Bir Mahallenin Unutulan Sesleri
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

Bir Mahallenin Unutulan Sesleri

27.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Pencerelerden içeri süzülen sabah güneşi, fırından eve taşınan sıcak ekmek, sokakta iki taştan kurulan kaleler, akşamüstü pencereden yükselen bir anne sesi... Kaybolan yalnız bu sesler değil; o seslerin taşıdığı yakınlık, güven ve mahalle duygusu.

Bir mahalleyi yıllar sonra insana en çok ne hatırlatır? Eski bir ev mi, köşe başındaki bakkal mı, badanası dökülmüş bir duvar mı? Ben artık biliyorum ki çocukluk çoğu zaman gözle değil, kulakla döner insana. Bir sesle gelir. Bazen de bir kokuyla. Pencerelerden içeri usulca giren sabah güneşiyle, fırından alınmış sıcak ekmeğin kokusuyla, daha eve varmadan dayanamayıp ucundan kopardığımız o ilk lokmayla gelir.

Çocukluk biraz da budur aslında. Eline sıcak ekmeği alıp eve dönmek. Yolda onun kokusuna yenilmek. Sabahın evin içine dolduğunu hissetmek. O ışık, o koku, o telaş insanın içinde bir yere yerleşir ve kolay kolay çıkmaz.

Ben şanslıydım. Deniz kokusuyla uyanıyordum. Sabahın ilk saatlerinde pencereye gelen o tuzlu serinlik, daha gün başlamadan içime iyi bir şey bırakırdı. Uzakta martılar olurdu, bazen bir balıkçı kayığının motor sesi, bazen de sokağın kendi telaşı. Sonra annemin sesi dolaşırdı evin içinde. Gün, işte o zaman gerçekten açılırdı. Şimdi dönüp bakınca anlıyorum; insan çocukluğunu en çok da sabahın eve nasıl girdiğini unutmadan taşır.

Mahalle dediğimiz şey, yalnız evlerin yan yana gelişi değildi. Hayatın birbirine karıştığı bir yerdi. Açılan pencereler, avlu süpüren kadınlar, işe yetişen adamlar, birbirine selam veren büyükler... O selamın içinde bir sıcaklık vardı. Kuru bir alışkanlık değildi. Yüzüne bakan, seni fark eden, hâlini soran bir sesti. İnsan daha küçük yaşta, aynı mahallenin içinde görünmez olmadığını öğrenirdi.

Sonra sokak başlardı. Bizim asıl dünyamız orasıydı. Mahalle aralarında iki taşı yan yana koyup kale yapardık; o iki taşın arası, gözümüzde bazen dünyanın en büyük stadına dönüşürdü. Top kimi zaman bir pencereye, kimi zaman bir bahçeye düşerdi. Önce hafif bir sitem yükselirdi; bizi hem ürküten hem toparlayan bir ses. Ama o kırgınlık çoğu zaman uzun sürmez, ardından yüzü yumuşayan bir gülümseme gelir, top yeniden bize atılır, “Dikkat edin” denirdi. Bazen kavga çıkardı, bazen biri küser giderdi, bazen de hepimiz bir anda gülmekten kırılırdık. Top kiminse, çoğu zaman en haklı da oydu; şimdi dönüp bakınca gülümsüyorum ama hayatın küçük terbiyesi de biraz oradaymış. Sevinci, kırgınlığı, yarışmayı, barışmayı, sınırı ve ölçüyü sokakta öğrendik. Sokak yalnız oyun oynadığımız yer değildi; birbirimize karıştığımız, birbirimizi tanıdığımız, hayata ilk kez omuz verdiğimiz yerdi.

Akşamüstlerinin ayrı bir sesi vardı. Gölge uzar, oyun son bir kez harlanır, sonra pencerelerden sesler yükselmeye başlardı. Her evin çağrısı başka tondaydı. Kimi sert, kimi yumuşak, kimi sabırsız, kimi gülümser gibi... Ama her çocuk o sesin kendine ait olduğunu bilirdi. Eve çağrılmak, yalnız oyunun bitmesi değildi. Birinin seni beklediğini bilmekti. Ait olduğun yerin sesini duymaktı.

Bugün dönüp bakınca, kaybolan şeyin yalnız o sesler olmadığını daha iyi anlıyorum. O seslerin taşıdığı güven duygusu kayboldu. Yakınlık kayboldu. Gündelik hayatın içindeki o küçük şefkat çekildi. Mahallelerin adı kaldı. Apartmanlar yükseldi, ama kapılar birbirinden uzaklaştı. İnsanlar aynı duvarların içinde yaşarken birbirinin adına, derdine, sesine yabancılaştı.

Üstelik ortalık susmuş da değil. Eski sesler çekildi, yerlerine başka bir uğultu yerleşti. Motor sesi, korna, inşaat, telefon bildirimi, televizyon gürültüsü... Hayat akıyor yine ama insanın sıcaklığı daha az duyuluyor. Bir topun peşinden koşan çocukların soluğu yok. Eline sıcak ekmek alıp eve dönen bir çocuğun telaşı yok. Sokak başında oturup gelen geçene selam veren büyükler yok. Ses var, ama içtenlik eksik.

İnsanı en çok yaralayan da bu galiba. Bir şeyi bütünüyle kaybetmek değil, onun artık yalnız hatırada yaşadığını fark etmek. Ansızın duyulan bir simitçi sesi, bir demir kapının gıcırtısı, uzaktan gelen bir çocuk uğultusu insanın içini bu yüzden sızlatıyor. Çünkü hatırlanan yalnız geçmiş olmuyor; o geçmişin içindeki korunmuşluk duygusu oluyor.

Belki de çocukluk insanın içinde hiç susmayan bir mahalledir. Aradan yıllar geçer, evler değişir, sokaklar daralır, insanlar uzaklaşır; ama bir yerde iki taştan kurulmuş o kale durur. Bir yerde sıcak ekmeğin ilk lokması hâlâ tüter. Bir yerde deniz kokusuyla açılan sabah, insanın içine yine aynı yerden dokunur.

Bugün bir mahallenin unutulan seslerini düşündüğümde, yalnız çocukluğumu değil, bu ülkenin eksilen sıcaklığını da düşünüyorum. Çünkü bir mahallenin sesi çekildiğinde, orada yalnız çocukluk eksilmez. Birbirine değen hayatlar da usul usul çekilir.

 

Ve galiba memleket en çok böyle yoksullaşır. Önce seslerini kaybeder. Sonra birbirini duyma kabiliyetini. Sonra da kalbini.