Köşe Yazısı

A+ A-
Çiğdem Toker

Yüksek yargı ne kadar ‘yüksek’

03 Eylül 2017 Pazar

Yıl 2014’tü. Kamuoyu nezdindeki tanınırlığı, yargıç cüppesinde bağımsızlığı simgeleyen düğme ve iliği aradığı o görüntüyle arttı.
Danıştay Başkanı (ikinci kez seçildi) Zerrin Güngör’ün yargı bağımsızlığına farklı bir boyut getirdiği ikinci kare, 2016’da geldi.
Çaykur’un Rize’de düzenlediği çay hasadına Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile birlikte katılmıştı. Bu görüntünün doğal sayılması gerektiği konusunda açıklamalar ve beraberinde epeyce bir rıza üretim haberi yapıldı.
Danıştay Başkanı’nın kızının Saray’da uzman olarak görevli olduğu, şaibeli referandumun hemen ardından da -kamuoyuna “VIP hâkim” olarak yansıyan- atamasının yapıldığı haberlerine ise yalanlama gelmedi.
Keza damadının da Saray’ın müteahhidi de olan holdingin sağlık yatırımları alanında faaliyet gösteren şirketteki yöneticiliği de öyle.
Söz konusu şirketin, Hazine’yi borç altına sokan şehir hastanelerinin aktörlerinden biri olduğu ise konu dışı...
Memleket havadisleriyle haşır neşir herkesin hafızasında iz bırakmış bu kısa tarih, Güngör’ün Habertürk yazarı Nagehan Alçı’ya yaptığı açıklamayla taçlandı.
Danıştay Başkanı yargının hiç bu kadar bağımsız olmadığını söyledi.
Evet, keyfi tutuklamaların o dönemi yaşamış herkesçe söylendiği gibi 80 darbesi sonrasını aştığı, binlerce kişinin bir yılı aşkın zamandır parmaklıklar ardında tutuklu, iddianame beklediği bir ülkede etti bu lafı Yüksek Yargı Organı Başkanı.
CHP’nin Adalet Kurultayı’nın ardından yayımladığı bildirgeyle ne yapmaya çalıştığını sorup, politik eleştiri yaptığı, bugüne kadar hiçbir kararlarıyla ilgili telefon, telkin almadıklarını belirttiği, hülasa her kelimesinden hukuk, adalet ve tarafsızlık ışıkları yükselen bir açıklama.
Bu dimağları durduran açıklama karşısında ya susar ya da sorular sorarsınız. Mesela biri buradan gelsin:
Tarihsel olarak bulunmayan düğmenin arandığı, yürütmenin başı ile çay hasadına katılındığı, aile fertlerinin Saray çevresinde bulunabildiği bir makama bir de telefon mu edilmeliydi?
Zühtü Arslan başkanlığındaki Anayasa Mahkemesi’nin OHAL KHK’lerini denetim dışı bırakarak yaygın ve çok katmanlı mağduriyetlerin önünü açtığı kararın ardından, Güngör’ün yargı bağımsızlığı güzellemesi yaptığı bu ülkede “yüksek yargı” diye bir kavramdan söz etmek, arkaik bir alışkanlıktan öte anlam taşımıyor.

Çocuklar cezaevindeyken
“Yargının hiç bu kadar bağımsız ve tarafsız olmadığı” Türkiye’de, 3 bine yakın çocuk cezaevinde.
CHP milletvekili Onursal Adıgüzel’in cezaevlerindeki çocuklar konusunda yaptığı bilgi edinme başvurusunun yanıtları, geçenlerde kısmen medyada yer almıştı.
Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nden gelen yanıttaki veriler, bir kez okunup öğrenilip unutulacak türde değil. Hatırlatalım:
• Cezaevlerinde yaşları 12-17 arasında değişen 2 bin 800 çocuk yaşıyor. Çocukların 2709’u erkek, 91’i kız. Erkek çocukların 994’ü hükümlü, 1715’i tutuklu.
• Son dört yıl içinde cezaevlerinde 13 çocuk yaşamını yitirdi. Bu “istatistiki” bilginin 6’sı intihar eden çocukları ifade ediyor.
• Toplam 2800 hükümlü/tutuklu çocuğun suç profilinde, hırsızlık suçu 840 ile ilk sırada. Hırsızlığı, 511 ile uyuşturucu, 333 ile yağma ve gasp izliyor.
Görüldüğü gibi çocukların suç profili, yargının hiç bu kadar bağımsız olmadığı Türkiye’de, ekonominin istikrar ve güven seviyesini de yansıtıyor.

Cezaevindeki çocuklar aç mı?
CHP Kadın ve Çocuk Hak ve İhlalleri İnceleme ve İzleme Komisyonu geçen yıl çocuk cezaevlerinde bir dizi incelemede bulunmuştu.
Ziyaretlerin bitiminde kayda geçen sorunlar: Kameraların görmediği kör noktalar, psikologların yetersizliği, yabancı uyruklu çocuklara yönelik tercüman eksikliği, çocukların ihtiyaçları için ayrı bir ödenek olmaması, disiplin cezaları, çıplak arama, incelemeye muhtaç işçi koğuşları, çocuklara yönelik şiddet.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, cezaevindeki çocukların sorun larını biliyor mudur?

AOÇ arazisi için bir dava daha
Atatürk’ün halk için şartlı bağışladığı Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) için özel bir yasa var. Bu yasa varken AOÇ alanındaki 37 bin dönümün ABD Büyükelçiliği’ne satışının mümkün olamaması gerekiyordu.
Tabii normal şartlar; yani bir hukuk devletinin olduğu varsayımı altında.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin bu yöndeki sorusu cevapsız kaldı. Ancak Oda bu satışın peşini bırakacağa benzemiyor.
Diplomatik site plan değişikliği ve inşaat ruhsatının iptali için dava açan Mimarlar Odası, “telafisi mümkün olmayan zararlar yaratacağı” gerekçesiyle yürütmenin durdurulmasını talep etti.
Kısa bir hatırlatma yapalım: Davaya konu arazi, bundan 35 yıl önce Tıp Fakültesi yapılması şartıyla Gazi Üniversitesi’ne devredilmişti.
Ancak Gazi Üniversitesi bu araziyi TOKİ’ye, TOKİ de ABD Büyükelçiliği’ne satmıştı. Dahası bu satış sürecinde, yaklaşık 6 milyon TL tutarındaki ödemenin, Gazi Üniversitesi değil Kuzu Toplu Konut ve Park Gazi İnşaat Yatırımcı A.Ş. adlı iki şirket tarafından yapıldığı belirlenmişti.
Bundan altı yıl önce dönemin Ankara milletvekili İzzet Çetin’in, Tarım Bakanı Mehdi Eker’in yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesine de konunun Sayıştay’ca incelendiği cevabı verilmişti.
Bu incelemenin akıbeti karanlık.
6 milyon TL’yi iki şirket, bir devlet üniversitesi için neden ödedi sahi?

O dört alt fon ne yapar?
Türkiye Varlık Fonu (TVF) kurulalı bir yıl geçti.
TVF’nin alt fonlar kurmasının üzerinden ise üç ay. Piyasa İstikrar ve Denge Fonu, KOBİ Finansman Fonu, Lisans ve İmtiyaz Fonu, Maden Alt Fonu. Bu fonların ne yaptığını, nasıl çalıştığını, döviz ve sermaye piyasalarına müdahale edip etmediğini bilen var mı?

Tümü Çiğdem Toker - Son yazıları

Taşeron işçilik ve bütçe 21 Kasım 2017 Sal
Kömür ‘torba’dan çıktı da ne oldu? 19 Kasım 2017 Paz
AKM-Kızılay metrosu yarım milyara kimde kaldı? 17 Kasım 2017 Cum