Lizbon’da güneş batışında tekne gezintisi

Tam güneş gitmeye başlarken başlıyor turumuz. O altın saatlerdeyiz. Turuncumsu ışıkla kaplanıyor her yer. Bir de rüzgar durmuş, denizde bir lokma dalga yok. Lizbon’un, gezinin, yaşamın en güzel anı bu olsa gerek…

26 Ekim 2021 Salı, 10:42
Lizbon’da güneş batışında tekne gezintisi
Abone Ol google-news

Öyle uzun uzun müze gezemiyorum artık, sıkılıyorum. Dünyada, her ülkede, yüzlerce müze gezmişimdir. Müzeciliği bu çağa taşımayan müzelere girmeyi reddediyorum. Bir hikaye, bir ilişki, bir görsel-işitsel destek olmalı. Bir daha Mona Lisa’yı görmesem olur. Ama Beypazarı’ndaki Yaşayan Müze’ye kesinlikle bir daha gitmek istiyorum. Ya da Sabancı Müzesi, müthiş yaratıcı sergileriyle beni hep çok heyecanlandırıyor; tabii müdürü Nazan Ölçer’in titiz gözü var orada, çok seviyorum. Sadberk Hanım Müzesi, her defasında ‘burada yaşasam’ diye hayaller kurdurtuyor. İstanbul Modern orijinal yerindeyken, başka diyarların kapılarını açıyor.

Şimdi Lizbon’dayım, canım hiçbir müzeyi görmek istemiyor. Gittim birkaçına, söylemesi ayıp çok sıkıldım. İnternet’te hepsi var. Madem müzrye gelmişim, beni heyecanlandır, bir numara yap, ışık efekti olsun, bir canlandırma olsun…
Yok, karar verdim, artık çok özel yönetilenler dışında bir müzeye gitmem. Onun yerine en sevdiğim sokaklarda geçiririm saatlerimi, günlerimi. Yaşamın akışı içinde öyle çok şeye tanık oluyorum ki. Kültürleri, toplumları inceliyorum. Yemek alışkanlıklarını, mimiklerini, giysilerini izliyorum. Kendimce de çıkarımlarda bulunuyorum sonra.

Portekiz’de insanlar bağırmıyorlar mesela. Birbirlerine çok kibar konuşuyorlar. Hızlı olan yavaşı bekliyor. Abartılı kahkahalar atmıyorlar, gösterişli giyinmiyorlar.

Portekizce bana hep kulak tırmalayıcı gelmişti. Böyle İspanyolca’yı almışsın, ortasından kocaman bir Rusça, biraz da Lehçe geçirmişsin; üstüne de hiç yakışmayan Arapça tozu serpmişsin gibi. Oysa şimdi Portekizlilerin hoşluğuyla bağdaştı Portekizce. Dil ve kültür, bütünü oluşturdu. Hala bozulmuş bir Latin dili gibi; ama çok güzel olduğunu düşünüyorum artık. Sakin, yumuşak huylu, gülümseyen insanların dili bu; çok sevdim. Bu geziden başlayarak…

TEKNE BELEM’DEN KALKAR

Güneşin batışına yakın saatlerde bir tekne turu. Lizbon’un yeni ve modern sayılabilecek Belem semtinden kalkıyor teknemiz. Otobüsle ulaşmak çok kolay. Saat 4:45’te oradayız.

Airbnb experiences turunu bugün tercih eden ancak yirmi kişiyiz. Herkes başka bir ülkeden gelmiş. Kısaca selamlaşıp tanışıyoruz. Ve Tagus Nehri üzerinde seyrimize başlıyoruz.

En öndeyiz, Titanic filminin meşhur pozu gibi. Öyle bir zaman ki, güneş tüm şehre altın tozu serpmiş sanki. Meşhur Katedral, Elektrik Müzesi ve Modern Sanat Müzesi’ni dışarıdan, suyun üzerinden izliyorum. Hiç rüzgar yok, teknemiz aslında yelkenli ama yelkenleri açmanın hiç gereği yok. Düşük hızda ilerleyip tüm Lizbon’u seyrediyoruz. Pantheon, Alfama, Terretro do Paço… Aslında hep denizin üzerinde olacağımızı zannetmiştim, oysa Tagus Nehri’ndeyiz. Kendi kendime tekrar ediyorum hep. Okyanusa açılan bir haliç bu nehir. Türkçe Tejo deniyor sanırım. Şehri kucaklamış Tejo; sarmış sarmalamış…

25 Nisan Köprüsü’nün altından geçiyoruz. Portekiz’in dikta rejiminden kurtulduğu tarih bu. Köprünün ilk ismi Salazar. Diktatör gider, isim değişir; burada da öyle olmuş. Köprü, 1966 yılından beri Lizbon’la Almada’yı bağlıyor. 2277 metre uzunluğunda. Aynı San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü gibi kırmızı. İnşası sırasında yirmi işçi hayatını kaybetmiş. Aşırı estetik, aşırı fotojenik, acayip sinematografik. Kat kat tasarlanmış. Trenler iki katta, üstte araçlar.

Güneş batıyor artık. Yavaş yavaş şehir ışıkları yanmaya başladı. Köprüden araçlar, trenler geçiyor. Kaybolan güneşin son sarı ışıkları ha gayret etrafı sarartıyor.

Zaman sıkıştı kaldı yine. Bilemedim ne zaman, saat kaç. Hatta neredeyim. İstanbul mu, San Francisco mu, Londra mı. Ne önemi var. Her yer ve her zaman, nasılsa bende. Şimdi, aslında yaşadığım her zaman. Burası, aslında adım attığım her yer. Ben, aslında gördüğüm, konuştuğum, tanıştığım herkes…