin Altan'ın dediği gibi yaşım dolayısıyla görebileceğimi zaten sanmıyorum. 2007'deki taslak kazaya uğramasaydı, biraz daha iyileştirilerek, toplumda tartışılarak kabul edilseydi bugün sizinle bu konuşmayı yapıyor olmayacaktık. Bugün belki Güneydoğu'daki olaylarda yaşanmayacaktı.

- Yüzlerce günü aşan sokağa çıkma yasakları Türkiye'nin hukuk karnesine, o nasıl yansıyacak?

Son dönemde çıkarılan iç güvenlik kanunu yargıya ait olan birçok yetkiyi idari makamlara devretmiş durumda. Anayasamızda “Temel hakların olağanüstü hallerde kısmen ve tamamen durdurulması” hükmü var. Burada örneğin seyahat hürriyeti çok uzun bir süre için tamamen durdurulmuş durumda. Bu ancak olağanüstü hal ilan edildiği takdirde olabilir. Ama ortada olağanüstü hal yok. Olağan hal hüküm sürüyor, yargı makamları değil, idari makamlar bu yasakları koyuyor. Ne taraftan bakarsanız hukuk kurallarına karşı artan bir özensizlik görülüyor. Endişe duyulacak husus bu. Hukuka göstermelik bir özen bile gösterilmiyor. Pekala olağanüstü hal ilan edebilirlerdi, ki bunun şartları mevcuttu, o zaman kitabına uygun olarak yapılırdı bu. Kitaba uydurmak zaruretinin bile hissedilmemiş olması yine içinde bulunduğumuz durumun özelliklerinden biri.

- Hukukun gereğinin uygulandığı mutlu sonlara dair inancınızı koruyor musunuz?

Birkaç senedir pek ümitli değilim. Fakat Türkiye sürprizlerle dolu. Haziran seçimleri bir ümit ve iyimserlik uyandırmıştı. Demokratik bir yol temizliği yapacak, üç partili bir koalisyon kurulabilirdi. HDP de dışarıdan destekleyebilirdi. Başta MHP olmak üzere muhalefet bu fırsatı heba etti. Türkiye'nin eline demokratik yol temizliği yapacak fırsatlar geçmiyor değil, bu fırsatlar ileride yine geçebilir. Halkımızın sağduyusuna inanıyorum. İyiyi ümit edelim. Çetin Altan'ın dediği gibi enseyi yine de karartmayalım.

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Bekir Bozdağ, Can Dündar, Cemil Çiçek, Çetin Altan, Mehmet Uçum