Milli dönüşüm

Milli dönüşüm

3.04.2026 04:00:00
Güncellenme:
Milli dönüşüm

KONUK YAZAR | Suavi Yardımoğlu, Cumhuriyet Ege için yazdı...

A Milli Futbol Takımı'nı Dünya Kupası’nda görebilmek için neredeyse yarım asır, yani 48 yıl beklemiştik. Takvimler 2002 yılını gösterirken, tıpkı günümüzdeki gibi play-off turunda Avusturya'yı geçerek organizasyona katılma hakkı kazandık ve Şenol Güneş yönetimindeki milliler; Türk Futbol Tarihi’nin en büyük başarılarından birine imza atarak, turnuvayı 3. sırada tamamlamayı başardı. 

Büyük olaydı. Müthiş bir coşku yaratmıştı. Zira Cumhuriyet’in ilanından üç gün önce 26 Ekim 1923 tarihinde İstanbul Taksim Stadı'nda Romanya'yla  ilk maçını oynayan ay-yıldızlı ekibimizin 1950 Dünya Kupası’na dek uzanan kupa geçmişinde böyle bir başarı asla yaşanmamıştı. Ve bundan sonra geleceklerin önüne de aşılması güç bir çıta konulmuştu.

Tarihin derinliklerine inersek… Henüz 2.Dünya Savaşı’ndan yeni çıkılmıştı. Avrupa savaşın yaralarını yeni yeni sarmaya başlamıştı. FIFA finalleri sırası gelen Amerika kıtasına vermişti. Ekonomik ve lojistik nedenlerle bir çok ülke Brezilya’da oynanacak turnuvaya katılmakta zorlanıyordu. Elemelerde Suriye’yi 7-0 yenerek kupa biletini alan Türkiye ise vapur biletini alamamış, kazandığı hakkı yakarak turnuvaya gitmeyen ülkeler arasında yer almıştı.

ŞAMPİYON ALMANYA’YA KARŞI

1954 Dünya Kupası’nın ev sahibi İsviçre idi. Türkiye o günün eleme statüsü ile averajın geçerli olmadığı mücadelede İspanya ile eşleşmişti. Sayın Federasyon başkanımızın “yanlış anlaşılan” benzetmesi gibi onlar da “karakterli” bir takımdı. Madrid’de oynanan ilk maçı 4-1 kaybeden ekibimiz pes etmedi ve İstanbul’daki maçı tek golle kazanarak, şansını tarafsız saha Roma’da oynanan karşılaşmaya taşıdı. Maç 2-2 biterken İtalyan top toplayıcı çocuk Franco’nun para atışı Türkiye’yi tarihinde ilk kez Dünya Kupası’na taşıdı. Kura ile gelen katılım ne yazık kupada hüsranla sonuçlandı. Suat Mamat dünya kupalarındaki ilk golümüzü atarken, sonrasında kupada şampiyonluğa ulaşacak Almanya ekibimizi ilk maçta 4-1, ikinci maçta ise 7-2 mağlup ederek, saf dışı bırakmıştı. 7-0’lık Güney Kore galibiyetimiz ise bir işe yaramadı. 10 gol atıp 11 gol yiyen ekibimiz kupadan elendi.

RADİKAL KARAR VE 48 YIL

Türkiye’yi 4 yıl sonra başka bir trajedi beklemekteydi. FIFA Türkiye’yi Avrupa yerine Asya eleme grubunda değerlendirip İsrail ile eşleştirince federasyonumuz isyan etti ve elemelerden çekildi. 1958’de alınan bu radikal karar, 1962 elemelerinde elemelerde Avrupa gruplarına katılmamızı sağladıysa da yarım asırlık bu sürecin ilk ayağı olmuştu. Sonraki yıllarda Türkiye, 48 sene boyunca tam 11 turnuvada saf dışı kaldı.

2002 Dünya Kupası ise bu talihsiz zincirin kırıldığı ve Türkiye’nin dünya üçüncülüğü ile tarih yazdığı bir dönüm noktası oldu. İsveç, Slovakya, Makedonya, Moldova ve Azerbaycan ile yer aldığı grubu 21 puanla ikinci sırada tamamlayarak play-off oynamaya hak kazanan ekibimiz Play-off turunda Avusturya’yı deplasmanda 1-0, İstanbul’da 5-0 mağlup ederek tarihi başarıya yelken açmıştı. 

Şenol Güneş yönetimindeki milli takım, turnuvada oynadığı 7 maçta 4 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 mağlubiyet alırken, 10 gol atıp 6 golü kalesinde gördü. 

YİNE ŞAMPİYONA KARŞI

Şanssızlık bu ya, 48 yıl sonra katıldığımız turnuvada yine kesin favori ve sonradan şampiyon olacak Brezilya ile yollarımız kesişti. C Grubu’nda mücadeleye başlayan ekibimiz Yıldızlar karması Brezilya karşısında Hasan Şaş’ın golüyle öne geçtiği maçı, iki dünya yıldızı Ronaldo ve Rivaldo’nun golleriyle 2-1 kaybetti. Ay yıldızlılar Kosta Rika ile 1-1 berabere kalıp, Çin’i ise 3-0 mağlup ederek grubu 4 puanla ikinci tamamlayarak son 16 turuna yükseldi. 

REKOR HALA TÜRKİYE’DE

Son 16 turunda ev sahibi Japonya’yı 1-0 mağlup eden Türkiye, çeyrek finalde Senegal karşısında İlhan Mansız’ın uzatmalarda attığı “altın gol”le yarı finale yükseldi. Yarı finalde yeniden Brezilya ile karşılaşan Ay-Yıldızlılar, bu mücadeleyi yine Ronaldo’nun tek golüyle 1-0 kaybettikten sonra, üçüncülük maçında ev sahibi Güney Kore karşısına çıktı. Türkiye, sahadan 3-2 galip ayrılarak Dünya Kupası üçüncülüğünü elde etti ve tarihinin en büyük uluslararası başarısına imza attı. Güney Kore maçında Hakan Şükür’ün 10.8 saniyede attığı gol ise hala Dünya Kupası tarihinin en hızlı golü olarak rekorunu korumaktadır.

Şimdi ise çeyrek yüz yıl sonra Türkiye, 24 yıllık hasreti bitirdi ve 11 Haziran - 19 Temmuz tarihleri arasında oynanacak 2026 Dünya Kupası’nda yer almaya hak kazandı.

2002 kadromuzda Avrupa’da top koşturan 9 futbolcumuz vardı; Alpay (Aston Villa), Okan Buruk (İnter), Tugay Kerimoğlu (Blackburn Rovers), Hakan Şükür (Parma), Yıldıray Baştürk  (Bayer Leverkusen), Mustafa İzzet (Leicester City), Nihat Kahveci (Real Sociedad), Emre Belözoğlu (Inter), Ümit Davala (Milan)… 

Şimdi ise Avrupa’da oynamak sıradan bir iş haline geldiği gibi, takımlarının starı olan Arda, Hakan, Kenan, Ferdi gibi futbolcularımız Avrupa’nın en önemli futbolcuları arasında gösteriliyor. Süper Lig’deki yıldızlarımızı kapmak için de Avrupa kulüpleri birbirleriyle yarışıyor.

Yani ABD’ye ekibimizi götürecek Montella ile Şenol Güneş’i kıyaslarsak, İtalyan teknik adamın elinde daha güçlü bir kadro var. Ama hakemleri soyunma odasına kilitlediğini çabucak unutan “halk adamı” Federasyon Başkanı’nın ötekileştirdiği o kadroların “karakteri” de (istisnalar kaideyi bozmaz) bugünlerden aşağı kalmazdı. 

Tıpkı 54’te şampiyon Almanya ile yarışma talihsizliğine uğrayan Turgay’lar, Lefter’ler, Basri’ler, Kadri’ler gibi... Ve 48 yıl boyunca tam 11 turnuvada “ay – yıldız” ı dünya vitrinine taşımak misyonunu her şeyin üzerinde tutan Milli futbolcularımız ve kendi takımlarında forma bulamayan oyuncuları Milli forma altında yeniden futbolu kazandıran, Milli takım kamplarını kardeş sofrasına dönüştüren, fedakar ve cefakar teknik adamlar, yöneticiler gibi.

Evet, ne yazık ki içimiz burkularak izlediğimiz, doyasıya sevinmemizi engelleyen ahval ve şerait böyle… Ama bir şeyler dikkatinizi çekti mi? Aradan geçen 24 yılın özlemine rağmen 2002’nin coşkusu var mıydı sizce?

O kupada maçlar büyük bir pazarlığa girerek 50 milyon Euro’yu gözden çıkararak kupayı açık kanala taşıyan TRT’deydi. Ya şimdi maç bitiminde 5 dakika sabredemeyen aç gözlü yayıncı kuruluş hemen reklamı dayayıp, Millilerimizin anlık coşkusunu bile çok gördü bizlere. 

Birkaç kent dışında sokaklar 24 yıl öncesinde olduğu gibi karnaval yeri değildi. 2002’de benzinin litresi 1lira 64 kuruş, mazot ise 1 lira 25 kuruştu. Belki insanların 80 liralık yakıt alarak depoyu dolduracak parası varsa da o paraya kıymaya niyeti yoktu. Pazardan çıkma sebze arayacak kadar fakirleşen halkımızın yıkılan orta direği de arabalarını çoktan otoparklarına hapsetmişti. 

O günlerdeki gibi omuz omuza da tek yürek değildik. Maçtan bir gün önce bitip tükenmek bilmeyen belediye operasyonlarına yenileri eklenmiş, ana muhalefetin Kosova seferi iptal olmuştu. Ama maç sonu her başarıda ön saflarda yer alan, başarısızlıkta ise sütre gerisine çekilen malum kadro ailecek kameralar önünde boy göstermekteydi.

Kimbilir belki de Dünya Kupası zaferinden sonra göreve gelen iktidarın ayrıştırma ve kutuplaştırma politikası insanlarda Milli duyguları törpülemişti. Belki de geçim sıkıntısı, her geçen gün artan vergiler ve cezaların baskısı, kaç bahardır düzelmeyen giderek batağa saplanan ekonomi, savaş korkusu, içerde unutulanların yürek burkuntusu futbol sevincini geri plana itmiş, insanlarda sevinecek, coşacak takat kalmamıştı. 

İtalya’yı deviren Bosna Hersek’in caddelerindeki insan seline o müthiş coşkuya ve unuttuğumuz mutluluğa imrenerek baktık uzaktan, buruk bir sevinç yaşarken… 

1954’ten 2002’ye, oradan da 2026’ya… Milli dönüşüm işte böyle gerçekleşmişti.