‘Önce yavaş yavaş...
Ergin Yıldızoğlu
Son Köşe Yazıları

‘Önce yavaş yavaş...

27.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı. Romanda, bir karakter iflasını şöyle anlatır: “Önce yavaş yavaş, sonra aniden.” Sistemlerinki de öyle oluyor: Uzun bir gevşeme, aşınma süreci, ardından ani bir kopuş.

2026’nın dünyasının kuşbakışı resmi, Batı merkezli kapitalizmin tükenmekte olan sistemini sergiliyor. İttifaklar gevşiyor, kurumlar meşruiyetini yitiriyor; ilerleme, küreselleşme, liberal demokrasi gibi büyük anlatılar içi boşalmış kabuklara dönüşüyor. Bu yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik kırılma. W.H. Auden’in, 1947’de “Anksiyete Çağı” şiirinde kapitalizmin, bir anlamda sosyalizmin yıkıntıları arasında yankılanan o “Nereye gidiyoruz” sorusu bugün yine gündemde ve hâlâ cevapsız.

ENTROPİ ÇAĞI

Kapalı bir sistemde entropi giderek artar: Şeyler dağılır, ısı yayılır, düzen çözülür. W.B. Yates’in şiirindeki gibi, merkez çöker, sonra anarşi! Artık düzen değil olasılıklar egemendir! Bugün küresel ekonomi, bu yasanın bir örneğini sunuyor. Borçlar sürdürülemez eşiklerde, orta sınıflar yapısal olarak eriyor, bölgesel enerji şokları eşzamanlı dalgalar halinde yayılıyor. Tedarik zincirleri, ticaret artık yalnızca ekonomik faaliyetler değil, stratejik araçlar. Batı merkezli sistem 2008 krizinden bu yana yama üstüne yama ile ayakta tutuldu. Şimdi o yamaların dikişleri atıyor: Entropi hızlandı!

Düzensizlik bir arıza olmanın ötesinde, neredeyse bir yönetim tekniğine dönüşmeye başladı. Hegemonik merkez, kurala dayalı düzeni sürdürme kapasitesini ya kaybetti ya da bilinçli olarak bundan vazgeçti. Yerine gelen şey ise “seçici istikrarsızlık”, hesaplanmış kaos. Gerilim artık çözülmesi gereken bir sorun değil, yönetilmesi gereken bir araç. Örneğin Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; Çin’in enerji maliyetlerini, Avrupa’nın güvenlik kaygılarını, küresel piyasaları aynı anda etkileyen bir kaldıraç. Bu çerçevede savaş bile kazanılacak bir sonuç olmaktan çok, sürdürülebilir bir baskı mekanizması olarak tanımlanabilir.

KURTZ’TAN PALANTİR’E

Teknolojik dönüşüm bu düzensizlik zemininde “anksiyeteyi” koyulaştırıyor. Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, sınıfsal yapıları da sarsıyor. Sanayi Devrimi’nde makineler kol emeğinin yerini alıyordu; bugün ise zihinsel emek hedefte. Avukatlar, gazeteciler, akademisyenler, muhasebeciler vb. geçmişte zanaatkârların, tarım işçilerinin yaşadığı yerinden edilme sürecini çok daha hızlı, kapsamlı biçimde yaşamaya başladılar. Tarih bize bu tür kırılmaların açtığı siyasal boşlukların mutlaka dolduğunu gösteriyor ama her zaman demokratik ya da yumuşak geçişlerle değil.

Üstelik artık, gerçekliğin bizzat kendisi de aşınıyor. Deepfake’ler kamusal alanı belirsizlik labirentine çeviriyor, algoritmalar algıyı şekillendiriyor, yapay zekâ sistemleri insan denetiminin sınırlarını zorluyor. Her şey kaydediliyor, ama hiçbir şey tam anlamıyla güvenilir değil. Bu maddesizleşme (dematerialisation) sürecinde gerçekliğin zemini çözülürken fiziksel yıkım bütün ağırlığıyla sürüyor: İnsansız savaş araçları okulları, hastaneleri, kentleri, su ve enerji kaynaklarını yakıp yıkıyor.

Joseph Conrad, Karanlığın Kalbi romanında, Kurtz’u “medeniyetin” sınırlarının ötesine gönderdiğinde, aslında vahşetin dışarıda değil, “medeniyetin” içinde olduğunu gösteriyordu. Kurtz’un son sözleri, “Dehşet! Dehşet!” bir çığlık değil, bir farkındalıktı.

Devlet güvenliği ve sermaye için optimize edilmiş veri entegrasyonu, gözetim altyapısı, savaş algoritmaları; kısacası hayatın her alanına uzanan bir enformasyon ağıyla Palantir ve kurucusunun tekno-faşist “manifestosu”, bu karanlığın en çarpıcı örneğini oluşturuyor. Kurtz sömürgeleştirmek için Kongo’nun derinliklerine gitmişti; Palantir ise eğitimden sağlığa, sosyal sigorta kayıtlarından seçim kütüklerine, haritalardan kişisel verilere kadar uzanan geniş veri alanları üzerinde egemenlik kurarak onları sömürgeleştiriyor. Ekranlara bakar, seçenekleri tıklarken bir gözün biteviye bizi izlediği aklımıza bile gelmiyor. Bunlar silahla kurulanlardan çok daha katmanlı egemenlikler.

Şimdi, “yavaş yavaş...” dönemindeyiz. Ya sonra?

Yazarın Son Yazıları

‘Önce yavaş yavaş...

Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı.

Devamını Oku
27.04.2026
Çin şoku 3.0

“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım.

Devamını Oku
23.04.2026
‘Çin Şoku 2.0’ ya da kriz dinamikleri

Tarihin en büyük enerji krizine, küresel bir resesyon riskine, “geçim sıkıntısı krizinin” daha da derinleşmesine yol açan İran savaşının, gerçek nedeninin (İsrail bir yana) ABD ekonomisinin finansal yapısını ayakta tutan “petro dolar” sistemini korumak olduğuna ilişkin yorumlar var.

Devamını Oku
20.04.2026
‘Adam’ gitti! Yenisi geliyor

Pazar gecesi Budapeşte sokaklarında büyük bir coşkuyla tarihsel bir kırılma anı yaşanıyor gibiydi.

Devamını Oku
16.04.2026
Savaştan sonra

Washington-Tahran görüşmeleri bir belirsizlik içinde koptu.

Devamını Oku
13.04.2026
Orbán: ‘Madendeki kanarya’

Demokratik sistemleri öldüren “adamlar” iktidarda kalmaya devam etmek için genelde tankları değil “sandık mühendisliğini” tercih ediyorlar ama bir yere kadar! Pazar günü, Macaristan seçimleri bu bağlamda önemli bir deney olacak.

Devamını Oku
09.04.2026